“Üç Gününüz Kaldı!”

Sayı : 4 / Haziran 2012, Konu Başlığı : Tefekkür

Diyelim ki Azrâil -aleyhisselam- hiç yapmadığı bir iyilik yaptı, ecelinize üç gün kaldığını size fısıldayıverdi. Gerçek, sağlam bir haber bu: “Ömrünüzün son üç günü!”
Ne yaparsınız? Ne yaparız?

Âhiret inancı olmayan batı dünyasında türemiş bir lâf var:
Ölmeden yapılması gereken 100 şey; ölmeden önce izlenmesi gereken 10 film ve benzeri... Dünya hayatını tek hayat gören ahmaklar belki üç günleri kaldı diye, «hayatın tadını» daha fazla çıkarmaya çalışırlar?!. Kim bilir! Şaşılmaz da... Çünkü dünya kâfirin cenneti...
Ama ben bizden bahsediyorum, âhirete, hesaba, cennet ve cehenneme inanan bizlerden...
Üç günümüz kalsa ne yaparız?

Hani bizim âdetimizdir ya, imtihanlara hazırlanmayı son günlere bırakmak… Son nefes imtihanının final tarihinin belirsizliği ise bizim için gaflet sebebidir. İşte gaflet perdemizi yırtacak bir haberdir bu...

Üç günümüz kaldı diye depresyonlara girer, kilitlenir miyiz, yoksa fırsatı ganimet mi biliriz?
Fırsatı ganimet bilmek fırsatçılık değil! Yadırgamayın bu hâli... Kur’ân’da Cenâb-ı Hak, Peygamber’ine söyletiyor:

“De ki: «Eğer ben gaybı bilseydim (bir tefsire göre; öleceğim zamanı bilseydim) elbette daha çok hayır yapmak isterdim.»” (el-A‘râf, 188)

Peki, hangisinden başlarız?
Allah Ğafur ve Rahimdir deyip, kul haklarından başlasak… Helâllik almaya kalksak... Ne de çok kimsenin üzerimizde hakkı çıkar!..

Ana-babadan akrabaya, hocalarımız, öğretmenlerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız, patronlarımız, işçilerimiz, eşimiz-dostumuz... Borçlarımız, üzerimizdeki emânetler, haklar...
Ne utanma belâsı kalır, ne erteleme hastalığı... Yalvarırcasına gider miyiz, gideriz...
Kaç günü kaldığını bilmeyenler hiç umurumuzda olmaz o zaman. Çünkü bizim üç günümüz vardır. Geçmişin, onca uçmuş gitmiş takvim yaprağının muhasebesini üç günde tutmak kolay mı? Daha doğrusu mümkün mü? Ne gezer!

Bu üç günü oruçlu geçireceğimiz kesin; zaten yemekten içmekten kesiliriz...
Kıyamlarda, secdelerde sabahlarız... Dilimizde zikir, gözümüzde yaş eksik olmaz.
Sonsuz görünen ömür sermayesinden topu topu yetmiş iki saatimizin kalakaldığını gördüğümüz hâlde, «boş zaman» geçirebilir miyiz? Elimiz zaman törpüsü kumandaya yahut fareye uzanabilir mi? Ne boş zamanı? Vakit az, yapacak iş çok...

Ömür takvîmi yaprak yaprak eksilmekte ey yâren!
Omuz kaydında sağ yapraklar artırmak... Budur çâren...
(Tâlî)

Ne para gelir aklımıza, ne pul... Ne makam, ne mevki...
«Ölüm arzulara güler!» demiş ya şair. Arzular küçük düşer ölüm hakikatinin karşısında, rezil-kepaze olur. Ama dünyevî arzular tabiî...

O üç gün kim bilir nasıl içimizi yakıp kavurur, uhrevî arzulara yeterince yatırım yapamamış olmanın pişmanlığı…

Ölümün gülmeyeceği, sonsuz ufuklu arzuları gerçekleştirmek için artık çok mu geçtir?

“Ölümü gelip de malımın üçte biri filân yere diye vasiyet yetiştirmeye çalışanlar gibi olmayın! Hayattayken yapın yapmanız gerekenleri...” buyruluyor ya hani...
Son üç günümüzde;

«Ne üçte biri? Tamamı!» diyecek olsak, dinler mi eşimiz, evladımız, torunumuz?
O zaman da Hakk’ın Vâris ismini bütün iliklerimizle hissetmez miyiz?
Dilimize dolanmış bir şarkı gibi söylediğimiz «Mal da yalan mülk de yalan» sözünün nasıl hakikat olduğunu duymaz mıyız kalbimizin derinliklerinde?

Başlangıçta yaşanmaz bir hayat gibi görünüyor bu kulluk maratonu... Uykusuz, aç-sefil, dünyadan hiç kâm almadan, habire uhrevî yorgunluklar... Fakat son üç günün sonundaki tatlı yorgunluğu, yaratılış gayesine uygun yaşamanın verdiği huzuru düşününce değmez mi?
«Ne var bir ömrü böyle yaşasaymışım!» dedirtmez mi?

Bütün bu garip tefekkür-i mevte vesile, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’yi anlatan bir dostunun şu cümlesi oldu:
Ebu’l-Ahvaz diyor ki:

“Ebû Hanîfe Hazretleri’ne eceline üç gün kaldığı haber verilseydi, yapmakta olduğu sâlih amellerin üzerine koyacak, artıracak bir amel-i sâlih bulamazdı!”
Yani mûtat hayatını sürdürmekten öte bir şey yapamazdı. Çünkü zaten yirmi dört saatiyle, her an son nefesini verecek bir huzur hâlinde yaşıyordu.

Ebû Hanîfe Hazretleri dünyanın üç günlük olduğunu idrak etmişti demek ki...
Mis‘ar bin Kıdâm şöyle anlatıyor:
“İmâm-ı Âzam’ın günlük hayatını izledim:
Kuşluk namazını kıldı ve ilim meclisine oturdu. Ta öğleye kadar. Öğle namazından ikindiye, ikindiden akşama yakın bir zamana, sonra da yatsıya kadar aynı şekilde mescidde talebesiyle, ilimle meşgul oldu. Kendi kendime;
«Bu adam nâfile ibâdete ne zaman vakit bulacak? Takip etmeye devam edeceğim!» dedim. Ortalık sakinleşince İmam, mescide çıktı. Fecir vaktine kadar namaz kıldı. Sonra evine girip günlük elbiselerini giydi ve sabah namazını kılmaya geldi. O gün de evvelki gün gibi geçti. Kendi kendime dedim ki:
«Bu adam bu gecelik böyle dinç olmuş olabilir, ben takip etmeye devam edeceğim!» İnsanlar çekildi, İmam yine çıktı evvelki gecesi ve gündüzü evvelki gün gibi ihyâ etti. Ben yine;
«İki geceyi ihyâ etti ama ben yine takibe devam edeyim!» dedim. Üçüncü gün de aynı şekilde ihyâ edince kararımı verdim. Ben veya o ölünceye kadar Ebû Hanîfe’den ayrılmamaya söz verdim.”
Böyle bir hayata ne ilâve edebilirsiniz, ölüm geldi diye?

Üstelik İmâm-ı Âzam’ın ciddî mânâda ticaretle uğraşıp, hayır-hasenatla, hattâ siyasetle de alâkadar olduğunu hatırladığımızda, onun hiçbir hizmet vesilesini ıskalamadığını görürüz.
Sadece İmâm-ı Âzam değil, bizim medeniyetimizi kurmuş, ilim, sanat, idare, terbiye ve hizmet adamlarının hepsi aynı “zaman şuuruna” sahip...
Onlar; Allah Rasûlü’nün «Müveddi‘» hâli dediği vaziyette yaşadılar bir ömrü...
Müveddi‘... Vedâ eden... Her namazı, son namaz gibi kılmak... Her günü son gün gibi yaşamak...
“Onlar büyük adamlardı,” bahanesine sığınmamalı... Çünkü onların hiçbiri meşhur âlim, imam vs. olmak için yapmadı bunları, sadece iyi bir kul olmak için böyle yaşadılar...
Gelin biz de Üç Ayların ruhaniyetinden istifade ile hayatımızı, son üç gün nasıl yaşayacaksak öyle yaşamaya niyetlenelim. Ne dersiniz?

Kula, Hak türlü inâyet veriyor,
Bir vesîleyle hidâyet veriyor...

Recebü’l-Ferd ile Şâban, Ramazan...
Afva her yıl sebebiyyet veriyor...

Dokuz aydır büyüyen sancılara,
Nur doğuşlarla nihâyet veriyor...

Üç günün derdine sabret Tâlî,
Hak Teâlâ ebediyyet veriyor...


Sayı : 4
Büyük Kapak