Üç Mânâsıyla Âyet...

Sayı : 54 / Ağustos 2016, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Âyetler...

Allâh’ın âyetleri bizi çevrelemiş, hepsi ve her biri bize “Oku!” diye seslenmekte...

Âyetin üç mânâsı var:

Kur’ân Âyetleri

Kur’ân sûre sûredir. Sûreler de âyet âyet...

Bazen “elif lâm mîm!..” kadar kısa, bazen müdâyene âyeti gibi uzun bu ilâhî mesajlara “âyet” adı verilir. Rabbimiz’in Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hitaben;

“İşte bunlar Allâh’ın âyetleri, onları sana bi-hakkın tilâvet ediyoruz, muhakkak ki sen o gönderilen Rasullerdensin!..” (Bakara; 252) buyurduğu âyetler...

O âyetleri okumak îmânımıza kuvvet. Yakînimize destek.

Onları okudukça Cenâb-ı Hak ile konuşma mûcizesini yaşarız. Âyetler O’na arz-ı hâllerimiz, dilekçelerimiz, duâlarımız olur. Yine âyetler dertlerimize çare söyler, şifâ ve rahmet olur.

Mûcizeler

Âyet kelimesinin bir mânâsı da mûcize.

Mûcizenin tarifi şu:

Bir peygamberin, nübüvvet yahut risâletini ispatlamak üzere, Allah katından bir yardım ile gösterdiği hârikulâde, olağan üstü bir vâkıa...

Mûcize, muhatabını benzerini getirmekten âciz bırakır. Bu şekilde muhatapları, Peygamber’in Allah katından bir elçi olduğunu anlar. Mûcize; elçinin elindeki vesika, delil ve burhan gibidir.

Bu; bazen gözle görülür, kulakla işitilir, elle dokunulur bir hâdise olur. Asânın ejderhâ olması, denizin ikiye yarılması, kayadan bir deve çıkması, gökten bir sofra inmesi veya görmeyen bir gözün açılması gibi.

Bazen de gaybdan haber verme şeklinde olur. Hz. İsa’nın, muhataplarının evlerinde sakladıkları şeyleri bilmesi, Peygamberimiz’in Bizans’ın Sâsânîlere galip geleceğini bildirmesi gibi.

Üçüncü bir tür ise Aklî Mûcize diye adlandırılmıştır. “Bu grup, insanların akıl yürütme gücüne hitap eden ve onları aklî delillerle baş başa bırakan gerçeklerden oluşur.” Kur’ân-ı Kerim böyle bir mûcizedir. Öyleyse âyet’in iki mânâsı birleşmiş oldu diyebiliriz.

Kur’ân hem aklî bir mûcize olarak hem de cümlelerine verilen ad itibarıyla âyettir.

Muhatapları, Hz. İsa gibi ölüleri diriltemezlerdi. Bu şekilde onun ellerinde meydana gelen bu mûcize ile âciz düşüyorlardı. Fakat Kur’ân’ın kudreti, kelâm ve mânâdadır. Hissî bir mûcize dar bir çevrede yaşanır ve geleceğe ancak bir haber olarak intikal eder.

Fakat aklî mûcize mücerred / soyut bir hakikattir ve sonsuza dek her nakledildiği kalpte tesirini icrâ eder.

İşte âyetin üçüncü mânâsı burada karşımıza çıkar:

İlâhî Deliller

Bütün kavimler, peygamberlerinin Allah’tan mesaj getirdiği hususuna şüphe ile yaklaşmış ve hemen mûcize istemişlerdi: Olağanüstü, hissî bir mûcize...

“Allâh’ı açıkça göster!” diyen küstahlar bile oldu. (Nisâ, 153)

Daha neler neler istediler. (İsrâ, 90-96)

Îman dâvâsı ise özünde gayba îmân idi. Her emrin hikmeti söylenirse, inanılacak melek, amel defteri gibi varlıklar bizzat gösterilirse, cennet ve cehennem ekrandan seyrettirilirse; gayba îmânın ne mânâsı kalırdı? Bunlar ayan beyan göründüğünde, artık imtihan bitmiş, perdeler kalkmış demekti.

Sonra, bir mûcize istemek, pazarlıklı bir davranıştı. “Mûcize gösterirsen inanırız!”

Bu, peygamberleri çok titreten bir talepti. Çünkü eğer Allah Teâlâ bu talebe karşılık, olağanüstü bir hâdiseyi yaratır ve buna rağmen söz verilen îman gerçekleşmezse, işte o zaman kahr-ı ilâhî iniyordu. Birçok kavim böyle mûcizelere rağmen îmân etmeme suçuyla kahredilmişlerdi. (İsrâ, 59)

Son din ve bugün yegâne hak din olan İslâmiyet, insanların idrak seviyelerini de yükseltmeyi hedefledi. Onları anlık hissî mûcizeler yerine, devamlı olan aklî ve mânevî mûcizelere bakmaya davet etti.

Günümüzde de bazı insanlar beyaz bir koyunun postunda, siyah lekeler biraz Arapça Allah veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem yazısına benzese, bunu bir mûcize sayarlar. Hâlbuki o koyunun kendisi, hiçbir anormallik, hiçbir olağanüstülük olmasa da mânevî bir mûcizedir.

Düşünelim:

Sadece ot ve su tüketip, şâhâne süt üretebilmeleri -mecazî mânâsıyla- hârikulâde değil midir?

Hızlıca büyüyüp serpilmeleri; yünleriyle ve etleriyle insanın emrine âmâde oluşları zikredilmeye ve şükredilmeye değer bir nimet değil midir?

Yüzlerce kiloluk bir boğanın efendisine boyun eğişine baktığımız zaman, bu hayvanların böyle ehlîleştirilmeye müsait yaratılmış olmaları bir başka ibret değil midir?

İnsanlar gökte bir bulutun şekli, tevâfukan mânevî bir şekle dönüşse heyecanlanırlar, hâlbuki bu bulutun kendisi; yüklendiği o ağır su kütlesiyle gökte duruşu, Allâh’ın takdir ettiği yere ise incitmeden, kırıp dökmeden, rahmeti yağdırışıyla, bir hârika değil midir?

Cenâb-ı Hak işte “âyet” kelimesinin bu mânâsını da bize, Kur’ân âyetleriyle hatırlatır:

Ölü toprağın bahar bahar yeşermesi bir âyettir.

Ekinler, zeytin ve hurma ağaçları, üzüm bağları, her türlü meyve ve mahsul birer âyettir.

Kara topraktan çıkan rengârenk çiçekler ve bin bir çeşit lezzette meyveler birer âyettir.

Gece ve gündüzün birbiri ardına âhenkli deveranı bir âyettir.

Çiftler olarak, birbirini tamamlayan, birbirlerine sekînet, sevgi ve merhamet ile bağlanan eşler hâlinde yaratılmamız bir âyettir.

Derilerimizin renklerinin çeşit çeşit oluşu, DNA’larımızla bu hakikatlerin tâ Âdem babamızdan beri minicik hâfızalarda nesil nesil taşınıyor oluşu bir hârikadır.

Gemiler inşa edebilmemiz, denizde gemilerin gidebiliyor olması da bir âyettir. Denizi bu şekilde yaratanı düşünmemize bir vesiledir.

Bedir’den Çanakkale’ye nice az topluluğun nice güçlüleri alt etmesi de tarihî ve sosyolojik bir mûcizedir!..

Helâk olmuş, nesillerini ve medeniyetlerini sürdürememiş yok olmuş kavimler birer ibrettir.

Âdet olan, olağan görünen şeylerdeki mükemmelliği, sır ve hikmeti anlayan kişi; bunları yaratanın, her şeye gücünün yeteceğini de bilir.

Alelâde, fevkalâde, hârikulâde tabirlerindeki âde, “âdet” yani olağan demektir. Fakat Allah’ın yaratışında hiçbir zaman alelâdelik olmaz. Onun yarattığı her parmak izi, birbirinden farklıdır. O tekrara düşmekten münezzeh bir yüce sanatkârdır.

Âdet dediğimiz, ana hatlarıyla tekrarlandığı için alıştığımız “âyet”lerdir o kadar. Yoksa kuraklık içinde yanana sor, yağmurun nasıl bir mûcize olduğunu... Evlâdı olmayana sor, ana rahminde bir çocuğun yaratılışının nasıl olağanüstü bir sır olduğunu...

Mevlâ’mızın yarattığı hârikaları görmemek, onlardaki mükemmelliği idrakten uzak kalmak ne büyük bir belâdır. Neredeyse olağanüstü mûcizeleri inkâr eden kavimlerin azaba müstehak oluşu gibi bir belâ...

Şimdilerde; yüce sanata hayran, fakat sanatkâra düşman münkirler var. Onlar sanatı, kendi kendine olmuş göstermeye çalışarak, yaratıcıyı inkâra koşturuyorlar. Hâlbuki kâinâtın her köşesinde âyetler okunuyor ve her şeydeki âyetler; “Yaratıcımın imzasını oku!” diye sesleniyor.

Bu sese sağır kesilenler, bu imzaları görmeyenler ise, işte onlar: “Sağırdırlar, kördürler, dilsizdirler.”

Ne mutlu görebilenlere, duyabilenlere, okuyabilenlere ve ifade edebilenlere...


Sayı : 54
Büyük Kapak