“İslam’a Hizmet Etmeyi Dert Edinmeliyiz”

Sayı : 45 / Kasım 2015, Konu Başlığı : Röportaj

Emrullah Hatipoğlu Hoca Efendi Kimdir? 1946 yılında Trabzon, Of’da doğdu. Babasından hafızlığını tamamladıktan sonra ağabeyinden tashih-i huruf dersi aldı. İlkokulu dışarıdan bitirdikten sonra Ankara ve sonra Trabzon İmam-Hatip lisesinde okudu. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde öğrenimini sürdürürken Beylerbeyi Hamid-i Evvel camiinde İmam-Hatip olarak görev aldı. Ayrıca Lise fark derslerini verip İ. Ü. Edebiyat Fakültesi, Arap-Fars bölümünü bitirdi. Bunun yanında D. İ. B. Haseki Eğitim merkezi Arapça bölümünde eğitimini tamamladı. İmam-hatiplik görevini, Eminönü Yeni Cami’de ve Teşvikiye Camiinde sürdürdü. 1978 Temmuz’unda getirildiği Sultanahmet Camiinde İmam-Hatip olarak görevini 32 yıl sürdürerek emekli oldu.

Hocamızla yeni yetişen nesilleri İslam hizmetleri için nasıl eğitmemiz gerektiği konusu üzerine konuştuk.

Hocam, siz yıllarca Sultanahmet camiinin kürsüsünde cemaatinize hitap ettiniz. Size sormak istediğimiz çok şey var ama öncelikle şunu sormak istiyoruz; bu kürsülere talip olan, burada İslam’ı tebliğ ve talim edecek kişilerin nelere dikkat etmesi gerekir?

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Allah-u Teâlâ Peygamberine şöyle buyuruyor: “…Ey Peygamberim! Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahy edileni (beyan edip) açıklayasın…” (Nahl, 44)
Peygamberlik vazifesinin bir tebliğ yönü, bir de “beyan” yani açıklama yönü vardır. Camilerde, Kur’an kurslarında, ilahiyatlarda yapılan bütün dini eğitimin gayesi de budur: “Allah'ın indirdiği dini insanlara açıklamak.”
Elbette bu makama layık olmanın da bazı şartları var. Ayette buyruluyor ki: "Ey iman edenler, kendiniz yapmadığınız şeyleri niçin insanlara anlatıyorsunuz?”(Saf, 2) Ayetin devamında da bir tehdit var. “Yapmadığınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap nedenidir." (Saf; 3) Elbette inandırıcılığı olması için kişinin söylediği şeyi kendisinin de yapması gerekiyor.
Daha da önemlisi, Allah katında yapılan amellerin makbul olmasının şartı bu: “Sırf Allah için olacak.” Cibril hadisini hatırlarsak, orada “İhsan nedir?” diye soruyor. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, cevap olarak, “Allah'a, O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Çünkü her ne kadar sen onu görmüyorsan da, o seni muhakkak görür” (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1)
Öyleyse sürekli murakabe altında olduğumuzu düşünmemiz gerekiyor. Kuran-ı Kerim’de de pek çok ayet-i kerimede buyruluyor: “…Allah sizin üzerinizde sürekli olarak gözetleyicidir.”(Nisa, 1)
Şu an biz konuşuyoruz, o bizi görüyor. Öyleyse bu yaptığımızı hangi niyetle yapmalıyız? İşte o noktada sırf Allah için olması önümüze geliyor. Her işte böyledir, namazda, infakta her konuda. Sağ elin verdiğini sol el bilmeden verilen sadakanın en makbul olduğunu bildiriyor, Peygamberimiz. Ecdadımız sadaka taşları yapmışlar, akşam alaca karanlıkta zengin bir nisan gizlice getirip sadakasını o taşın üzerindeki çukurluğa bırakıyor. Fakir de geceleyin kimse görmeden gelip günlük ihtiyacı kadarını alıyor. Veren alanı tanımıyor, alan vereni tanımıyor. Bu niçin yapılır? Ancak Allah için, ihlâslı bir niyetle yapılabilir. İşte bütün amellerimizde bu ölçüye göre ne kadar geçerli, ne kadar geçerli değil, diye düşünmemiz gerekir.
“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” Peki, bu varisler ne yapar? Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ne yaptı, ben onun mirasçısı olarak ne yapıyorum? Onun vazifesini devam ettirmeliyim ki onun mirasçısı olabileyim. Bunu dert edinmek gerekir. Bir hoca efendi, “Ben namazı kıldırırım giderim, işim biter,” demeyecek. Bunun için de ona göre kendini yetiştirmek gerekiyor. Çünkü elinden gelmiyorsa ne yapacak? Bunun için layık olma çabası içinde olmak gerekiyor.
Biz İslam’ı insanlara sunarken, şu içtiğimiz su gibi saf olarak sunmamız gerekiyor. Şu içtiğimiz su hakkında bir şüphemiz var mı? Duru bir su, tereddüdümüz yok. İçimizde en ufak bir şüphe olsa içebilir miyiz? Bunun gibi, İslam’ı da böyle sunarsak insanların manevi susuzluğunu giderebiliriz. Eğer bizim zihnimizde kendi dinimiz hakkında tereddüdümüz varsa onu talim etmenin ne anlamı olabilir? Şüphelerle iç içe bir İslam’ı anlatmakla, hizmet etmiş olmayız.

Hocam bu noktada Merhum Gönenli Mehmet Hoca Efendi’den bahsedersek, neler söylemek istersiniz?

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Şimdi pazarlar vardır, bilirsiniz. Pazara çok mal götürmeniz önemli değildir, önemli olan malınızın değeri olsun. Onun gibi, Allah'ın huzuruna da amelin kalitelisini yani halis, samimi ameli götürmek lazım.
Âlimleri ölçmek, değerlendirmek, birbirleriyle mukayese etmek bizim haddimiz değil elbette; ama insanlar üzerinde yaptığı tesire bakıldığı zaman Gönenli Mehmet Hocamızın insanları etkilediğini görebiliyorsunuz. Benim onda gördüğüm, “Maaş alıyorum, buradan geçiniyorum, öyleyse hangi vakitlerde burada olmam gerekiyorsa burada olayım, vazifemiz yapayım,” değildi. O bazen günde beş, altı, camide vaaz ediyordu. Onu buna sevk eden neydi?

Dert edinmiş olması, değil mi hocam. Üstelik de yaptığı fazladan hizmeti takdir edecek kimse yok. Aksine eza cefaya maruz kalıyor.

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Elbette, zaten kıymetli olmasının da sebebi o. Düşünün, Kur’an eğitiminin yasaklandığı bir zamandı; bugünkü gibi, belli sayıda öğrenci bulduğun zaman kurs açabildiğin bir zaman değil. Kuran okuttuğu için insanlara eziyet ediliyor, tutuklanıyor, hapsediliyor. İşte gönenli Mehmet Efendi de böyle zor bir devirde din hizmetleri için çırpınan bir gönül insanıydı. Hapse girdiği zaman, hanımına biraz harçlık bırakmış ve “Ben bir müddet Anadolu’ya gidiyorum,” demiş. Hapishane müdürü, “Seni hangi koğuşa koyalım?” diye sorduğu zaman, “Katillerin!” diyor. Sonra onlar birer ikişer etrafına toplanıyor. Medrese-i Yusufiye…
Elbette o devrin zor şartlarında Kuran’a fedakârca hizmet eden böyle birçok âlimler vardı, Konya’da Hacı Üveyszade mesela, evinde talebe okuttuğu için evine baskın yapılıyor, tutuklanıyor, götürülüyor. “Tamam mı evladım, bitti mi?” diyor. Yine evine dönüyor devam ediyor. Böyle insanlardı onlar. Trabzon’da, yaylada Arapça öğreten bir hoca efendi vardı. Zavallı jandarma erleri, onlar da emir kulu sonuçta, tutuklarlar, sekiz saat yürüyüşle karakola giderler. Yaylaya dönünce yine devam eder.
Peygamber varisi olan âlimlerin farkı bu işte. Âlim olmak, sadece bilmek demek değil. Bilmek yeter mi? Müsteşrikler de biliyor ama iman etmiyor. Çünkü niyeti, “Bir kusur bulayım,” diye öğreniyor; iman etmiyor ki... Şeytan cahil miydi? Demek ki ilim yetmiyor, bilinenin uygulanması lazım.
Sahabenin evinde bizim evimizdeki dini kitaplar var mıydı? Ama onlara dünyadayken müjde geldi, “Allah onlardan razı oldu,” diye. Çünkü birbirleriyle nöbetleşerek Peygamberimizin yanında duruyor, ona ne indiyse hemen öğrenip uyguluyorlardı.
Gönenli Mehmet Efendi gibi insanların da farkı burada işte. Onu çok seven ablalar vardı; minibüse binerler, o nereye giderse onlar da oraya. O muhabbet nereden geliyor? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, “Allah-u Teâlâ bir kulunu severse Hz. Cebrâil’e “Allah falanı seviyor, sen de onu sev” buyurur. Bunun üzerine Cebrâil de onu sever. Semâ arasında şöyle seslenir (Ey melekler) Allah (c.c) falanı seviyor sizde onu seviniz, der. Bu ilan üzerine semâ halkı da o kimseyi sever. Sonra onun sevgisinin kabulü yerdekilerin kalplerine konulur.”(Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6; Müslim, Birr 157)
İşte o sevgi Allah tarafından geliyor. Çünkü o yalnız Allah için hizmet ediyordu. İşte ihlâs böyledir. Tasavvufun maksadı da budur; Cibril hadisindeki “ihsan” maddesinde özetlenmiştir.
Elbette her şeyin sahtesi vardır, hakikisi vardır. Onu da ayıklamak lazımdır. Ama bu alan, İslam’ın öngördüğü bir alandır. Murakabeyi öğreten bir okuldur. Eğer yanlışlar varsa, bu yolu tamamen reddetmeden, o yanlışları reddetmek gerekir.
Az önce dedik ya, “İslam içilecek su gibi saf olmalı,” evet, İslam su gibi saf olmalı ama siz bazı sular bulanık, diye “Biz suyu reddediyoruz,” diyebilir misiniz? Tıpkı bunun gibi dinin bir parçası olan hiçbir şeyi reddedemeyiz.
Bugün fıkhı da hedef alıyorlar. Ne yapıyorlar, seçme konuları gündeme getirerek kafa karıştırıyorlar. Hadisleri de aynı şekilde, hadislerin güvenilirliğine gölge düşürmek kıyıda köşe kalmış bir hadis seçip “Böyle hadis mi olur?” diyorlar.
Hâlbuki hadis ilmi üzerinde çok ciddi çalışmalar yapılmış. Müthiş bir disiplinle cerh ve tadil ilmiyle on dört bin uydurma hadis tespit edilmiş; bu bir ayıklama değil midir? Sanki bunlar yapılmamış gibi konuşmak maksatlı bir tutumdur. Müsteşrik Goldziher’in sözlerine uyuyorlar.

Hocam bilgi yetmiyor, dediniz. Gerçekte de günümüzde bilgi edinmek kolaylaştı ama bu bilgiç bir insan tipi de ortaya çıkarabiliyor. Öyleyse ne yapmak lazım? Gençlerimizi nasıl eğitmemiz lazım?

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Çok şey söylenebilir ama işin özüne inecek olursak, ahiret adamı olarak yetiştirmemiz lazım. Biz çocuklarımıza hep dünya istikbalini örnek gösteriyoruz. Ayet-i kerimede buyruluyor: “Siz peşin olan dünya hayatını seviyorsunuz, ahireti bırakıyorsunuz.” (Kıyamet, 20)
Dünya hayatını sevince, onu elde etmek için okulunu seçerken de ona göre seçim yapılıyor. Çocuklar daha ilkokuldan itibaren yarış atı gibi koşturuluyor. Okul, dersane derken çocuğa kendi dinini öğreneceği bir eğitim imkanı sunmaya fırsat kalmıyor. Halbuki çocuklarımızı önce kuran ve sünnete teslim etmemiz lazım.
Ayet-i kerimede buyruluyor ki, “Nefsânî arzulara, (özellike) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu ve özel yetiştirilmiş atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır." (Al-i İmran, 14)
İşte varılacak olan o yeri, ahireti asıl gaye edinerek çocuğumuzu yetiştirirsek o zaman zaten işin içine Kuran da, sünnet de giriyor. Peygamber efendimiz buyuruyor, "Çocuklarınızı üç şeyle terbiye ediniz; yetiştiriniz. Peygamberinizi sevmek, onun Ehl-i beytini sevmek ve Kur'ân-ı Kerîm okumak."(Hadîs-i Şerîf, Feyzu'l-Kadîr)
Peygamber sevgisi dediğimiz zaman zaten en önemli noktaya değinmiş oluyoruz. Peygamber efendimiz buyuruyor ki “Beni Rabbim terbiye etti, terbiyemi ne güzel yaptı.”
Allah-u Teâlâ’nın, “Onda sizin için güzel bir örnek vardır,” (Ahzab, 21) buyurduğu insandır, Peygamberimiz.
Çocuklar kimi örnek alır? Küçükken en çok babasını örnek alır, “Benim babam en kuvvetli” der. O zaman işte ona Peygamberi örnek göstermek lazım.
Çocuğun kalbinde Peygamber sevgisi olmazsa onun yerini alacak çok kişiler bulunur. Futbolcu olur, sanatçı olur, ideolojilerin örnek gösterdiği, yücelttiği kişiler olur. Çocuk kimi severse onda gördüğü davranışı örnek alır, benimser.
“Peygamberimizin her yaptığını biz yapamayız,” derseniz, ehli beyt sevgisi geliyor ikinci sırada. Ehli beyt bütün ailelerin örnek alacağı ailedir. Peygamberimize uymanın örneğini görüyoruz onlarda. Bir de Kuran okumak, buyruluyor; zaten o en önemli mesele.
Kuran’ı okumak ama nasıl? Kuranı okuyup amel eden, takvalı olan âlimleri sevdirmek lazım… Ayet-i kerimede buyruluyor ki, “Bilmiyorsanız zikir ehline sorun,”(Nahl; 43)
Zikir hem Kuran-ı Kerim’in isimlerinden biridir, “Biz sana zikri indirdik,” (Nahl, 44) buyuruyor Rabbimiz. Bunun yanında Kuran-ı Kerim’de, “Allah’ı zikreden erkeklere ve kadınlara büyük mükâfat hazırladık.” (Ahzab; 35) buyruluyor. Münafıklar hakkında da, “Münafıklar Allah’ı pek az anarlar.” (Nisa; 142) buyruluyor.
İşte bizim de çocuklarımızı Allah'a karşı takvalı olan, Allah'ı çok zikreden âlimlere uyacak şekilde terbiye etmemiz lazım.

Hocam, Sultanahmet camii, en çok ziyaret edilen camilerin başında gelmekte… Ülkemize gelen turistlere tebliğ yapmak konusunda ne söylemek istersiniz?

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Ayağımıza kadar gelen bu insanlara tebliğ etmeliyiz elbette. Peygamberlik sıfatlarının en önemlisi tebliğ sıfatıdır. “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan, risalet görevinin gereğini yapmamış olursun...”(Maide, 67)
Öncelikle tebliğ diye bir derdimiz olmalı. Güney şehirlerimize gitmiştim, çok turist alan bir yer, orada güzel bir cami yapmışlar. Müftü demişti ki, “Dokuzun üzerinde ihtida (İslamiyeti kabul etme) merasimi yaptık.”
Bir ezan sesi bile bazen hidayete vesile oluyor. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki, “Sen nasihat et, çünkü müminlere hatırlatma fayda verir.” (Zariyat, 55) Tebliğ de böyledir. Sen tohumu serp, gerisine karışma. Allah-u Teâlâ’ya tevekkül et. Aynen öyle de, sen tebliğ et, gerisine karışma.
Nasıl ki tarlana tohumu serpiyorsun, sonra onu Allah yeşertecek diye tevekkül ediyorsun. Bir tohum yeşermese hiç kimse bir şey yapamaz. Tohumu ekene düşen ancak, sulamaktır, ayrık otlarını ayıklamaktır ve saire. Ama onu yetiştiren Allah’tır.
İbrahim aleyhisselama buyruluyor ki “Sen insanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler,”(Hacc, 27) peki o ilan insanlara nasıl ulaşacak? “Sen orasına karışma. Sana düşen ilan etmek.”
Bunun gibi tebliğ yapacaksın, hidayeti ancak Allah verir. “Ey Peygamber! Sen, sevdiğin kimseye hidayet veremezsin ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir ve O, doğru yola erişecekleri daha iyi bilir.”(Kasas, 56)
Peygamberimiz sadece ayağına gelenlere tebliğ yapmıyordu, insanların ayağına gidip tebliğ yapıyordu. Bugün biz Avrupa’ya çalışmaya giden kardeşlerimizin dini ihtiyaçları için bile giden en son kurumuz. Oraya giden insanımız günlük hayatını idame ettirecek kadar bile dil bilmiyor, dinini nasıl tebliğ edecek? Yine de kendi imkânlarıyla, para harcayarak bir binayı kiralayarak veya satın alarak mescidler, dernekler vakıflar kurdular, dinlerini korumak için. Diyanet en son giden kurum oldu. Nerede kaldı ki gayrimüslimlere İslam’ı anlatmak için gidelim?

Her cami Kâbe’nin bir şubesi olarak kabul edilecek olursa, cami ziyaretine gelmiş kişilere o manevi atmosferde tebliğ etmek daha etkili olur mu?

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Olabilir. Nasıl ki biz Kâbe’ye gittiğimiz zaman ondan etkileniyoruz, gerçekten de buraya gelip de camilerden, cemaatle namaz kılınışından etkilenenler oluyor.
Tabi ki, Kâbe’ye insanları davet ettiği zaman, Hz. İbrahim’e “Orayı temizle” buyruluyor. Kâbe putlarla dolu olursa olur mu? O gün putlardan temizlemekti, bugün de zihin dünyamızı İslam’a uygun olmayan şeylerden temizlememiz lazım.
Yusuf İslam buraya geldiğinde demişti ki, “Ben şahıslara bakarak Müslüman olmadım, Kuran’ı okuyarak Müslüman oldum. Şahıslara baksaydım kolay kolay Müslüman olamazdım.”
Bugün Müslümanların haline bakarak insanlar Müslüman olur mu? Aynı şekilde Almanya’dan kendi araştırmasıyla Müslüman olan bir Alman gelmişti. O da aynısını söylemişti. “Biz Almanya’daki Müslüman gruplara bakarak Müslüman olmadık. İyi ki kitabı ve sünneti okuma imkânı bulduk da onların yaptığının İslam’dan kaynaklanmadığını görebildik. Biz onların dinine girmedik, Allah'ın dinine girdik.”
Bunun gibi, Peygamber efendimiz Kâbe’yi putlardan temizlediği gibi, bizim de zihinlerimizi, kalplerimizi temizlememiz gerekiyor. Hal-i ile sözü uyumlu, samimi bir insanın tebliği, Allah'ın izniyle tesirli olur.
Elbette hidayeti Allah verir. Ebu Cehil mesela, Peygamberimizi takdir ediyordu, “Ben ona yalancı diyemem ama biz kabile olarak onlarla yarış halindeyiz. Kahramanlıksa biz de yaptık, cömertlikse biz de yaptık. Ama bizden Peygamber geldi deyince bizim ona karşı yapabileceğimiz tek şey düşman olmak,” diyordu. Kabilecilik taassubu yüzünden iman etmedi.
Ebu Cehil’in iman etmesine mani olan asabiyet, bugün bizim de kalplerimizi, zihinlerimizi kirletiyor. Şu anda ümmet olarak yaşadığımız en büyük meseledir bu. Irkçılık manasındaki her türlü hareket İslam’ın reddettiği bir harekettir. Mesela “Ben Arabım, Araplar ne yaparsa doğrudur,” “Ben Türküm, büyük bir milletim, Türkler ne yaparsa doğrudur,” Hakeza Kürt de öyle…
Asabiyetin girdiği hiçbir yerden hayırlı bir sonuç ortaya çıkmayacağı kesindir. Bu sebeple öncelikle kalbimizden bunu temizlememiz lazım. Dikkat edin, yabancı medya organları, bizim aramızda ırkçı cereyanları kışkırtmaya yönelik bir dil kullanır. Irak’ta da mezhepçi dili kullandılar. Buraya Irak’tan Müslümanlar gelmişlerdi, birbirlerini Yahudi’den beter görüyorlardı. Hâlbuki yaşadığı durumun arkasında yine Yahudi fitnesi var.
Bu sebeple düşünmemiz lazım, aramızda mezhep kavgası çıktığı zaman, bu kimin işine yarar? Kavmiyetçi kavgalar kimin işine yarar?
Öyleyse kalbimizde bu asabiyet putunu kırmamız lazım. Allah-u Teala “Müminler kardeştir,”(Hucurat, 10) buyuruyor. Peygamber efendimiz, “Bütün müminler tek bir vücut gibidir.” (Buhari, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66) buyuruyor.
Kuran nur kaynağımızdır, bizim hayatımızı aydınlatan ışıktır. Bizim itibar edeceğimiz kaideler ancak Kuran ve Sünnet’tir.


Çok teşekkür ediyoruz hocam.

Emrullah Hatiboğlu Hocaefendi:
Ben de teşekkür ediyorum, başarılarınızın devamını diliyorum.


Sayı : 45
Büyük Kapak