Acının Fotoğrafını Çekmek

Sayı : 54 / Ağustos 2016, Konu Başlığı : Hasbihal

Yıllar öncesiydi. Çok iyi hatırlıyorum; 1980 yılları. Babam bize “Evimize telefon bağlatıyoruz, haydi bakalım,” deyince hepimiz çok sevinmiş, hemencecik arayacağımız akrabalarımızın listesini bile hazırlamaya başlamıştık. Tabii babam bunu dedikten 2 yıl sonra telefonumuz bağlanmıştı ve o gün evde bayram havası olmuştu.

Hatırlayanlar vardır belki aranızda, o yıllar gerçekten de yokluk yıllarıydı. Ben margarin, şeker ve tüp kuyruklarında beklediğimi hatırlıyorum. Annem beni erkenden kendisinin yerine sıraya sokar, gidip ev işlerini hallederdi. Daha sonra annem gelir sıramı ona devreder, ben de okuluma giderdim.

O yıllarda birçok şey gibi telefon da lükstü. Önceleri sadece zenginlerin evinde olurdu. Dolayısıyla orta direkten biri; ki bu deyim bize Rahmetli Özal’dan yadigar kalmıştır; evine telefon bağlatmak isterse en az iki yıl öncesinden kayıt yaptırması gerekiyordu. Daha erken telefonu çıkan olursa kendisine ikramiye çıkmış gibi sevinirdi. Yoksa bugünden yarına telefon bağlatmak imkansızdı.

Evine telefon bağlatamayanların alternatifi, postane ve mahallelerin merkez yerlerinde bulunan jetonla kullanılabilen ankesörlü telefonlardı.

Şimdi gençler bazen soruyorlar, “Cep telefonu yokken insanlar nasıl iletişime geçiyordu?”diye. Evet o zamanlar bugünkü iletişim imkanları yoktu. Ama o günkü muhabbet bir başkaydı. İnsanlar el yazılarıyla mektup yazarlardı. Posta pulu alıp yapıştırırlar, posta kutusuna atarlardı. Mektubun yerine ulaşması, cevabının gelmesi haftalar alırdı. Ama gurbetteki yakınınızdan veya sıladan mektup geldiği gün evde bayram havası eserdi.

İnsanlar yurt dışındaki bir yakınlarıyla konuşmak için önceden arayıp PTT’nin santralinin o kişinin numarasını bağlamasını beklerdi. Öyle numarayı çevirdiğini anda konuşamazdınız. Ama sonuçta insanlar bir şekilde birbirlerine ulaşıyorlardı. Yeter ki arada muhabbet olsun, inanın isteyen istediğine bir şekilde ulaşabiliyordu.

Yıllar geçti, nihayet Avrupa’nın bir teknoloji ürünü olan cep telefonları devreye girdi. Artık bugün kimse sabit telefon bile kullanmıyor, denilecek hale geldi. İletişim teknolojisi her geçen gün ilerliyor. Artık saniyeler içinde birbirlerine sadece yazı ve söz değil, ses, fotoğraf hatta video gönderebiliyor. Elbette iletişim kurmak isterse… Bunca imkâna rağmen insanlar aynı şehirde yaşadığı halde en yakın akrabalarını aylarca aramayabiliyor. Galiba iletişim için teknoloji yetmiyor; teknolojiyi yerli yerince kullanacak bir ahlak da gerekiyor.

Teknolojiyi belli bir edeple, iyiliğe, güzel işlere kullanmak mümkün olduğu gibi; ölçüsüz ve çirkin bir şekilde kullanmak da mümkün. İşte size hayatın içinden manzaralar:

Sizlerde otobüslerde, metroda, vapurda seyahat ederken görüyorsunuzdur; hemen herkesin elinde bir cep telefonu. Telefonda yüksek sesle ve uzun uzun konuşurken etrafındakileri rahatsız etmeye çekinmeyen gençler. Hatta bazen mahrem konuları telefonda konuşan kimselerle karşılaşıyoruz.

Gençlerin kulağında kulaklık, gözleri ekrana dikilmiş. Allahım! Herkes boş boş bakıyor veya kendi kendine konuşuyor gibi bir haller içinde. Kimse kimsenin umurunda değil. Bir yaşlı veya çocuklu hanım ayakta dikiliyor ama kimse görmüyor, umursamıyor. Herkes kendi havasında. Modern insan ne kadar bencil, duyarsız, umursamaz.

Otobüs duruyor, çünkü trafik sıkışmış. Caddenin ilerisinde trafik kazası olmuş, yaralılar var. Ambulans bekleniyor. Herkeste bir telaş, koşturma. Ama bir kısım insanların içine gazeteci kaçmış (!) olmalı, ellerinde cep telefonları ile acı içinde kıvranan yaralının fotoğrafını çekiyor. Bu arada içlerinden bazıları iyi bir şey yapıyormuş gibi sırıtıyor.

Allahım! İsyan ediyorum bu duruma, nasıl bir mantıktır, nasıl bir haldir? Onlara içimden verip veriştiriyorum.

Yine başka bir gün, bir cenazedeyiz. Yine o bilindik tipler, artık bunları gördükçe cep telefonundan nefret etmeye başlıyorum. Cenaze namazına katılanları şakır şakır çekiyorlar. Oradan ayrılıyoruz sıra cenazeyi toprağa vermeğe geliyor. Yine aynı tipler, telefonları çıkarmış çekiyor, şakırt, şakırt!...

İster inanın ister inanmayın cenazenin toprağa verildiği anı dahi çekiyorlar. Hasbinallah, diyorum; kötü bir şey söylemek istemiyorum, en azından yüzümü asıyorum, anlasınlar diye, ama nafile.

Bundan ne anlıyorlar? Bu görüntüleri ne yapacaklar? Kime, hangi duygularla seyrettirecekler; anlayamıyorum. Bir anlayan varsa bana da anlatsın.

Duygularımızı kaybettik. O cenazenin yakınlarının duygularına saygı duymayı unuttuk. Bir cenaze görünce, “Bu bir gün bizim de başımıza gelecek,” diye düşünüp ibret alacağımız yerde, her olayın fotoğrafını çekiyoruz. Sanki sadece başkaları ölür, biz ise hiç ölmeyeceğiz, böyle her şeyin fotoğrafını çekip gezip dolaşıp duracağız.

Toplumun geldiği noktaya bakar mısınız? Tam bir kaos, tam bir sonradan görmüşlük hali, buna isim vermekte zorlanıyorum.

Acılı insanlara aldırmadan, o anların dahi fotoğrafını çekmek…

Allahım bize akıl ve izan ver. Neyi niçin yaptığımızın idrakini nasip eyle. İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizleri kahreyleme. Âmin.


Sayı : 54
Büyük Kapak