Ahir Zaman Hicret Kahramanları

Sayı : 9 / Kasım 2012, Konu Başlığı : Kapak

Haftalık sohbetim için bulunduğum evde bir hanımla tanıştırılıyorum. Ev sahibesi kendisini bana “28 Şubat mağduru” diye takdim ediyor.

Malum olduğu üzere bu dönemde dininin gereklerini yaşamak için gayret gösteren Müslümanlar, bir takım imtihanlardan geçti. Eşi başörtülü, namazını kılan veya halinden tavrından inançlı olduğu bilinen askerler ordudan atıldı. Başörtülü devlet memurlarına “Ya başını aç ya da görevinden istifa et” baskısı yapıldı. İşte biraz sonra hikâyesini anlatacağım hanım da bunlardan biriymiş.

- O dönemde bir devlet hastanesinde laborant olarak çalışıyordum. İdareden ihtar gelince düşünmeye başladık. İki maaşla ancak geçiniyorduk. Bu yüzden “Acaba peruk takarak çalışmaya devam etsem mi?” diye düşündüm. Eşim de kararı bana bıraktı. Aslında çalıştığım laboratuara, bir müstahdemden başka girip çıkan da yoktu. Bu yüzden nefsim “Peruk taksam çok mahzuru olmaz” diye kandırıyordu. Öte yandan vicdanım ise “Ne zamana kadar bu sistemin çarkları içinde dönüp duracaksın? Çocuğunu bakıcıya bırakarak çalışmana değer mi? İşte çalış, eve git ev işlerine koştur; ne çocuğuna gereği gibi annelik yapabiliyorsun, ne kocana hanımlık, ne Rabbine kulluk… Bu olay vesilesiyle çalışmayı bırak, yaratılış gayene yönel. Gerekirse biraz tasarruflu davranırsın” diyordu. Sonunda Rabbim nasip etti, İslam’ın izzetini çiğnetmemeyi niyetime aldım, maaşlarını, kadrolarını suratlarına çarptım. Şimdi, elhamdülillah, sohbetlere katılıyorum, vakıf ve derneklerde hizmet ediyorum.

Hanımın samimiyetine hayran olmamak mümkün değildi. Gerçekten de bir ahir zaman hicret kahramanı duruyordu karşımda. Sohbetteki hanımlardan biri kendisine:
- Maddi sıkıntı olmadı mı? diye bir soru yöneltti. Bahsettiğim hanım kardeşimiz ise gülerek cevap verdi:
- Allah biliyor ya, o zaman tek çocuğumuz olduğu halde iki maaşla ancak geçinebiliyorduk. Ben “Bu dünyayı değiştirecek çocuklar dünyaya getireceğim“ dedim. Şimdi dört çocuğumuz var. Allah onların rızıklarını verdi herhalde, şimdi tek maaşla rahat rahat geçindiğimiz gibi bir de ev sahibi olduk. Rızkı veren Allah'tır, gerçekten bunu anladım.

Hanım kardeşimizin yaşadıklarını duyunca çok sevindim ve duygulandım. Gerçekten de hicret her çağda yeni ve farklı şekillerde devam ediyor. Elbette Cenab-ı Hakkın hicret edenlere vaat ettiği yardım da aynı şekilde devam ediyor. Ayet-i Kerimede;

“Allah yolunda hicret eden kimse, yeryüzünde çok bereketli yer ve genişlik bulur.”(Nisa; 100) buyrulmuyor mu?

İşte hanım kardeşimiz de tam olarak bunu yaşamıştı. Kim Allah’ın emirlerini daha iyi yaşamak ve dinine hizmet etmek için dünya menfaatini feda ederse muhakkak Allah-u Zülcelal ona bir genişlik veriyor.

Hicret hayatın her alanında karşımıza çıkabilir. Mesela evlenmek için, dünyevi yönü cazip ama manevî açıdan riskli bir eş yerine, cazibesi az olsa bile dindar olanı tercih etmek bir hicrettir. Veya çocuğumuzu okula yazdırırken, okul puanları yerine okulun manevî atmosferini göz önünde bulundurmak bir hicrettir.

Çalışmak için iş yerimizi veya ev için muhit seçerken, arkadaş ve sosyal ortamımızı oluştururken, dinimizi yaşamaya elverişli bir çevreyi tercih etmekle kendi çapımızda bir hicret gerçekleştirmiş olabiliriz. Yani hicretin mutlaka bir memleketten taşınmak şeklinde olması gerekmiyor.

Kiminle Beraber Olmak İstiyorsun?

Kelime manası “ayrılmak” olan hicret, müminlerin cemaatiyle birleşmek üzere İslam’ı yok sayanların ortamından ayrılmak; onlarla araya bir mesafe koymak manasına geliyor. Bu manada hicret, aslında Medine’ye hicretten çok öncedir. İlk muhacir ise bizzat Peygamber sallallahu aleyhi vesellemdir.

Henüz İslam’a davetin başlamasından önceki hazırlık safhasında Cenab-ı Hak ona “verriczi vehcur” yani “çirkin davranışlardan (ricz) uzaklaş” (Müddessir, 5) buyurarak başta şirk olmak üzere her türlü günah ve çirkinliklerle arasına mesafe koymasını bildirmiştir. Allah'ın Resulü bu emir üzerine müşriklerle arasına mesafe koymuş; zaten eskiden beri rağbet göstermediği meclislerinden tamamen kopmuştur. Müşriklerin putları adına kestiği kurbanları yemeyi terk etmiş, hatta giyim kuşam biçimlerine muhalefet etmiştir. Böylece onlardan farklılaşıp, uzaklaşarak Rabbinin vereceği göreve hazırlanmıştır.

Allah'ın razı olmadığı şeylerden hicret edip uzaklaşmak, Allah'a yaklaşmanın önemli bir adımıdır. Kalbinin ayarlarını, Allah'ın sevdiğini sevip beraber olmaya, buğz ettiği şeyden ise yüz çevirip ayrılmaya ayarlı tutmak çok önemli…

Bu sebeple, Müslüman, beraber yaşadığı, mensubu olduğu cemiyeti seçerken mümkün olduğu kadar, ahrette de beraber olmak isteyeceği kişileri tercih etmelidir. Çünkü kişi kiminle beraber olursa onları sever. Ahiret âleminde “Kişi sevdiği ile beraber olacağına” göre, ebedi hayata imanı olan kişinin kimi seveceğine dikkat etmesi lazımdır.

Çünkü insanın kalbi, bir bardak su gibi savunmasızdır ve etkilenmeye müsaittir. İçinde bulunduğu ortamdaki renge bürünmemesi mümkün değildir. Herkes bilir ki, bir insanın sürekli nefret ettiği bir yerde durması manen yıpratıcıdır. Bu sebeple insan birlikte zaman geçirdiği şeylere ülfet eder, yani alışır. Nasıl ki lağım işçileri, zamanla tiksinti duygularını kaybederse, günah ve küfür ortamlarında haşır neşir olmaya devam edenler de bunlara karşı tepkilerini kaybederler.

Bu sebeple Rabbimiz Mekke devrindeyken inen ayette müminlere “Allah'ın ayetleriyle alay edilen meclislerde oturmayı” yasaklamış ve “yoksa kalbiniz onlarınkine benzer” diye ikaz etmiştir. (Enam: 68)

Medine devrinde inen ayetlerde ise Medine’ye hicret etmek, imanın en önemli gereği olarak emredilmiştir. (Bakara; 219; Tevbe;20) Artık Müslümanlara İslam düşmanlarıyla dostane ilişkiler sürdürmek yasaklanmıştır:

“Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır..." (Maide: 51)

Fitne Zamanında Hicret

Medine’ ye hicret etmek, İslam medeniyetinin doğum tarihidir. Çünkü İslam’ın cemiyet halinde yaşanması, bir bütün olarak hayata geçmesi ve bütün güzelliklerini ortaya koyması ancak hicretten sonra mümkün olmuştur. Bu sebeple Hz. Ömer devrinde İslamî bir takvim oluşturma ihtiyacı duyulduğunda, tarih başı olarak hicret seçilmiştir.

Dinler tarihine baktığımızda, Roma imparatorluğu zamanında ilk Hıristiyanların, hicret edip müşriklerden ayrılmadıkları ve kendilerine özgü bir toplum kurmadıkları için, zamanla dinlerinin saflığını kaybettiğini görüyoruz. Ne yazık ki Hıristiyan’ların yer altına kazılmış çilehanelerde, mağaralarda ve benzeri manastırlarda gizlice ibadet etmeleri, dinlerini korumaları için yeterli olmamıştır. Çünkü hayata geçirilmeyen bir inancın tahrifata uğraması kaçınılmazdır.

İnsanlığın son hidayet rehberi olan İslam dininin de muhafazası ve mensuplarını kurtuluşa eriştirmesi, ancak hicretle mümkündür. Bilhassa fitne zamanlarında…

Fitne zamanları Müslümanlar için bir ayıklanma mevsimidir. O dönemlerde kalbur üstünde kalabilenler ancak hicret edenlerdir.

Müslümanların; İslam’ın hayatın dışına itildiği devirlerde her türlü fedakârlığı göze alıp, dinlerini korumaları; yoksul ve ücra köşelere sığınarak da olsa yaşatmaları gerekir. Nitekim tek parti devrinde İslamî eğitim yasaklanınca âlimler ve Allah dostlarının, memleketin gözden uzak, ulaşımı güç yerlere hicret ettiğini ve burada talebe yetiştirdiğini görüyoruz.

Bu yol daha önceki âlimlerin de tuttuğu yoldur. İslam tarihi boyunca ne zaman fitneler zuhur ettiyse o zamanın mustakim âlimleri mütevazı bir beldeye hicret etmiş, halka nasihat ederek ve talebeler yetiştirerek dini ihya etmişlerdir. Mesela İmam Gazali’nin, siyasî fitnelerden uzaklaşıp kendi içine dönmesi ve daha sonra doğduğu kasabasına dönüp yerleşerek burada mescid ve dergâh kurması buna bir örnektir.

Sebat Etmek de Hicrettir

Bugün elhamdülillah o günlere nazaran daha elverişli bir ortama sahibiz. Ancak günümüzdeki serbestlikten sadece hak yolun rehberleri değil her türlü yol eşkıyası da istifade edebildiği için hicretin yeni boyutları ortaya çıkmaktadır.

Bugün hicret, tıpkı Peygamber sallallahu aleyhi vesellem efendimizin asırlar evvel haber verdiği gibi; mekandan ziyade gönül âleminde yaşanmaktadır.
“Fitne ve bozgun devrinde ibadet, bana hicret etmek demektir" (Müslim, Fiten 130)

Bugünün en makbul hicreti, sırat-ı müstakim üzere sebat etmek ve sadıklarla beraber olmaktır. Bu ise birçok zaman göçmeyi değil, olduğun yerde sabit durmayı gerektirmektedir. Hele hele dünya menfaatleri bir savaş ganimeti gibi burnumuzun ucunda yağmalanırken okçular tepesini terk etmemek, belki hicretin en büyüğüdür.

Dünya nimetlerinin baştan çıkardığı kişiler, “Aman ha, biz de dünya menfaatinden mahrum kalmayalım” diye, her arzu ettikleri şeye bir ruhsat bulurken, takva sınırının berisinde sabit kalmak kolay bir imtihan olmasa gerektir. İşte hicretin en zor olanı da budur.

Hicret, Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın sünneti, sahabenin ve tabiinin yoludur. Daha sonraki dönemlerde de onlara tabi olan âlimler, insanların dünya menfaatine daldığı ve zulme alet olduğu zamanlarda, ifsat edici cemiyet hayatını terk etmişler, Allah'ın rızasından başka bir arzusu olmayanlarla birlikte tasavvuf cemaatleri oluşturmuşlardır. İşte İslam dininin ana kaynaklarının bizlere ulaşması da bu âlimler ve Allah dostları vasıtasıyla olmuştur.

Onlar Allah'ın Resulünün fitne zamanları için yaptığı tavsiyeye uymuşlardır:

"Müslümanların cemaatine ve imamlarına uy, onlardan ayrılma. İmam sırtına vursa, malını alsa da onu dinle ve itaat et!"
Sahabe sordu:

"O zaman ne cemaat ne de imam yoksa?"
Allah'ın Resulü cevaben:

"O takdirde bütün fırkaları terk et! Öyle ki, bir ağacın köküne dişlerinle tutunmuş bile olsan, ölüm sana gelinceye kadar o vaziyette kal!" buyurdular" (Buharî, Fiten 11, Menakıb 25; Müslim, İmaret 51, Ebu Davud, Fiten 1)

Demek ki hicret, ister mekân değiştirmek suretiyle olsun, ister olduğun yerde sebat etmek suretiyle olsun, her zaman dünyevî arzuları ve menfaatleri terk etmeyi; Allah'ın razı olmadığı şeylerle arana mesafe koymayı gerektirmektedir.

Allah-u Zülcelal hazretleri bizleri kendisine hicret edenlerden eylesin. Amin.


Sayı : 9
Büyük Kapak