Aşk Ummanı Rabiât’ul-Adeviyye

Sayı : 51 / Mayıs 2016, Konu Başlığı : Kapak

Allah Allah diye çarpan, Mevlâ aşkıyla yanan bir yürek…

Bütün isteklerden yüz çevirmiş… Dünyevi alakaları koparmış… Fani varlığını Ebediyet Ummanı’nda eritip yok etmiş…

Artık bütün elemlerden ve lezzetlerden bihaber… Onun yüreğini yakan elemi de, gönlünü coşturan lezzeti de sadece Sevdiğinin muhabbetinden ibaret olmuş.

Bir kalbin Allah'a karşı böyle samimi bir aşkla, gerçek bir hararetle yanması, insanın sahip olabileceği en büyük hazine…

Fatiha suresinde, “Allahım; yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dilerim,” ayetini okurken gerçekten kalbinde Allah'tan başka hiç kimsenin olmaması, dünyadaki her şeyden daha değerli.

Bu hali elde etmek için niceleri insanlardan uzaklaşmış; sahralara, mağaralara çekilip kendini Allah'a ibadete adamış.

Niceleri kendisini yollara vurmuş, onu kimsenin tanımadığı gurbetlerde insanların yükünü taşımış, hizmetini görmüş; garipler gibi itilip kakılmaya razı olmuş.

Niceleri de şöhretten kurtulmak için müderrisi olduğu medreseyi yetiştirdiği talebelere bırakıp tenha bir kasabaya yerleşmiş. Böylece gönlünde Allah sevgisinden başka hiçbir şeyin kalmamasını sağlamaya çalışmış. Böyle samimi, rakik ve yanık kalbi elde etmek uğruna ne yapılsa az gelir.

Kimileri Allah için yanan bir kalp sahibi olmak için böyle yol yöntem ararken kimileri de Allah tarafından seçilmiş, cezp edilmiş. Onların kalbinde İlahî aşk ateşini bizzat kalbin Sahibi olan Mevla Teâlâ hazretleri tutuşturmuş. İşte Rabia’tül Adeviyye, bu Allah tarafından seçilip cezb edilmiş Hak âşıklarının sembolü olmuş…

Çilelerle Yoğrulmuş Bir Hayat

Rabiat’ül Adeviyye’nin hayatına baktığımız zaman, Cenab-ı Hakkın, sevdiği kullarını nasıl da bela kemendleri ile yakalayıp kendine çektiğini görürüz. Rivayet edildiğine göre, Basra şehrinin kenar mahallelerinde, yoksul ama salih bir babanın dördüncü kızı olarak dünyaya gelir, Rabia.

Babasını kaybettikten sonra yetim Rabia’nın kimsenin gözünde bir değeri yoktur. Kıtlık yüzünden perişan duruma düşünce bütün ablaları gibi onu da varlıklı ailelerin yanına hizmetçi olarak verirler.

Gündüzleri efendisinin hizmetini görürken akşamları da ona ney üflemektedir. O çağda radyo, televizyon, teyp vs. yoktur. Şarkı söylemek ve musiki aletleri çalmak cariyelerin marifetleri arasındadır. Rabia da yüreğinin acılarını bu sazlıktan kesilmiş arkadaşına üfler yanık yanık…

Genç, güzel ve sanatkâr ruhlu bir cariyedir, Rabia. İstese cilveleriyle efendisinin gönlüne taht kurabilir. Onun en gözde cariyesi olup diğer hizmetkarlara hükmedebilir. Ama böyle şeylerde gözü yoktur hiç. Aksine, fırsat buldukça gittiği vaaz ve sohbetlerde dinlediği Rabbinin beğenisini kazanmayı istemektedir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretleri “Harabat ehlini hor görme şakir, Defineye malik viraneler var,” der ya hani. İşte o da harabat ehlindendir. Dıştan zavallı bir cariye, içinde bir gönül sultanı… Ama kendisinin de haberi yoktur bundan.

Bulduğu her fırsatta yakınlarındaki mescide gidip yanık sesli hafızlardan Rabbinin kelamını dinleyerek gözyaşları döker. Sufilerin tertiplediği zikir halkalarına katılır. İçindeki ilahi aşk her geçen gün hararetlenmektedir. Ah bir de efendisinin ondan beklediği hizmet olmasa…

Efendisi Rabia’nın gönül dünyasında yaşadıklarını anlamaktan uzak, kaba saba, katı yürekli biridir. Her geçen gün dinine düşkün hale geldiğini gördükçe öfkelenir, ona eziyet eder.

“Dindarlık taslamak senin gibi basit bir hizmetçiye mi kaldı!? Sen kimsin de gündüzlerini oruçlu, gecelerini ibadetle geçiriyorsun. Sen benim cariyemsin, bana hizmet etmek senin asıl görevin! Senin sahibin benim. Evimde barınıyorsun, karnını soframda doyuruyorsun. Beni memnun etmek zorundasın!”

Rabia asıl Sahibinin kim olduğunu gayet iyi bilmektedir. Rızkını kimin verdiğini de…

Müslüman bir aileden, hür olarak doğduğu halde haksızlıkla köleleştirilmiştir. Ama buna karşı yapabileceği bir şey yoktur.

Rabbine sığınır. Günü ne kadar yorucu geçse de her gece seccadesinin üzerinde sabahlar. Gözüne birazcık uyku gelse mahcubiyetle, “Allahım! Benim sahibim yalnız Sensin! Yalnız sana ibadet etmek istiyorum. Ama halimi Sen biliyorsun… Ey Rabbim beni kendinden başkasına hizmet ettirme…” diye yalvarır.

Nihayet samimi duaları kabul olur Rabia’nın. Bir gece efendisi onun odasında dehşete düşüren bir manzara görür; Râbia’nın ibadetin vecdi içinde kendinden geçtiği odasını boşlukta asılı duran bir nur kaynağı aydınlatmaktadır!

O günden sonra Rabia’nın yolundan çekilmesi gerektiğini anlar. Onu serbest bırakır.

Yolu, Aşkı Zühd ve Takva’da Aramaktır

Âşıkların hayatında her şey sevgiliden gelen bir cilve, bir imtihan vesilesi… Hürriyetine kavuşması da yeni bir intihan olur Rabia için. Bu sefer de geçim derdi başlar.

Ney üflemesini bilmektedir, hem de pek yanık üflemektedir. Bir zaman çağrıldığı evlere gidip ücretle ney üfler. Onun neyinin yanık sesi sineleri titretmektedir. O vakitler, ney üfleyip hikmetli sözler okuyan, vecd ile sema dönen sufiler de ortaya çıkmaya başlamıştır.

Kısa zamanda Basra’da aranan bir neyzen olur. Musikî severler onu yüksek fiyatlarla evlerine davet ederler. Ama bu durum da onu rahatsız eder. Çünkü hadis ve fıkıh âlimi zahidler bu yeni peyda olan tasavvuf yollarının bidat olduğunu söylemektedir.

Rabia ilahi aşkı uğruna ney üflemeye de tevbe eder, zühd ve takva yolunu tercih eder. Artık hayatını iplik eğirmekle kazanacaktır. Çok uğraştırıp az kazandıran, ama gönül rahatlığıyla yediği bir rızıktır bu… (Feridüddin Attar; Tezkiretü'l-Evliya)

Bazı günler de aç kalır hatta. Günler iftar edecek rızık geçmez eline. Tam komşusu bir tabak yemek getirmiştir ki o da devrilir, yere dökülür. Boynunu büküp, “Rabbim beni böyle muhtaç ve perişan görmeyi seviyorsa ben de buna razıyım,” der.

Hâlbuki böyle sıkıntı çekmesine lüzum yoktur. Basra'da günlük kazancı seksen bin dirhem olan bir tüccar kendisine evlilik teklif etmiştir. Rabia ise cevabında: “Dünyaya rağbet ancak üzüntü ve keder getirir.” Der, teklifleri geri çevirir.

Sadece zenginlerin değil, takva ehli zatların da evlilik tekliflerini reddetmektedir. Elbette evlenmek Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti ve Müslümanlara tavsiyesidir. Ancak Rabia’nın özel bir gönül dünyası vardır. Gönlü Rabbinin hakkını yerine getirme endişesiyle öylesine meşguldür ki, kocasının hakkını yerine getirebileceğini sanmamaktadır.

İmam Gazzali rahmetullahi aleyh, İhyauulumiddin adlı eserinde nakleder:

Süfyan-ı Sevri bir gün Rabiatu’l Adevî'ye sorar:

- İmanın hakikati nedir? diye sorar. Rabia:

- Basit bir işçi gibi, cehennem korkusu ve cennet ümidi ile Allah'a ibadet etmemektir. Allah'a ibadetin, O'nu sevmekten ve O'na saygı duymak olmasıdır, der ve sonra da muhabbet-i ilâhî ile alâkalı şu beytini söyler:

"İlâhî seni iki sevgi ile seviyorum. Biri benim Sana olan muhabbetim, diğeri de Senin bu muhabbete layık olmandır.

Muhabbetimin Sana meylederek Seni sevmem, masivayı terk edip Seni zikretmemle mümkün olmaktadır. Senin ehli olduğun muhabbet ise, perdeyi kaldırıp cemalini göstermendir.

Her iki muhabbetimde de övülmeye ve şükrana layık ben değilim.

Her iki muhabbette de hamd ü senaya layık sensin Allahım!”

Muhabbet deryasında kendinden geçmiştir, Rabia. İstese dünya önüne serilebilecekken bir zavallı gibi yaşamayı tercih eder, dahası bunu hiç önemsemez.

Terki de Terk Etmiştir

Bir gün Süfyan-ı Sevri rahmetullahi aleyh Rabia’yı ziyarete geldiğinde onu giyim kuşam bakımından perişan, açlık ve susuzluktan bitkin bir halde gördü. Haline merhamet ederek;

- Ya Rabia nedir bu halin böyle? Eğer falanca hayırsevere başvursan halini düzeltebilirsin, dedi.

Gerçekten de Basra şehrinin ahalisi dindar ve zengin tüccarlardan oluşuyordu. Ama Rabia haline öylesine razı idi ki… Süfyan-ı Sevrîye şu cevabı verdi:

- Ey Süfyan bende ne kötü hal gördün? Kendisinde asla zillet, fakirlik ve vahşet olmayan aziz, gani ve ünsiyet edilen İslâm dini üzerinde değil miyim? Ben dünyayı ona Sahip olandan istemeye utanıyorum, nerede kaldı ki, ona sahip olmayan kullardan isteyeyim.

Süfyan Sevrî onun eriştiği rıza makamına hayran kalarak: “Ben böyle söz hiç işitmedim" demekten kendini alamadı.

O yalnız dünyayı değil Allahtan başka her şeyi terk etmişti. Büyüklerin işaret ettiği:

“Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk,”
sırrına kavuşmuştu.

Dünyayı zaten terk etmiş; ahireti de gönlünün asıl gayesi olmaktan çıkarmıştı. Kendi nefsini de öyle terk etmişti ki, terk ettiği şeyleri de unutacak hale gelmişti.

“Cennet hakkında ne dersin?” diye sorana; meşhur darbımeselle, “Câr u Kable’d Dâr” diyerek cevap verir olmuştu. Yani: “Evden önce komşu gelir.”

“Cennetten önce Cemâlullah gelir.”

“Rabbimin kulundan rızası olmasa, güzelliğini doya doya seyretmek olmasa, Kuran okuması olmasa, kuluyla hususi sohbeti olmasa ne yapayım cenneti…”

Bu sözleri sadece edebiyat olsun söylememişti Rabiâ. O öyle bir ihlâs ve samimiyet kahramanıydı ki, tevbe istiğfar ettiği zaman, “Sözümdeki samimiyetin azlığına da istiğfar ederim,” deme ihtiyacı hissederdi.

Bir çığırdı Rabia

Rabiat’ul- Adeviyye, kendi şahsı adına bir maneviyat kahramanı olduğu gibi İslam tarihinin yetiştirdiği bir sima olarak da bu ümmetin yüz akıdır. Sadece sûfi hanımlar adına değil, tasavvuf yolu adına da bir çığır olmuştur onun yolu.

Onun zamanında ticaret şehri Basra, birçok dinin, siyasi ve itikadî fırkanın kaynaştığı, kozmopolit bir yer olmuştur. Sahabelerin ardından yetişen hadis âlimleri ve zahidler, hak dini yaşamak ve anlatmanın mücadelesini vermektedirler. Ümmü’d-Derdâ gibi muhaddis hanımlar da aynı zamanda zühd ve tasavvuf yolunun da ilk öncüleri olmuşlardır.

Rabia’tül Adeviyye’nin de, Muâze el-Adeviyye, Meryem el-Basriyye ve Leylâ el-Kaysiyye gibi kadın sûfîlerle görüştüğü nakledilmektedir. İlk devirlerden itibaren tasavvuf ehli hanımlardan pek çokları kayıtlara geçmiş, hatta sırf ismi Rabia olan nice sûfi hanımın menkıbeleri birbirine karışmıştır. Bunca sûfi hanımın arasında Rabiâ’tül Adeviyye’yi meşhur kılan ise onun kendisine mahsus İlahi aşk anlayışıdır.

Tasavvuf henüz yeni sistemleşmekte ve farklı ekoller birbirini eleştirmektedir. Rabia zühd ve takva yoluyla irfan ve aşk yolunun birbirine zıt olmadığını, kendi kulluk hayatıyla ortaya koymuştur.

Allah-u Zülcelâl bizlere de onun açtığı yoldan yürümeyi; dünyada örnek almayı, ahirette şefaatine kavuşmayı nasip eylesin. Amin.


Sayı : 51
Büyük Kapak