Aşılar Sağlıklı mı?

Sayı : 67 / Eylül 2017, Konu Başlığı : Sağlık

Bizim çocukluğumuzda okullarda aşı kampanyaları vardı. Biraz korksak da kollarımızı açıp sıraya girerdik. Biraz sonra kolumuza bir pamuk parçası bastırarak evimizin yolunu tutardık. Canımız yansa da aşının hastalıklardan korunmak için çok önemli olduğuna inandığımız için sabrederdik. Çünkü öğretmenlerimiz aşının salgın hastalıklardan korunmak için ne kadar gerekli olduğunu anlatırdı.

Gerçekten de aşılar, bazı hastalıkların tamamen ortadan kalkmasını sağladı. Mesela eskiden çocuk felci adıyla bilinen paliomyelit hastalığı birçok çocuğun sakat kalmasına sebep oluyordu. Şu anda Türkiye’de çocuk felcinden sakat olanlar 40 yaşın üzerindedir.

Son vaka 1997’de, 20 sene önce görülmüştür. Çiçek hastalığı diye bilinen variola adlı virüs bugün artık tamamen ortadan kalkmıştır. Bu sebeple artık aşısı da yapılmamaktadır. Yine ortaçağda çok can alan veba hastalığının da aşısının yapılmasına gerek kalmamıştır.

Aşı, belli bir hastalığa karşı vücudun o hastalığa bağışıklığını artırmak için verilir. Aşının asıl etken maddesi o hastalığın mikrobunun ya zayıflatılmış hali veya taklididir.

İnsan vücudunun hastalıklara karşı savaşan bağışıklık sistemini, (immün sistemi) bir ülkenin ordusuna benzetebiliriz. Nasıl ki ordular çeşitli talim ve tatbikatlar yaparak düşmandan gelebilecek her türlü saldırıya karşı kendini hep hazır tutarsa aşılama da vücudun askerlerine böyle bir tatbikat yaptırmak demektir.

Vücudun savunma sistemi aşı yoluyla bu mikropla tanıştırılır. Böylece vücut, daha sonra mikrobun aslıyla karşı karşıya kaldığı zaman ona karşı antikorları yani silahları hazır bulunur ve onunla nasıl baş edeceğini bilir.

Buraya kadarı herkes tarafından bilinen ve kabul edilen kısım. Ancak son zamanlarda aşı uygulamaları hakkında tartışmalar ortaya çıkmaya başladı. Amerika’da çocuklarına aşı yaptırmayı reddeden ailelerin sayısı her geçen gün artıyor. Bunun birçok sebebinden biri, aşı uygulamalarının yaygınlaşması ile çocukluk çağında başlayan bir kısım nöro-psikiyatrik hastalıkların da yaygınlaştığının görülmesi. Mesela otizm, MS hastalığı, dikkat eksikliği, yeme bozuklukları ve depresyon gibi hastalıklar son zamanlarda patlama derecesinde artış gösteriyor.

Her ne kadar arada sebep sonuç ilişkisi olduğu gösterilememiş olsa da, olmadığı da gösterilemediği düşünülünce bu konuda endişe duyan anne babaların sayısı hiç de az değil. Bugün birçok anne baba, çocuklarını hastalıklardan aşı yerine tabii gıdalarla besleyerek, sağlıklı ve doğal bir hayat sürmelerini sağlayarak korumak istedikleri bildiriyorlar.

Şu anda Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın çocukluk çağı aşı takviminde bulunan aşılar şunlar: Hepatit B, Verem (BCG), DaPT-İPA-Hib (karma aşı), Pnömökok, KKK (Kızamık, kızamıkçık, kabakulak), DaBT-İPA, Çocuk Felci (aktif Polio), Difteri-Tetanos, Suçiçeği,

Hepatit A aşıları.

Bu aşılar üretilirken sadece etkin madde değil, üretimden uygulamaya kadar geçen zamanda bozulmaması için bazı yardımcı maddeler de katılıyor. Aşı konusunda asıl endişe kaynağı da kullanılan bu kimyasal maddelerdir.

Aşının kitleler halinde çok sayıda insana uygulanıyor olması elbette maliyetini ve uygulamasının pratikliğini de gündeme getiriyor. Bu da üretimini yapan firmayı aşının içeriğine ticari açıdan ağır maliyet getirmeyen maddeler koymaya yönlendiriyor. Yakın zamana kadar bunlar arasında, beyni tahrip ettiği anlaşılan thimerosal adlı cıva bileşiği de bulunuyordu. İlaç firmaları bu maddenin çok düşük dozda zehirleyici olmadığını savunuyordu. Oysa aşıların çeşidi ve uygulama sayısı günden güne artıyor.

Bu aşıların ne kadarı gerçekten gerekli? Yoksa aşılama tıbbi bir ihtiyaçtan çok ticari bir sömürü vasıtası mı?

Şu anda dünyada uygulanan aşıların büyük çoğunluğu Amerikan ilaç şirketleri tarafından üretiliyor. Üstelik Amerikan yasaları aşıları “güvenliği sağlanamayan ilaç” (unavoidably unsafe) kategorisine aldığı için, aşıların yan etkileri konusunda bu firmalara dava açılmasının yolu tamamen kapatılmış bulunuyor.

Bu durumda firmaların aşıları daha sıhhi ve emniyetli hale getirmek için araştırma yapmalarına gerek kalmıyor. Çünkü aşıların bazı hassas bünyelere zarar verdiği ispatlansa bile aşılar hakkında firmalar her türlü hukuki sorumluluktan muaf tutuluyorlar.
Bu gerçekleri bilen Amerikalı ebeveynler çocuklarına aşı yaptırmak istemiyor. Ülkemizde de çocuklarına aşı yaptırmak istemeyen anne babaların sayısı artıyor.

Neden Kendi Aşımızı Üretmiyoruz?

Aşı üretiminin ticari mantıkla uygulanmasının sonuçları ortaya çıkınca ister istemez “Neden aşı gibi hassas bir maddeyi kendimiz üretmiyoruz?” sorusu akla geliyor.

Aslında aşıyı ilk kullanan ve batıya öğreten milletiz. Türk kadınları aşının ne şekilde koruduğunu bilmeseler de aile büyüklerinden görüp uyguladıkları yöntemle çocuklarını aşılarlarmış. Genellikle kadınlar, çiçek hastalığına tutulmuş birinin döküntülerindeki iltihabı ceviz kabuğu üzerine koyar, çocukların kolunu çizip üzerine bağlayarak bununla aşı yaparmış. Bu şekilde çiçek hastalığıyla kontrollü bir şekilde tanıştırılan çocuklar daha sonra çiçek hastalığına yakalansa da ölüm oranı çok aşağı seviyelere düşüyormuş. Bu uygulamayı gören İngiliz büyükelçisinin karısı Lady Montagu kendi ülkesine yazdığı bir mektupla bu korunma yolunun Avrupa'da yaygınlaşmasını sağlamış.

Avrupa’da Pasteur’ün salgınlara sebep olan şeyin küçük canlılar olduğunu bulmasından sonra ilk kuduz aşısı geliştirilmiş. II. Abdülhamit, Avrupa’daki gelişmeleri takip ederek, Osmanlı devletinde de aynı aşılarının üretileceği müesseselerin kurulması çalışmalarına başlamış.

1887'de Dersaadet Daü'l Kelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi kurulduğunda dünyanın üçüncü kuduz enstitüsü idi ve kuduz aşısı Avrupa’da bulunduktan sadece üç yıl sonra bu kurumda üretilebilmiş. 1893'de ise Bakteriyolojihane-i Şahane kurulmuş ve bu kurumda başlatılan çalışmalar sayesinde bulunduktan bir yıl sonra difteri serumu bu topraklarda üretilmiş. Bunu tifo, kolera, dizanteri, veba, ve meningokok serumunun üretimi takip etmiş.

Hatta insan kanından tifüs aşısı ilk kez 1915 yılında Osmanlı doktorları tarafından üretilmiş. Hamdi Metodu adıyla anılan üretim yöntemi, Alman hekimler tarafından örnek alınmış ve tıp literatürüne geçmiş.

1920-21 yıllarında, o savaş şartlarında İstanbul’da üretilen çiçek aşısından Fransız, İngiliz ve Amerikalılara 220 bin doz ihraç edilmiş.

Kurtuluş Savaşı yıllarının zor şartlarında çok büyük fedakârlıklarla boza şişeleri içinde, hamamlarda aşı üretilmiş. Savaş şartlarında Anadolu halkının salgın hastalıklardan kırılmaması için tedbirler alınmış. O zaman o zor şartlarda kendi aşımızı üretebiliyormuşuz.

Peki neden daha sonra üretilmeyip ithal edilmeye başlandı?

Bu sorunun elbette bir cevabı olmalı. Çok küçük yaşta çocuklarımızın vücuduna giren maddelerin, onların sağlığına nasıl tesir yaptığını bilmek elbette anne babaların hakkıdır.

Ne yazık ki dış ülkelerin baskısıyla, kendi ürettiğimizden daha ucuza dışarıdan alabileceğimiz düşüncesiyle 1996 yılında siyasi kararlarla aşı üretimi durduruldu. Böylece Türkiye aşıda dışa bağımlı bir ülke haline geldi.

Kendi Aşılarımızı Üreteceğiz

Elbette aşılamaya karşı çıkmak mantıklı değildir. Günümüzde dünya nüfusunun büyük kısmı kalabalık şehirlerde yaşamaktadır. Okullarda, iş yerlerinde, alışveriş alanlarında sürekli birbiriyle etkileşim içinde olan bu büyük nüfus arasında salgın hastalıkların yayılması büyük bir tehlike olur.

Ayrıca salgın hastalıklar, tabii ve insani felaketlerin yıkıcı sonuçlarını da ağırlaştırabilen bir faktördür. Bu sebeple bilhassa savaş ve kötü hayat şartlarından kaçıp gelmiş göçmen ailelerin ve çocuklarının aşılanması da önem arz etmektedir.

Son zamanlarda ülkemizde sağlık alanında büyük gelişmeler görülüyor. Bu gelişmelerin ar-ge yani bilimsel araştırma ve geliştirmeler alanında gerçekleşmesi için ithal etme mantığından vazgeçilip yerli üretimin desteklenmesi gerekiyor.

Şu anda sağlık bakanlığı, üniversiteler ve yerli ilaç firmalarının işbirliği ile kendi ilaç ve aşılarımızı yeniden kendimiz üretmemiz için çalışmalar yapılıyor. Sağlık bakanlığı uzun dönem alım garantileri ile yerli ilaç- aşı üretiminin geliştirilmesini destekliyor. Mesela difteri, tetanos aşısının 7 yıllık alım garantisi ile Türkiye'de tesisini kurmak ve üretilmesi noktasında ihale yapıldı ve sonuçlandırıldı.

İslam ülkelerinin savaş, boykot ve benzeri şartları da düşünerek kaça mal olursa olsun kendi ilaç ve aşı sanayini kurması elzemdir. Ümit ederiz ki ülkemiz bütün İslam alemine aşı ihraç edecek seviyeye de gelebilecektir.


Sayı : 67
Büyük Kapak