Ali Bulaç: “Batı Uygarlığı Sadece Bir Tüketim Uygarlığıdır”

Sayı : 20 / Ekim 2013, Konu Başlığı : Röportaj

Hepimiz onu Türkiye’de İslami düşünceye en çok emek vermiş münevverlerden biri olarak tanıyoruz. Gündemin kuyruğuna takılmadan, ama her vakıayı derinlemesine analiz ederek müslümanca bir düşünme biçimiyle yorumlayarak seslendiriveren gazeteci yazarlarımızdan biridir Ali Bulaç.

Fatih Ali Emirî Kültür merkezinde konferansı olduğunu öğrenince hemen kendisini dinlemeye koştuk.

Sohbetin sonunda kendisiyle sizler için söyleştik.

Ali Bulaç, ilk ve orta öğrenimini Mardin’de, yüksek öğrenimini İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü (1975) ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladı (1980). Hareket dergisinde bir süre çalışmasının ardından 1976’da Düşünce dergisi ve Düşünce Yayınları’nı, 1984’te de İnsan Yayınları’nı kurdu. Kitap Dergisi’ni çıkardığı 1985-1992 yılları süresince üç aylık Bilgi ve Hikmet dergisini de çıkardı ve yönetti. Çeşitli gazete ve dergilerde, çok sayıda yazı ve araştırmaları yayımlanmıştır. 1988 yılında İnsanın Özgürlük Arayışı adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği’nin “Fikir Ödülü”ne layık görülmüştür. Evli ve beş çocuk babası olan yazar, halen köşe yazıları yazmakta ve TV kanallarında haftalık tartışma programları yapmaktadır.

İslamî Hayat: Türkiye’de son 30 yıldır adeta taşlar yerinden oynadı. İnsanlarımız terör ve ekonomik sebeplerden dolayı memleketlerini terk edip daha güvenli ve ekonomik canlılığı olan bölgelere doğru göç ettiler. Göç ettikleri yerlerde ise memleketlerindekinden çok farklı bir toplum yapısıyla, batılı hayat tarzıyla karşılaştılar. Bunun sonuçları nasıl oldu?

Ali Bulaç: Sadece Türkiye’de değil, dünya nüfusunun yarısı kentlerde yaşıyor. Her gün muntazaman iki yüz bin insan köylerden kentlere akıyor. Bugün yaşadığımız yerleşim yerleri kenttir, şehir değil. Şehir irfandan doğar, medeniyeti ortaya çıkarır. Kent, böyle değildir, bugünkü kentler endüstri toplumunun ürünüdür. Avrupa’da şehir yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Sanayi devriminden önce irili ufaklı yerleşim yerleri vardı. Adına burg denilen bu yerleşim yerleri, sınaî ve ticari kapitalizm ile birlikte burjuva sınıfını ortaya çıkarmıştır. Sanayi toplumları Menchester’dan, Londra’dan başlamak üzere bugünkü kentler ortaya çıkmıştır.

Avrupa’nın yine bir geleneği vardır, St. Agustin, St. Thomas gibi, büyük teologları, filozofları vardır; Endülüs’le ilişkileri neticesine doğudan aldığı birikimi vardır. Avrupa yerden bitmiş, mantar gibi ortaya çıkmış değil. Ama artık bugün Paris veya Londra büyük kentlerin modeli değildir, mesela Fransız sineması Holywood’la rekabet edemiyor.

Bugün Batı medeniyeti dediğimiz şey Amerikan uygarlığıdır. Amerika’da ise bir medeniyet yok çünkü medeniyet tevarüsle oluşur, olgunlaşır. Hâlbuki Amerika’nın tarihi yok, irfanı yok. Amerika ortaçağda Avrupa’dan göç etmiş hapishane kaçkınları tarafından kuruldu. Köle ticareti ile Kızılderili katliamıyla, çalıntı topraklar üzerine kurulan bir uygarlıktır, Amerika. Bu yüzden Amerikan kentlerinin bir tarihi, bir medeniyet birikimi yoktur. Sadece maddî bir uygarlıktır bu, tüketim uygarlığıdır. Bu yüzden bugün Amerika, İbn-i Haldun’un tabiriyle, en büyük bedevî medeniyetidir.

Bu medenî olmayan medeniyette insan ile kendisi, insan ile tabiat arasında çatışma vardır ve buna bir çözüm de bulunmuş değildir. Terör, şiddet, akıl ve ruh hastalıkları, toplumsal çalkantılar, patlamalar büyük ölçüde buradan kaynaklanır.

İslamî Hayat: Bunu biraz açacak olursak, bizim şehirlerimizi bugünkü kentlerle karşılaştıracak olursak, ne söyleyebiliriz.

Ali Bulaç: Müslümanların tasarladığı şehirler Allah'ı ve dünyanın faniliğini unutturmaz. Şehrin merkezindeki camii Allah'ı, girişinde ve çıkışındaki mezarlık dünyanın faniliğini hatırlatır. “Şehir” dine ve geleneğe, “kent” ise sanayi devrimine, Batı'ya ve modernliğe aittir.

Kentler tektipleştiricidir. Bakın Anadolu’daki geleneksel şehirlere, her birinin farklı bir mimarisi vardır. Eski Diyarbakır, eski Mardin, eski Erzurum, rengârenk, her birinin kendine özgü bir güzelliği vardır. Ama yeni şehirler öyle değil, yeni Kütahya, yeni Mardin aynıdır.

Sadece Türkiye’nin içinde değil Çin’de de böyledir, Afrika’da da böyle, Rusya’ da da böyle. Üç defa gittim Rusya’ya, orada üç mimari görürsünüz, Çarlık dönemine ait bir mimari, Ortodoks çizgiler hâkim. Hakikaten olağanüstü bir sanat var. Mimar Sinan’ın bizim çizgilerimizi yansıtması gibi ruh dünyalarını mimariye yansıtmışlar. Stalin döneminden başlamak üzere bir mimari var, kült mimari, insanı ezen binalar. Onu Taşkent’te de görürsünüz, diğer Türkî cumhuriyetlerde de görürsünüz, devasa binalar, çok kasvetli. Ve bir de yeni dönemde, Gorbaçov’dan sonraki mimari de küresel, yani aynı bizim Maslak, Zincirlikuyu; hiç mi hiç fark etmez. Ha Moskova’nın küresel mimarisi, ha Şangay, ha Dubai. Hepsi yerden bitme, köksüz. Sefertası gibi gökdelenler…

Bu bütün bir medeniyetin yok olması demektir. Fakat algı nasıldır? Algı şudur; geleneksel mekândan çıkıp apartman dairesinde yaşamak uygarlıktır. Mesela Mardin bunu en dramatik bir biçimde yaşıyor. Binlerce yıllık taş binalar vardır, ustalar onları göz nuruyla nakşetmişlerdir, ince bir sanat vardır, olağanüstü bir felsefe vardır. Fakat insanlar oralardan kaçıp apartmanlara koşmayı uygarlığa geçiş olarak sayıyor.

Hâlbuki apartman, Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra sosyal konut olarak ortaya çıktı. Üçüncü dünyadan gelen göçmenlerin, işçilerin, sığınmacıların tutulduğu yer olarak. Biz şehrin varoşlarında sosyal konut olarak inşa edilmiş olan o konutları, batılılaşmanın, uygarlaşmanın sembolü olarak görüyoruz. Pop müzik de öyle aşağı sınıfların müziği olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa’nın seçkini dinlemez, ama bizde pop müzik beyaz sınıfların, kendini halktan ayıranların dinlediği müzik olarak ortaya çıkmıştır. Halkımız arabesk ile pop arasında sıkışıyor, sanat ve edebiyat değeri olan, halk müziği, sanat müziği, tasavvuf musikisi piyasadan çekiliyor.

İslamî Hayat: Peki, batıda bu gelişmeler olurken İslam dünyasında nasıl gelişmeler oldu?

Ali Bulaç: 1910’lu yıllarda Necid bölgesinde bedevîler petrol zengini oldu, asil Araplar yoksullaştı. Şimdiki sonradan görme, maganda davranışlar gösteren petrol şeyhleri ortaya çıktı. Mesela adam bir malikane için pazarlık yaparken diyor ki, “Benim tuvaletim iki yüz elli metrekaredir.”

Bugün sosyetenin çok ilgi gösterdiği Dubai, böyle sonradan görmelerin kurduğu bir kenttir. Şu anda tüm İstanbul Dubaileşiyor. İkinci boğaz da Dubai modeli esas alınarak ortaya atılmış bir projedir. İşte bunlar Amerika’nın başını çektiği bedevî bir kültürdür. Yani şehirli, görgülü, edepli, ince ruhlu insanın ortaya koyduğu bir hayat tarzı değildir. Fakat algı böyledir; bu uygarlaşma olarak görülmektedir. Bu zihniyetle ‘Medine’yi nasıl inşa edeceksiniz?

Bazı kabulleri tekrar gözden geçirmemizde fayda var. Şaşırtıcı gelebilir veya bize biraz rahatsızlık verici olabilir ama en başta “İslam akıl dinidir” “İslam bilim dinidir” “İslam ilerlemeye karşı değildir” “İslam teknolojiye karşı değildir” gibi önermelerin yeni baştan gözden geçirilmesi gerekmektedir.

Eleştirel düşünmeyi öğrenmeliyiz ve sormalıyız; “İslam hangi aklın dinidir?” “Hangi medeniyete karşı değildir?” “Hangi ilerleme, ilerlemeden ne kastediliyor?” “Hangi bilim, hangi teknoloji?”

Mehmet Akif’i çok severim, kendimi de onun temsil ettiği çizginin içinde mütalaa ediyorum. İslam dünyasının ıstırabını hücrelerinde hissetmiş iki büyük şair vardır, biri Muhammed İkbal, biri de Akif’tir, buna hiç şüphe yok. Fakat Akif’in “Kur'ân'dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm'ı” önermesini gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu yanlış bir önermedir, Kantçı bir önermedir.

Bizim bugün sömürüye bu kadar elverişli olmamızın, kendimize bu kadar yabancılaşmış olmamızın sebebi bu düşüncedir. Elbette bu düşünce yalnız Akif’e ait değildir, Akif sadece olağanüstü şiir yeteneğiyle güzelce ifade etmiştir.

İkincisi “Biz batının bilimini, teknolojisini alırız; fakat kültürünü almayız,” düşüncesinin de bir hurafe olduğunu şimdi anlıyoruz.

Üçüncüsü, Kur’an’ı bilimsel yöntemlerle izah etmek, bu da bir diğer hurafedir. Bunu da bir kenara bırakmalıyız.

“Biz geri kaldık ama bizim geri kalmamızın sebebi İslam değil gelenektir, geleneği bir yana bırakalım,” bu da gözden geçirmemiz gereken bir önermedir.

Ancak yeni kurucu bir paradigma ile, kök fikir ile içinde bulunduğumuz bu durumdan çıkabiliriz. Biz şu anda bağımlı olarak yaşıyoruz. Siyaseten bağımlıyız, iktisadi olarak bağımlıyız, kültürel olarak da bağımlıyız.

Amerika birleşik devletleri kültür üzerinden hegemonya kuruyor. Askeri, ekonomik ve politik gücünün arkasında aslında muazzam bir kültürel hegemonya var. Askeri tahakkümü besleyen kültürel hegemonyadır. Dünyada hiçbir askeri güç, hiçbir siyasi güç sonsuza kadar varlığını muhafaza edemez. İnsanoğlu bir yolunu bulur o askeri tahakkümü ortadan kaldırır. Neticede roma, kendi döneminin en zalim en zorba gücüydü. Faka tonu barbarlar baltalarıyla mızraklarıyla yıktılar. Ama kültürel hegemonya zihinsel bir tahakküm kurduğu için onu yıkmak o kadar kolay değil.

Amerikan ekonomisinin yüzde üçü tarımdan, yüzde on yedisi sanayiden gelmektedir. Yüzde sekseni ise hizmetten geliyor. Hizmet demek kültür demektir, yani kültür satıyor, Holywood yapımlarıyla hayat tarzı empoze ediyor. Sonra o hayat tarzını kolayla satıyor, hamburgerle satıyor, giyim kuşamla kot pantolonla satıyor. Onlar gibi yaşamak istedikçe, onlara benzemek istedikçe kazanıyor ve askeri ve politik tahakkümünü, avantajını koruyor.

İslamî Hayat: Son zamanlarda güç dengeleri değişiyor. Batı en önemli ağırlık merkezi olma özelliğini kaybediyor gibi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ali Bulaç: Dünyanın ağırlık dengesi uzak doğuya doğru kayıyor, evet, fakat bu ağırlık ekonomik bir ağırlıktır. Henüz askeri olarak batıya meydan okuyacak bir güç orada oluşmuş değil. Fakat bu gidişat çok büyük bir tehlikeye doğru gittiğimizin sinyallerini veriyor. Bugün bir buçuk milyar nüfusuyla Çin, bir milyar nüfusuyla Hindistan toplamda iki buçuk milyarlık bir halk kitlesi demektir. Bugün bunlar üretiyorlar ama tüketmiyorlar. Eğer bunlar da Amerikan kültürüne göre yaşam tarzını benimser ve bir Amerikalı gibi tüketmeye başlarlarsa, o zaman dünya üzerinde çok büyük çatışmalar çıkacaktır. Enerji, gıda ve su gibi kaynaklar üzerindeki çatışmalar çok daha şiddetlenecektir. Kendi inançları ve hayat tarzlarından vazgeçip bir Amerikalı gibi tüketmeye başlarlarsa gezegenin kaynakları buna nasıl dayanacak? ‘Yeryüzünün Yıldızları’ diye bir Hint filmi vardır, aslında Oskar’ı kazanacaktı ama hakkını vermediler. Orada görürsünüz, batı tarzı eğitimle kendi değerlerinden uzaklaştırılmanın sonuçlarını…

İslamî Hayat: Dünyanın gidişatına baktığımız zaman böyle devam etmesi mümkün görünmüyor. Peki ne yapılmalı? Müslümanlara düşen nedir?

Ali Bulaç: Dünyanın geleceği için, ağırlık dengesinin yeniden Ortadoğu’ ya, Mezopotamya’ya, İslam dünyasına kayması gerekiyor. Yani Müslümanların çözüm üretmesi ve rol üstlenmeleri. Bunun için ise çok ciddi bir zihinsel dönüşüme ihtiyacımız var.

İslamî Hayat: Çok teşekkür ediyoruz bize zaman ayırdığınız için.


Sayı : 20
Büyük Kapak