Ali Nar Hocaefendi: “Dininizi Kimden Aldığınıza Dikkat Edin”

Sayı : 27 / Mayıs 2014, Konu Başlığı : Röportaj

Ali Nar Hocaefendi, 1941 yılında Erzurum’da doğdu. Kayseri’de başladığı İmam Hatip Lisesi eğitimini Erzurum’da tamamladıktan sonra Yüksek İslam Enstitüsü tahsilini İstanbul’da yaptı. 1964’te Diyarbakır İmam-Hatip okulunda öğretmenliğe başladı. İlk şiir ve makalelerini oradaki “Yeni Şark Postası” gazetesinde yayımladı. Erzincan, İzmit ve İstanbul İmam-Hatip Lisesinde öğretmenlik yaptı. İstanbul’daki İmam hatip liselerinde öğretmenlik yaptı, 1990’da emekli oldu.

“Fetih” adındaki ilk basılan kitabından sonra “Koro” adlı piyesi ve M.T.T.B /Mili Türk Talebe Birliği’nin açtığı tiyatro yarışmasında birinci olan “Muhtar Kafası” adlı piyesi basılmış ve Türkiye’de yüzden fazla yerde sahnelenmiştir. 1975’te eğitim ve araştırma maksadıyla burslu olarak Irak’a gitmiştir. Musul, Bağdat, Kerbela, Necef, Halep, Şam, Beyrut, Amman, Mekke, Medine, Hayber, Cidde gibi şehirleri gezen Ali Nar bu seyahatlerinde gördüklerini “Ortadoğu Günlüğü” diye bir kitapta toplamıştır.

Klasik ve Modern Arapça’dan çevirileri de olan Nar, Türkiye ve İslam dünyasının ilk bilim-kurgu romanı olan Uzay Çiftçileri kitabının da yazarıdır. Porselen Dişli Demokrat, Ezan Donanması, İki Sonsuzda Gerilim, Kan Denizi, gibi edebi, Kırk Hadisle Müslüman Kimliği, Hicret, İlm-i Kelam Dersleri, Cep ilmihali gibi dinî, ilmî sahalarda telif ve tercüme eserlerinin sayısı elliyi aşkındır. Romanları Arapça’ya çevrilmiş, İngilizce yayın yapan uluslararası edebiyat dergilerinde kitapları tahlil edilmiştir.

1989-1996 arasında İstanbul’ da Dünya İslami Edebiyat Konferanslarını tertipledi. Ve 1997’ de Dünya İslami Edebiyat Birliğinin Türkiye Şubesini kurdu… Türkiyeli en az elli yazar, şair ve senaristi İslam dünyasına tanıttı. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Arif Nihat Asya gibi birçok edebiyatçının özgeçmişi ve eserinden kısa örneklerin "Çağdaş Müslüman Edipler Ansiklopedisi" ya da sözlüğüne girmesine vesile oldu.

Milli Gazete, Yeni Devir, Büyük Doğu, Pınar, Mavera, Yeni Sanat, Sedir, Çınar, Tohum, Hilal, İslam, Milli Gençlik, Düşünce, Hakses gibi yayın organlarında yazıları yayımlanan yazar 1986’da “İslami Edebiyat” dergisini kurdu. 26 Sayı çıkan dergi,1994’te kesintiye uğradıysa da bugün hale yayın hayatını sürdürmektedir. Son olarak “Doğru Yorum” isminde aylık bir gazete çıkardı…

İslamî hassasiyeti olan herkes ümmetin birlik ve beraberliğinin önemine dikkat çeker. Fakat ümmetin birbirinden haberdar olması için, aynı duygu ve düşüncelerde birleşmesi için yapılması gerekenler konusunda somut bir çaba sarf edenler pek bilinmez.

Edebiyat-sanat camiasında İslami görüşe sahip pek fazla kimsenin olmadığı bir dönemde kendine mahsus bir duruşu olan az sayıda kişiden birini sizlere tanıtmak istiyoruz. Bunun için bu sayımızda, eserlerini ağabeylerimizin ellerinde, kütüphanelerinde gördüğümüz, çıkardığı dergi ve gazetesinden dolayı ismine aşina olduğumuz Ali Nar hocamızı misafir ettik.

Kendisine Hz. Ali’nin “Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin” sözünü şiar edinen Ali Nar Hocaefendinin dili sivri, üslubu keskin. Ama onu yakından tanıyınca yüreğinin sıcak ve niyetinin samimi olduğunu görebiliyorsunuz. Sözü fazla uzatmadan sizleri onun sohbetiyle baş başa bırakmak istiyoruz.

İslamî Hayat: Hocam, siz ilk açılan İmam Hatiplerde öğrenim gördünüz. Bize biraz gençlik yıllarınızı, hocalarınızı ve edebiyata nasıl ilgi duyduğunuzu anlatır mısınız?

Ali Nar Hocaefendi:
Babam benim hafız olmamı istemişti, cami imamına hafızlık yapmam için verdi. Ama biz eğitmene enselendik. (O yıllarda dini eğitim yasaklanmıştı. Köy ilkokullarının eğitmenleri dini eğitim verenleri ihbar ediyordu.) İlkokula geç başladım ama sınıf atlattılar, dört senede bitirdim, çünkü okuma yazmayı biliyordum. İlkokulu bitirince ben istedim ki, hem dini eğitim veren hem müsbet eğitim veren bir okul olsa… Babam da vefat etmiş, ağabeyime “Kardeşlerini okut,” diye vasiyet etmişti. Duyduk ki Kayseri’de İmam Hatip Okulu açılmış. Ağabeyim beni ve Mehmet ağabeyimi kaydettirdi. Sınıfımızdaki talebelerin çoğu medreselerde biraz tahsil görmüşlerdi. Biz onların yanında çoluk çocuk gibi kaldık ama sene sonunda başarılı olunca orada açılan yurda parasız olarak alındık. Neyse, Erzurum İmam-Hatip Okulundan mezun olduktan sonra, İstanbul’da yatılı olarak dört yıl okuduk.

İslamî Hayat: Hocalarınızdan biraz bahseder misiniz? İslami ilimlerde kesinti olmuştu, size kimler ders veriyordu?

Ali Nar Hocaefendi:
İmam Hatip’teki hocalarımızın bazısı Osmanlı devrinde yetişmiş Kayseri medresesinin hocalarıydı. Arapça, Farsça dini ilimleri onlardan aldık. Arapçayı Kayseri’nin meşhur hocası Osman Efendi’den almak nasip oldu. Sonra Celalettin Karakılıç, onun tecvid, fıkıh, akaid üzerine eserleri de vardır. Onlar, “Evlatlarım, sizler memlekete hizmet edeceksiniz,” diye nasihat ederlerdi. 7. Sınıfa girdiğimiz sene bize imamlık vazifesi verdiler, hatta benim yaşımı büyüttük. İstanbul’da Yüksek İslam enstitüsünde çok kıymetli hocalarımız oldu. Ahmed Davudoğlu hocamızın çok güzel Arapça’sı vardı, onun “Ölüm Daha Güzel” diye eseri vardır.

Ömer Nasuhi Bilmen de Kelam dersimize giriyordu. Tasavvuf ve Edebiyat derslerimize Mahir İz giriyordu. Dev gibi bir adamdır, sesi de dev gibi. Okulumuzdaki İstanbul İmam Hatipliler onu zaten tanıyorlardı. O derste çok tatlı şeyler anlatırdı, ondan çok şey öğrenmişimdir. Derste yumruğunu masaya vururdu, “Hak din budur, en üstün bu olacaktır” derdi. Bu aklıma yazılmıştır. Onun bu sözünü bana Zeytinburnu İmam Hatipten bir talebe hatırlattı. Ben o gün oraya “Dinler arası diyalog” diye bir şeyin neden olamayacağını anlatmaya gitmiştim. Konuşmamdan önce bir talebe Kuran-ı Kerim tilavet etti.

Bazen görürüm, düğün dernek gibi yerlerde şehitlikle ilgili ayetler okurlar yahut cenazede nikâh ahkâmıyla alakalı ayet okurlar. Yani okudukları ayetlerin o günün mana ve ehemmiyetine uygun düşmesine dikkat edilmezse güzel olmuyor. Ama bu talebe çok uygun bir ayet seçmişti, Fetih suresinden, “Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Resulüdür, onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler…” (Fetih, 28-29) ayetlerini okudu. Tam gündeme uygun bir aşr-ı şerif seçmiş dedim.

Bakın bir gün Hz. Ömer, bir Yahudi’yle karşılaşıyor. Yahudi ona diyor ki, “Sizin kitabınızda bir ayet var, eğer o ayet bize inmiş olsaydı biz o günü bayram yapardık. O ayet: “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide, 3) ayetidir.

Onlar Arap diyarında yaşadıkları için, tabi, Arapça biliyorlardı, hatta Tevrat’ı da Arapçadan okuyorlardı. Hz. Ömer cevap olarak diyor ki: “Vallahi bu ayetin Rasûlullah’a indirildiği günü ve saati çok iyi biliyorum. Arefe günü, (aynı zamanda) Cuma günü akşamı idi,” (Buhari, İman: 34) Bakın, Yahudi orada “din olarak size İslam’ı seçtim” ayetinden rahatsız olmuyor.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hayattayken de bir gün Hz. Ömer, elinde Tevrat sayfaları ile Peygamber Efendimizin huzuruna gelmişti. “Ya Rasulallah bunu bana bir Yahudi verdi” dedi. Peygamber Efendimizin yüzünün rengi değişti. Onun celâllendiğini anlayan Hz. Ömer, hemen: “radıyna billahi rabben ve bil İslami dinen…” diye, ezan duası var ya, onu söyledi. Yani: “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan ve Peygamber olarak Muhammed sallâllâhu aleyhi ve sellem’den razı olduk!”diyerek gönlünü almak istedi. Bunun üzerine Rasulullah Efendimiz memnun olup tebessüm etti. Arkasından şöyle buyurdu: “Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer Mûsâ aleyhisselâm aranızda olup da ona uyarak beni terk etseydiniz, derin bir dalâlete düşmüş olurdunuz. Siz, ümmetler içinde benim nasibimsiniz, ben de peygamberler içinde sizin nasibinizim!”(Heysemî, I, 174) İşte biz de bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Neden dinler arası diyalog olmaz, çünkü o sana dinini anlatacak, sen onu tasdik edemezsin çünkü tahrif etmişler, içinde yanlışlar da var. Tümden reddedemezsin, çünkü Allah'ın indirdiği kitaptan kalıntılar da olabilir. O zaman sükût edeceksin. (Bu da zımnen kabul olur) Buna mantık ilminde “dilemma usulü” denir, iki yoldan da gitsen batılı kabul etmiş durumuna düşüyorsun. Bu yüzden dinler arası diyalog olmaz. “Bu dinlerin hükmü kalkmıştır, Allah bize İslam’ı vermiştir, Bizim bundan başkasına ihtiyacımız yoktur,” diyeceğiz. Hz. Ali’nin bir sözü vardır, “Dininizi kimden aldığınıza dikkat edin.” Hele bu zamanda dininizi kimden aldığınıza dikkat etmezseniz, nasıl fitne çıktığını görüyorsunuz.

Başka hocalarımızdan, Nevzad Ayasbeyoğlu vardı, Felsefe dersimize giriyordu. Ben ondan da çok şey öğrendim. Meselelere çok geniş bir açıdan bakardı. Mesela bir gün İslami ilimlerle İslam dışı ilimlerin mukayesesini yaparak bir ders yapmıştı. Kısaca anlatmıştı tabi ama ben ondan aldığım notları genişleterek bir makale hazırlamıştım; Diyanet dergisinde neşredildi. O sırada bize çok değerli hocalar geldi, çünkü 27 Mayısta çok değerli profesörler emekliye sevk edilmişti, onlar bizde derse giriyorlardı. Mesela bir Ömer Kirazoğlu vardı, Sanat Tarihi dersine geliyordu. Mimar Sinan ekolünden bir mimardır, Kuba mescidinin kubbesinin yeniden inşasında vazife almıştır. Ranuna vadisindeki, Cuma Mescidinin Osmanlı mimarisini andıran yapısının mimarı da oğlu Mahmut Kirazoğlu’dur. Ben hocalarımın hepsinden istifade etmeye çalışırdım.

İslamî Hayat: Hocam siz Necip Fazıl’ı da tanıyorsunuz öyle değil mi?

Ali Nar Hocaefendi:
Süleyman Nazif’e demişler ki, “Mehmet Akif’i tanıdın mı?” cevap vermiş, “Öyle sormayacaksınız, ben elbette Mehmet Akif’i tanıyacağım. Şöyle sormalıydınız: “O seni tanıdı mı? Evet tanıdı,” diyor. Biliyorsunuz Süleyman Nazif’in “Rûhum benim oldukça bu imanla beraber/ Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.” Mısralarına Mehmet Akif, “Beş yüz sene bekler mi? Nasıl bekleyeceksin?/ Rûhunda asırlarca bu hûsranı mı çekeceksin?”diye cevaben yazmıştır.

Ben de diyorum ki, “Siz Necip Fazıl’ı tanıdınız mı?” diye değil “O sizi tanıdı mı?” diye sormalısınız. Evet, tanıdı, birlikte yolculuk yaptık, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olmuşum, kur’a çekmek için Ankara’ya gidiyordum. Trene bindim baktım ki, Necip Fazıl Bey. Hemen yanına gittim. Elini dudağına götürüp bana “Sus” işareti yaptı. Bundan sonra da irtibatımız sürdü. Öğretmenlik dönemimizde kendisini Diyarbakır’da konuşma yapmaya çağırdık. Erzincan’a da aynı şekilde… Bir konferansını izledim. Önce birkaç kişi çıktı, konuştu, iyi güzel... Ama o çıkınca öyle bir konuştu ki “İşte konuşma dediğin böyle olur!” dedim. Çok iyi bir hatip idi, çok güzel konuşurdu. “Halimiz, yolumuz, çaremiz” diye konferansları vardı, üç dört saat konuştuğu olurdu.

Bir Arap dergisi için kendisiyle röportaj yaptım. Kendisiyle görüşmeye gittiğimde randevuma hassasiyet gösterirdim. Saat 2’de sözleştik, ben 2’ye on kala kapıdayım ama bekliyorum. Arkadaş “Kapıyı çalalım,” diyor “Hayır” diyorum. On dakika sonra kapı açıldı, içerden üstadın ziyaretçisi çıktı. O da içerde misafirine demiş ki, “Sizi uğurlayayım, saat 2’de Ali Nar gelecek.” Söz verdiği zaman çok dikkat ederdi. Üstad Büyük Doğu dergisini tekrar çıkaracakmış, haber göndermiş, “Ali Nar yazı göndersin,” diye. Orada iki yazım yayınlandı. İşte ben de gençlere diyorum, “Ben tabiî ki üstadı tanıyacaktım, herkes gibi… O yüzden ‘Üstad sizi tanıdı mı?’ ” diye sorun. (gülüyor)

İslamî Hayat: Hocam sizin Arapçadan çevirileriniz var. En başta Fıkhussiyre… Necip el Giylanî’nin romanlarını da Türkçeye kazandırmışsınız. İslam ülkelerine seyahatleriniz var, bununla ilgili de eserleriniz var… Bunun hikâyesi nedir?

Ali Nar Hocaefendi:
İslam ülkeleri ile bizim kültür anlaşmamız var, karşılıklı olarak iki ülke arasında talebelerin gidip gelmesi lazım. Böylece gelecekte memleketin idaresini ele alacak gençlerin birbirlerini ve kardeş ülkeleri tanıması için. Fakat bu anlaşmalar, hükümetlerin kasıtlı çabalarıyla akim bırakılıyor mesela buradan oraya talebe gönderilmiyor, okuyan talebelere de denklik verilmiyor. Bizim zamanımızda da şöyle yapmışlardı, birkaç tane imam ve din dersi öğretmenini gönderelim, maksat göndermiş olalım…

Bizi de böyle bir imtihan açarak seçtiler, otuza yakın kişiyi Bağdat’a gönderdiler. Fakat yılın en sıcak zamanı ve okullar kapanmış, sadece bizim için özel konferanslar tertiplemişler, akaid, fıkıh, edebiyat vesaire konuşmalar yapılıyor. Arapçamızı ilerletmek için biraz takip ettik. Dedik ki, “Biz Bağdat’ın sıcağına dayanamayacağız. Biraz İslam ülkelerinde gezelim.” Lübnan’a gittik, Suriye’ye gittik.

O gezi benim için epey ufuk açıcı oldu. Gittiğim her yerde, kitap, dergi ne bulursam alıyorum. Bağdat’ta ulemanın çıkardığı et-Terbiye t’ül-İslam diye bir dergi vardı mesela. Orada şiir filan da neşrediliyordu. Arkadaşlara dedim ki bu tercümeleri yapalım. Bir kişi dedi ki, “Necip Giylanî’nin romanlarını tercüme et,” dedi. Ama asıl Şam’da Ramazan el-Butî’nin ziyaretine gittik. Kendisi aslen Cizrelidir, âlimlere zulüm edildiği zamanlarda Türkiye’den hicret etmiştir. “Etrak (Türkler) mahallesinde kendi adıyla anılan bir mescidi vardır, oraya mutlaka gidin,” dediler. Babası büyük âlim ve nakşî şeyhidir, o da sağ idi. Bize Fıkhu’s Siyre eserini bizzat kendisi hediye etti. O mahallenin çoğu Türkiye’den hicret edenlerdir. Fıkhu’s Siyre çok ilgi gördü, hatta Güneydoğu’da hemen hemen her evde varmış. Darbe zamanlarında, evlerde arama yaparken her yerde o kitabı görüyorlarmış, “Ne var bu kitapta? Niye her evde var bu kitap var?” diyorlarmış.

Şam’da, Lübnan’da, gittiğim her yerde ben kitap soruyorum, bana “İslam Meydan Okuyor” diye bir kitap tavsiye ettiler. Ama baktım ki zaten tercüme edilmiş. Ben aslında Necip el- Giylanî’nin “İslam ve Sanat” diye eseri vardı, onu da tercüme ettim ama yayınevinde kayboldu. Bazı yayınevleri çok ciddiyetsiz. Sadece tercüme yapmadım, Suriye’den döndüğüm zaman Hafız Esad’ın zulmünü anlatan bir kitap da yayınladım. Ama Esad hükümeti bundan rahatsız olmuş, kitabın yayını engellendi.

İslamî Hayat: Sizin Arapçadan tercümeleriniz gibi sizin eserlerinizden Arapçaya tercüme edilenler de var. Öyle değil mi? Arılar Ülkesi gibi, Bir Demet Yasemin gibi… İslam ülkelerinin ortak bir kültür havzasına sahip olması, ortak duygu ve düşüncelerde bir araya gelmesi çok önemli. Sizin bu amaçla kurulmuş olan Dünya İslami Edebiyat Birliğinin Türkiye Şubesine öncülük etme hikâyeniz var. Bundan da bahseder misiniz?

Ali Nar Hocaefendi:
D.İ.E. Birliğinin kurucusu, Peygamber efendimizin neslinden, Hz. Hasan’ın soyundan gelen bir âlim, Ebu’l-Hasen en-Nedvî’dir. Rahmetli Hindistan’da yaşıyordu. Ailesi, Hicri yedinci asırda Bağdat’tan Hindistan’a hicret edenlerdendir. Bu aile Hindistan’da birçok ilmi hizmetler yapmış, âlim ve mücahitler yetiştirmiştir. Kendisi de genç yaşta Nedvetü’l-Ulema’ya hoca tayin edilmiştir. Sadece Hint Müslümanlarının değil dünya Müslümanlarının derdiyle dertlenen bir âlimdi. “Müslümanların Gerilemesi ile Dünya Neler Kaybetti” isimli kitabı meşhurdur. Eğitim sevdalısı bir insandı, medreselerde ders kitabi olacak mahiyette onlarca kitap yazmıştı.

Kendisiyle yapılan bir röportajda, “İslâmî edebiyatın, Müslüman davetçilerin "aklen", "ruhen" ve "incelik" açısından şekillenmesine yardımcı olduğunu” söylemişti. Birliği de bu amaçla kurmuştu. Biz onun Türkiye’de de konferans vermesini sağladık, bütün yazarları, düşünürleri davet ettik. Fakat bazı kişiler, “Edebiyat, edebiyattır, İslamî edebiyat mı olurmuş” demişler. Kendi çabamızla Arap edebiyatından şiirler, hikâyeler çevirip yayınlamaya çalıştık. Tercüme zor bir iştir, her iki dili de iyi bilmeyi ve bilhassa tercüme edeceğin dili çok iyi kullanmayı gerektirir. Yoksa kelime kelime çevrilen tercüme eserleri okumak tat vermiyor. Hâlbuki orada ne anlatılmak istenmişse onu anlayıp onu Türkçede en doğru ve en güzel nasıl ifade ederim, diye o şekilde çevirmek lazım.

İslamî Hayat: Hatta sizin o Arılar Ülkesi adlı eserinizi çevirmek için Türkiye’yi bilmek, burada yaşamak lazım. Çünkü o sembolik bir dille aslında siyasî durumu anlatıyor. Hocam, İslam’da edebiyat çok önemli bir yere sahip, öyle değil mi? Mesela Kuran’ın edebi üslubu, o tasvirler, kıssalar özlü ve etkileyici beyanı en büyük mucizedir. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Ali Nar Hocaefendi:
Peygamber efendimizin tebliği, Kur’an okumak şeklindeydi. Bir gün Nuh tufanını anlatan ayetleri Kâbe’de okuyordu. “Ve denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut.’ Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve ‘Zâlimler gürûhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi. (Hûd: 44) Peygamberimiz bu ayetleri okuyunca meşhur Arap şairi İmrü'l-Kays'ın kız kardeşi, Kâbe'ye koştu. Cahiliye çağında, üstüne söz söylenmemiş meşhur şiirler Kâbe duvarına asılırdı. İmrü'l-Kays'ın şiiri de böyle duvara asılmaya layık görülmüş yedi şiirden biriydi. Kız kardeşi bu şiiri indirdi ve bütün yedi şiir birbiri ardına duvardan indirildi. Çünkü “Bu ayetler varken artık bu şiirler duramaz.”diyorlardı. Bir gün de bedevi Araplardan biri; "Şimdi sen ne ile emrolunduysan, onu onlara dayat, müşriklere aldırma, yüzünü çevir git! "(Hicr, 94) ayeti okunurken işitmişti, hemen secdeye kapandı. “Bu sözün fesahatine secde ettim!” dedi. Peygamberimiz kendi çağındaki insanları öncelikle Kuran’ın üstün belagati ile davet ediyordu. Henüz onun manasındaki incelikleri anlamasalar bile edebi güzelliğinden etkileniyorlardı.

İslamî Hayat: Çok teşekkür ediyoruz hocam, bu güzel sohbet için.


Sayı : 27
Büyük Kapak