Allah Gönüllerde Olanı Bilir

Sayı : 68 / Ekim 2017, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl’e iman etmek, Allah'ın insan ve cinlere karşı en büyük bir nimetidir.

Allah-u Zülcelâl bir ayet- kerimede şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki, görmedikleri halde Rablerinden (azabından) korkanlara gelince, onlar için hem bir mağfiret (bağışlanma) hem de büyük mükâfat vardır.” (Mülk, 12)

Yani Allah'ı görmeden, Allah'a iman eden ve O’ndan korkan kimseler için mağfiret vardır ve çok azim bir mükafat vardır buyuruyor, Allah azze ve celle. Devamındaki ayette de buyuruyor ki:

“Sözünüzü ister gizleyin ve isterse onu açığa vurun. Şüphesiz O gönüllerde olanı bilir.” (Mülk, 12)

İsterseniz konuşmalarınızı gizli yapın, ister aşikâr yapın, Allah insanın kalbinin içindeki şeyi bilir, diyor, Allah-u Zülcelâl. Demek ki insanlar birbirlerini konuşmalarıyla aldattıkları gibi Allah-u Zülcelâl’i aldatması mümkün değildir. Onun için Allah-u Zülcelâl’e karşı insanın hakiki olması lazımdır. Hem zahiri, hem manevi, niyetle ve aşikâr olarak her şeyimizi Allah-u Zülcelâl’e karşı düzeltmemiz lazım.

Kafirler inanmıyorlardı, birbirlerine diyorlardı ki, “Birbirinizle konuştuğunuz zaman gizli konuşun, Peygamberin Rabbi duymasın.” Allah-u Zülcelâl işte o zaman ayet-i kerimeyi nazil etti; “İster aşikar konuşun ister gizli konuşun, Allah kalbinizdekileri biliyor.”

Eğer insan Allah-u Zülcelâl'in zatına karşı olan ibadetini hakkıyla yaparsa, insanın kalbi, zihni, gözleri, basireti, her şeyi çok keskin olacaktır. Allah-u Zülcelâl insanın kalbini, basiretini öyle münevver kılacak ki, böylece onu günahlardan muhafaza edecektir. Ama Allah-u Zülcelâl’in zatına layık ibadet yapmadığımızdan dolayı taatimizden de o kadar fayda göremiyoruz. Ne kadar huzurlu olursa ibadetimiz, taatimiz, zikrimiz, o derece Allah'ın yanında makbul olur insan ve günahlardan muhafaza olur, ibadete düşkün ve hararetli olur.

Herhangi bir kimse, Allah'ın yanındaki makamının, yerinin nasıl olduğunu anlamak isterse, Allah'ın onu hangi işlerde kullandığına baksın. Bu çok mühimdir, ama çok mühimdir. Eğer kendine baktığında kendini Allah-u Zülcelâl’e karşı samimi buluyorsan, aşk ve muhabbetle Allah'ın ibadetini yaptığını görüyorsan, o zaman sen bil ki, Allah seni kendi ibadeti için kullanıyor demektir. Eğer böyle değilse, o zaman nefsine uyuyorsun, Allah'ın istediği gibi davranmıyorsun demektir. Yani insan Allah'ın yanında ne kadar makam sahibi olduğunu, ne kadar sevgili olduğunu bilmek istiyorsa baksın, eğer Allah seni ibadetine seçmiş ise sana sahip çıkmış demektir.

Nasıl ki bir insan bir insanı sevdiği zaman onu seçiyor, iş veriyor, onu kendine yakın bir vazifede görevlendiriyorsa Allah-u Zülcelâl de bir insanı sevdiği zaman ona namazı, ibadeti ve zikri nasip ediyor; yani razı olacağı şeyleri ona veriyor.
Öyleyse kendimize bakalım, eğer namazı kılıyorsak, ibadeti, zikri yapıyorsak, o zaman “El Hamdülillah, Allah bunu bize nasip etti,” diyelim. Eğer namazımızı güzelce kılmıyorsak, zikrimizi yapmıyorsak o zaman da “Ya Rabbi, ben senin kulunum, Sen beni yaratmışsın. Ben istiyorum ki daima Senin rızan için çalışayım,” diyerek Allah'a yalvaralım. Allah-u Zülcelâl de bize nasip edecek inşallah.

Allah'ın Seçtiği Kulun Alameti

Burada bir hadis-i şerif bizim için çok büyük bir derstir. Zeyd’ul Hayr radıyallahu anh diye bir sahabe - i kiram Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanına geliyor ve diyor ki,

"Yâ Resulallah aleyhisselatu vesselam! Allah'ın rızasına kabul ettiği kimselerin ve etmediği kimselerin alâmeti nedir, bana haber ver?" dedi. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam sordu:

“Ya Zeyd! Nasıl sabaha girdin?”

Yani, sabaha girdiğinde senin niyetinde ne vardı? Ne yapmayı istiyordun?

“Hayrı ve hayır yapanları seviyorum. Eğer hayır yapmaya gücüm yeterse yapmaya koşuyorum. Eğer yapamaz, kaçırırsam bu sebeple üzülüyorum ve onu yapmaya şevkim daha da artıyor," diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki:

"İşte bu söylediklerin Allah'ın seni kendine seçtiğinin, razı olduğunun alâmetidir. Eğer Allah-u Zülcelâl senin Müslüman olmaktan başka bir şey olmanı isteseydi, seni ona harekete hazır kılardı da hangi vadide helak olduğuna da aldırmazdı!” (Tirmizî)

Demek ki, bir insan sabah uyandığı zaman, Allah'ı sevecek, Allah'ın sevdiği şeyleri sevecek, onları yapanları sevecek, yapamadığı zaman da mahzun olacak. İşte bunun tersi de, Allah'ın kendisi için seçip irade etmediği bir kişi olduğunun alametidir.

Peygamber sallallahu aleyhi veselleme ashab-ı kiram sordular:

“Ya Rasulallah, mümin kimdir?”

Bakın, dikkat edin, bu çok mühimdir. Bir kişi mümin değilse kâfirdir, neuzubillah.

Cevap veriyor aleyhisselatu vesselam:

“Mümin bir hayır yapınca ferahlanan, kötülük yapınca üzülen kimsedir.”

Bakıyoruz adam günah yapıyor, sanki düğün yapmış. Günah yapınca mahzun olacaksın, hemen tevbeye koşacaksın. “Aman ya Rabbi, ben Sana karşı günah işledim,” diyeceksin.

Hayır yaptığımız zaman da “El hamdülillah, hayır yaptım, Allah benden razı olur inşallah. Yine hayır yapacağım,” diyeceğiz.

İşte Zeyd’ul Hayr radıyallahu anhın sorduğu, Allah'ın sevdiği, razı olduğu kişinin alameti ile sevmediği kişinin alameti de böyle, kişinin hayır işlemeyi sevmesi, yapamadığı zaman mahzun olmasıdır. Bizim de buna çok dikkat etmemiz lazımdır.

Ateşe Haram Kılınan Kullar

Peygamber aleyhisselatu vesselam bir gün ashabı kirama şöyle buyurdu:

“Size, ateşin kime haram kılındığını haber vereyim mi?”

Bakın ne kadar mühim değil mi? Ateşin kimlere haram kılındığı bilmek istemez misiniz? Ne kadar güzel şeyler haber veriyor, Peygamber aleyhisselatu vesselam. Ama bu gaflet, bu dünya manzarası bizi mahvediyor. Hiç ibret almıyoruz. Bakıyoruz, aramızda dolaşan bir kişi ölüyor. Artık o bu dünyayı bir daha hiç görmeyecek. Hiç ibret alıyor muyuz? İşte Peygamber aleyhisselatu vesselam buyuruyor:

“Size, ateşin kime haram kılındığını haber vereyim mi?”

Ashab-ı kiram:

“Evet, Ya Rasulallah!”

“Cana yakın, ağırbaşlı, yumuşak huylu, insanlara işlerinde kolaylık gösteren (mümin) kimselere (ateş) haram kılınmıştır.” (Tirmizi)

Cana yakın nedir? Güler yüzlü yani. Bir tane sofi vardı, çok güler yüzlüydü, cana yakındı. Allah onu öyle yaratmış, devamlı yüzü gülüyordu. Vefat ettiğinde de yüzü gülüyordu. Trafik kazasında vefat etti, o zaman da güler yüzlüydü.

Ağır başlı, yumuşak huylu, insanlarla iş görürken kolaylık gösteren, bunlar Peygamber aleyhisselatu vesselam buyurduğuna göre ateşe haram kılınmışlardı.

Eğer insan aklını, o cevher gibi olan aklını çalıştırırsa, menfaatli şeyleri tercih etmesi lazım. Görüyoruz, her insan bir şeyle meşguldür, herkes bir şey istiyor. Kimisi arazisiyle meşguldür, kimisi dünyalık bir şey istiyor.

Bir kişi camiye geliyor, Ebubekir sıddık gibi, “Ya Rabbi, ben seni istiyorum,” diyor, bir kişi de “Ya Rabbi, bana mal ver,” diyor. İkisinin arasında ne kadar fark var değil mi?

Her insan bir şey istiyor. Peki istenen şeylerin en efdali, yani istemeye değer olanı nedir? Allah'ın rızası öyle değil mi? Ondan başka elde kalacak bir şey var mı? Allah'ın rızasını kazandığın zaman, hem dünya hem ahiret, hepsi senindir. İstediğin şeyler ise, bir şey istemiş oluyorsun. Ama Allah senden razı olduğu zaman, her şey O’nundur, o istediğini verecek sana.

Allah'ın rızasına sebep olan şey de nedir? Salih ameldir. Yeryüzünde en efdal şey, Allah'ın rızasını kazandıran salih amellerdir. O zaman Allah'ın rızasına sebep olan şeyi istemek bizim üzerimize farzdır, öyle değil mi? Öyleyse şu duayı çok okuyalım:

“Allah'ım Senden, sevgini, Seni sevenin sevgisini ve Seni sevgine sebep olan amellerin sevgisini istiyorum. Bana nasip et!”

Bunun tersi de şu ayet-i kerimede bildirilmiştir:

“Münafık erkeklerle kadınların hepsi de birbirindendir, aynıdır; kötülüğü emrederler, halkı iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar. Onlar ellerini kapatırlar. Onlar Allah'ı unuttular da o da onları unuttu. Şüphe yok ki münâfıklardır fasıkların ta kendileri.” (Tevbe; 67)

Onlar ellerini kapattılar, Allah'a el açıp dua etmediler, istemediler, insanlara el açıp infak etmediler, kapattılar, Allah'ı unuttular. “Allah da onları unuttu,” diyor, yani Allah unutmaz ama rahmetini kesti onlardan demektir.

Ne mutlu o kimseye ki, onu devamlı kendi kusurları meşgul eder, başkalarının kusurlarına bakmaz. Bu da bizi meşgul ediyor. Sanki biz yapmamız gereken her şeyi yapmışız gibi daima başka insanların kusurlarına bakıyoruz.

Sen ona nasihat yaptın mı? Yaptın. Allah razı olsun. Artık Allah sana sormaz ki onun kusurlarını. Sana senin kusurlarını soracak. Yumuşak bir lisanla nasihat ettiysen artık onunla meşgul olma.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yanında, meşhur şairlerden Lebîd’in;

“Elâ küllü şey’in mâ hala’llâhu bâtıl” yani

“Biliniz ki Allah’tan başka her şey boş ve batıldır.” Mısraı söylenince aleyhisselatu vesselam Efendimiz,

“Hiçbir şairin ağzından, Arapların söylediği bu sözden daha doğru bir söz çıkmamıştır,” demiştir.

O zaman elimizden geldiği kadar, Allah'ın rızası için uğraşalım.

Bir ayet-i kerimede Allah-u Zülcelâl buyuruyor:

“Ey iman edenler, eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed ; 7)

Allah'a yardım ederseniz, Allah da sizin ayaklarınızı sırat köprüsünde, hayır yollarında sabit kılacaktır.

Kim Allah İçin Olursa

İbrahim bin Ethem çölde bir çobana rastladı. Çölde tabi insan susuzluk çekiyor. Çobana dedi ki:

“Senin yanında su var mı?”

Çoban onu aldı, bir kayanın yanına götürdü. Asasını kayaya vurdu. Kayadan su akmaya başladı.

İbrahim bin Ethem’in gözleri açıldı.

“ Bu nasıl olur?” dedi. Çoban da cevap verdi:

“ Kim Allah için olursa Allah da onun içindir.”

Yani Allah için olursan, Allah ne emrediyorsa onu yaparsan, ne yasaklamışsa onu yapmazsan, o zaman Allah da senin ne ihtiyacın varsa verecek.

İşte biz de Allah-u Zülcelâl'in dinine yardım edersek, Allah yolunda hizmet eden kullarına yardım edersek o da bizim ihtiyaçlarımızı giderir.

İbn-i Ataullah İskenderi rahmetullahi aleyh:

“Eğer sen nefsinin üzerinde hakimiyet kurmakta Allah'a yardımcı olursan Allah da sana yardımcı olacaktır.”

Yani sen bir seferinde Allah'ın rızası için nefsinin şehvetine, tembelliğine, arzularına karşı mücadele etmek suretiyle Allah'a itaat edersen, Allah da bundan sonra birkaç sefer nefse hakim olmanı kolaylaştıracak. Yani Allah'ın yardımıyla adeta kendiliğinden nefsin sana itaat edecek.

Ama amelimiz ihlaslı olmazsa o zaman manevi kuvveti olmaz. Bir yerde insanlar bir ağaca ibadet etmeye başlamışlardı. Bir abid bunu duydu, hemen baltasını aldı, ağacı kesmek için yola çıktı.

Şeytan onun önünü kesti, “Nereye gidiyorsun?” dedi. Abid, “İnsanlar bir ağaca ibadet ediyorlar, onu kesmeye gidiyorum,” dedi. Şeytan “gidemezsin” deyince orada kavga ettiler.

O abid kişi, şeytanı tuttuğu gibi yere vurdu. Çünkü o Allah rızası için gitmek istiyordu. Allah ona öyle bir kuvvet vermişti ki, şeytanı öyle bir yere vurdu ki, sanki bir sinek gibi.

Şeytan dedi ki, “Bak sen fakir bir adamsın. Etrafındaki insanlar da fakirdir. Ben her gün senin yastığının altına birkaç altın getireceğim. Bunu hem kendin için harcarsın hem de arkadaşlarına dağıtırsın. Bu senin için daha faydalıdır.”

Abid kişi şeytanın bu sözüne kandı, “Doğru,” dedi. Eve döndü, baltasını bıraktı. Şeytan gerçekten de birkaç gün yastığının altına birkaç altın koydu. Sonra koymadı.

Adam baktı altın yok, “Bu şeytan beni aldattı” dedi. Yeniden baltasını aldı, ağacı kesmek için tekrar yola çıktı. Şeytan tekrar önüne geldi, yine “Gidemezsin” dedi. Adam şeytanı tutup yere vurmak istedi ama güç yetiremedi. Şeytan onu yakaladığı gibi yere çarptı.

Adam şaşırdı, “Sen daha önce sen çaput gibiydi, şimdi nasıl böyle kuvvetli oldun?” dedi. Şeytan dedi ki, “Çünkü sen önceki sefer Allah için gidiyordun, Allah’ın kuvveti seninle beraberdi. Şimdi ise altınlar kesildiği için gidiyorsun. Onun için böyle zayıfsın, seni kolayca devirdim.”

Yani biz Allah için nefsimize karşı durduğumuz zaman Allah yardım edecek. Nefsin diyor ki, “Sen bugün uykusuzsun, cemaate gitme, namazı kılma,” dediği zaman “Hayır, ben Allah için kalkacağım” diyeceksin.

İmam Ali radıyallahu anh diyor ki, “Kim nefsinin şehvetine karşı Allah için gazaba gelmezse, Allah'ın rızasında bir şey yapamaz.”

Yani insan mutlaka nefsini kahredecek Allah için, o zaman Allah'a ibadetin faydasını görecektir. Nefis tilkinin yürüyüşü gibi sinsice yaklaşır. İnsan Allah için ona kahrettiği zaman, Allah'ın rızasını kazanır. Kahretmediği zaman Allah'ın rızasını kazanamaz, ilerleme olmaz.

Onun için Allah-u Zülcelâl’den kuvvet isteyelim. Elimizden geldiği kadar Allah'a yalvaralım. O zaman haberimiz olmadan amel yapar hale geliriz.

Gözümüzü kapattığımız zaman, bu camiyi görmeyeceğiz, bu güneşi görmeyeceğiz, bu dünyayı görmeyeceğiz. Ama ahiret ebedidir. Ebedi ahiret hayatını bu geçici dünya hayatına feda etmeyelim.

Aklımızı kullanalım. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Akıllı nefsine hakim olan, ahiretine hazırlık yapandır,” buyuruyor.

Her zaman söylüyorum, nasıl ki marangoz aletleri olmadan kapı pencere yapamazsa biz de aklı kullanmadan salih bir amel yapamayız. Allah'ın verdiği aklı kullanalım. Tevbe edelim.

Kendimize bir program yapalım, günlük olarak. Allah razı olsun, bazı sofiler diyor ki, “Günde bin tane kelime-i tevhit çekiyorum,” öbürü “Beş bin tane çekiyorum,” herkes gücüne göre...

Bazısı da diyor ki “Ben virdimi bıraktım.” Nefsine uymuş, o da biliyor nefsine uyduğunu.

Dünya elden gidiyor, sermayemiz elden gitmiş oluyor. Bir kişi sermayesini her gün yakarsa ne olur? Bizim de nefeslerimiz sermayemizdir. İşte bizim de bu sayılı nefesler bitti mi, bitti. Ne biliyoruz, belki de az kalmıştır. Allah-u Zülcelâl bize şuur versin.

Allah-u Zülcelâl bizi kendi nefsimize teslim etmesin, o nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.


Sayı : 68
Büyük Kapak