Allah'ı Zikretmek En Büyük İbadettir

Sayı : 67 / Eylül 2017, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde perişan olmamamız için bize dünyada nasıl davranmamız gerektiğini, bizim için ne şekilde hareket etmenin menfaatli olacağını bildirmek için Peygamber aleyhisselatu vesselam vasıtasıyla kelamını göndermiştir. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor:

“ Ey peygamber! Sen onların arasında iken, Allah onlara azap edecek değildir...” (Enfal, 33)

Yani Peygamber aleyhisselatu vesselam hayattayken, Allah-u Zülcelâl onun hürmetine onun zamanındaki insanlara, azab vermeyeceğini bildiriyor. Aynı ayet-i kerime devam ediyor:

“…Ve istiğfar ederlerken de yine Allah onlara azap edici değildir.” (Enfal, 33)

Demek ki Peygamber aleyhisselatu vesselam bizim zamanımızda olmadığı için, o zamandaki insanlara verilen emniyet bizim için yoktur, Allah-u Zülcelâl bize azab verebilir. Ama başka bir şey nasip etmiştir, Allah-u Zülcelâl. “Tevbe istiğfar ettiği müddetçe onlara azab vermem,” diyor Allah azze ve celle. Kıyamete kadar tevbe kapısı bize açıktır. Öyleyse tevbeye sımsıkı sarılalım.

Tabi biliyorsunuz, zaman sıkıntılıdır, insanlar sıkıntılı olmuşlar ama böyle zor zamanda Allah'ın dinine sarılmanın sevabı çoktur.

Kütüb-i sittede rivayet olduğuna göre Peygamber aleyhisselatu vesselam şöyle buyuruyor:

“İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan bir müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55; 2507)

Yani insanların içinde bulunduğun ve emri maruf nehyi münker yapınca onlardan eziyet gördüğünde sabreden kişiler, insanlardan uzak duran ve zorluklara sabretmeyen kişilerden daha hayırlıdır, Peygamber aleyhisselatu vesselam. Onun için İslam böyle buyurmuştur, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanı da öyleydi, insanların davranışlarına karşı sabırlı olmamız lazım, onların eziyeti bize dokunduğu zaman gene sabretmemiz lazım.

İyilikle Kötülük Bir Olmaz

Bakın şu ayet-i kerime için kitap yazmışım:

“Allah'a çağıran, salih amel işleyen ve: 'Şüphesiz ben Müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussilet, 33)

Devamındaki ayette de buyuruyor ki:

“İyilikle kötülük bir olamaz, sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O vakit seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse, candan bir dost gibi olur.” (Fussılet, 34)

Yani, “Sen karşındaki insana emri maruf yaptığında sana eziyette bulunduğu zaman ona iyilikle muamele et. Seninle o kişinin arasında bir düşmanlık varsa, o düşmanlığın gittiğini, onun sana karşı samimi dost olduğunu göreceksin.” Diyor.

Allah-u Zülcelâl diyor bunu, başkasının sözü değil. Onda hiç şüphe yoktur. Ama birisi derse ki, “Ben yaptım olmadı,” hayır, sen Allah'ın dediği gibi yapmamışsındır. Eğer Allah'ın dediği gibi yaparsak Allah-u Zülcelâl öyle nasip edecek bize. Ama biraz sabredeceksin. Devamındaki ayette de şöyle buyuruluyor:

“Bu güzel davranışa ancak sabredenler kavuşturulur. Buna ancak (hayırdan ve olgunluktan) büyük payı olanlar kavuşturulur.” (Fussilet, 35)

Demek ki bunu herkes yapamaz, ancak Allah'ın katında ona azim bir pay, büyük bir sevap vardır, o kişiler yapabilir. Neden? Çünkü ağır gelir, o sana kötülük yapıyor, sen ona iyilik yapıyorsun.

Bunu bilelim ki, ibadet, taat insanı çok yüksek derecelere yükseltiyor, ayet-i kerimede buyruluyor ki:

“Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek. Kim de, zerre miktarı bir kötülük yaparsa, cezasını görecektir.” (Zilzal, 7-8)

Ama şimdilik, gözümüzün önünde bir şey görmüyoruz, halbuki zerre kadar ne hayır, ne şer kaybolmayacak. Göreceğiz bunu.

Demek ki insanın kıyamet gününde hali, dünyadaki amelleri kadardır. Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiylerine karşı ne kadar samimiyse, Allah'ın yanında, ahiret gününde, kıymet bulur. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede böyle diyor:

“Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden men etmis ise cennet onun durağıdır.” (Naziat, 40-41)

Bu dünyada biraz nefsimize “Dur!” dersek kurtuluruz. Hakikaten bizi hep nefs mahvediyor. Şeytan nefsin heveslerini eline alıyor, onunla bize geliyor. Şeytan demiyor, “Benim gibi Allah'a karşı gel, benim gibi cehenneme git!” Diyor ki: “Senin nefsin rahatsızdır, senin nefsin uykusuzdur, senin nefsin şöyledir,” yani daima “Sen” diyor. Nefsimizi eline alıyor, öyle bize geliyor. Onun için elimizden geldiği kadar nefsimizle hesap görmemiz lazım.

Eğer insan kendi nefsiyle hesap görürse, tefekkür ederse, ama doğruluk ile hesaplaşırsa, o zaman daima nefsini kusurlu görecektir, Allah'ın karşısında. Ne kadar amel yaparsa yapsın.

Bakın, şu ayet-i kerimenin manasını düşünelim:

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Haşr, 18)

Yani “Her nefs, baksın, kıyamet gününe ne gönderiyor diye,” buyuruyor Allah azze ve celle. Ben daima kendi nefsime uymakla, hevası, şehveti ve isteğini yapmakla mı meşgulüm, yoksa Rabbimin istediği şeyleri yapmakla mı meşgulüm, bu şekilde baksın diyor. Kıyamet gününde kendi önüne ne gönderiyor.

Fırsat elimizdeyken nefsimizi ıslah etmek suretiyle, edeble, Allah'ın huzuruyla ve bahusus zikriyle…

Allah'ın Zikrine Vesile Olun

Allah'ın zikrinin ne kadar önemli olduğunu daima hatırlamamız lazımdır. Bazı kişiler insanların zikrine vesile olma hizmetinde gevşeklik gösteriyorlar. Bir hizmet ki sana cenneti kazandıracak ama sen insanların eziyetlerinden dolayı bundan yüz çeviriyor, gevşeklik gösteriyorsun…

Şimdi dedik ya, “İnsanların arasına karışıp onların eziyetlerine sabreden bir müslüman, onlardan uzak durandan daha hayırlıdır.” İşte onlar, Allah'ın zikri için insanlara emri maruf yapmakla diğer insanlardan daha hayırlı olmuş oluyorlar.

Bu hizmetleri yapmamanın sebebi, bu hizmetin kazandırdığı sevapları şimdi görmüyoruz ya, halbuki öldükten sonra onlar önümüze gelecektir.

Bakın bu dünya o kadar adidir ki, geçmişte, beraber oturup kalktığımız kişiler şimdi yoktur, gittiler. Sanki dünyaya gelmemiş gibi… Biz de böyle olacağız. Böyle olacağına göre demek ki bu dünya hiçbir şeye yaramıyor. Bu dünyada ancak Allah'ı zikretmek ve Allah'ın dinine hizmet etmenin bir faydası vardır.

Allah'ın dinine hizmet etmek için de, Allah'ın zikrini yapmak lazımdır. Allah'ın zikrini yaptığın zaman, kalbin tedavi olduğu zaman, hiç zorluk çekmeden, Allah'ın verdiği manevi kuvvet ile kendi kendimize yaparız bu hizmetleri. Şimdi ise yapmayı istiyoruz ama kalbimiz hastadır, kendimizde güç bulamıyoruz.

Kalbimiz hasta olduğu için önce onu tedavi etmemiz lazım. Allah'ın zikri de ilaçtır, tedavidir. Bir bakalım, Allah'ın zikrinin İslam dininde yeri nasıldır. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin. Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma, 10)

Yani Allah'ı çok zikretmekle felaha kavuşursunuz. Bir başka ayeti kerimede buyuruyor:

“Beni zikrediniz ki, ben de sizi zikredeceğim. Bana şükredin ve küfre sapmayın.” (Bakara, 152)

Ama Allah'ın zikretmesi bize nasıldır biliyor musunuz? Allah, Allah… Allah diyor ben sizi zikredeceğim. Biz onu tanımıyoruz.

Allah'ın bizi zikretmesi, sekerat esnasında yardımcı olmasıdır, kabirde, haşirde, sırat köprüsünde, bu gibi sıkıntılı yerlerde o da bizi zikredecek, yardımcı olacaktır.

Bir ayet-i kerimede de buyuruyor ki:

“Namaz kılınız, muhakkak ki namaz, insanları kötülüklerden ve inkara sapmaktan korur. Allah’ı zikretmek en büyük ibâdettir.” (Ankebût, 45)

Bu ayet-i kerimeleri dinleyelim, Allah'ın zikrinin ne büyük bir ibadet olduğunu anlayalım.

Bakın, zikir Allah'ı anmaktır. Her zaman “Allah bizi görüyor, her yerde ne yaptığımızı biliyor,” diye Allah'ı anmamız da Allah'ın zikridir. Allah'ı hatırlamaktır zikir, sadece örtünün altında yapılan zikir değildir. Ama örtünün altında yapılan zikir, diğer zamanlarda Allah'ı hatırlamaya sebeptir. (Nakşibendi yolunda günlük zikir çekilirken, etraftaki görüntüler dikkati dağıtmasın diye başa bir örtü almak iyi görülmüştür.)

Tenha bir yere çekilip bu günlük zikri yapmak, sokaklarda, başka yerlerde Allah'ı hatırlamaya sebep olur, kalpte manevi bir kuvvete sebep olur. İnsan Allah'ı böyle her yerde hatırlayınca artık kolay kolay günah işlemez. Eğer Allah'a karşı murakabeli olursak, bizi her an görüyor, diye aklımızda tutarsak artık günah işlemeyiz.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:

“Dikkat edin! Amellerinizin en hayırlısını Allah katında en değerlisini altın ve gümüş dağıtmaktan daha hayırlı ve derecelerinizi daha yükselten, düşmanla karşılaşıp sizin onların boyunlarını, onların da sizin boyunlarınızı vurmanızdan daha hayırlı bir şeyi size haber vereyim mi?"

Ashab-ı kiram:

“Evet Ya Rasulallah,” dediler.

“Allah’ı devamlı zikretmektir.” (Tirmizi, Dâavat, Bab 6,)

Yine Kütüb-i sitte rivayet edildiğin göre Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyuruyor:

“Hiç kimse Allah'ı anmaktan daha çok Allah'ın azabından kurtarıcı bir amel işlemedi.” (İbn Mâce, Edeb, Bab 53)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:

“Cennet ehli sadece ve sadece Allah'ın zikrinden gafil geçirdiği zamanlara pişmanlık duyar.”

Cennete gittiği halde yine de “Keşke zamanımı boşa geçirmeseydim, Allah'ı zikretseydim,” diyecektir.

Ağlamamız lazımdır! Sermayesini kaybetmiş bir insan nasıl ağlarsa bizim de öyle zikirsiz geçen zamanlarımız için pişmanlık duymamız lazımdır.

İnanıyorum ki biz, “Keşke ömrümün hepsi sadece zikirle, murakabeyle geçseydi,” diye tevbe edersek inşallah, kalbimizde hasretle, kederle yalvarırsak Allah-u Zülcelâl tevbemizi kabul edecektir.

Zikir Meclislerinin Fazileti

Bir başka hadis-i şerif de halka zikri hakkındadır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Allah Teâlâ’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tesbit eden melekleri vardır. Bunlar Cenâb–ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman birbirlerine:

“Gelin! Aradıklarınız burada!” diye seslenirler ve o zikredenleri dünya semâsına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:

“Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler:

“ Ya Rabbi seni methediyorlar, ‘Sübhânallah,’ ‘Elhamdülillah,’ ‘Allah-u ekber,’ diyerek seni yüceltiyor, hamdü sena ediyorlar. Allah-u Zülcelâl soruyor:

“Peki onlar beni gördüler mi ki?” Melekler cevap verir:

“Hayır, vallahi seni görmediler.”

“Beni görselerdi ne yaparlardı?”

“Şayet seni görselerdi daha hamdu sena ederlerdi, seni daha çok zikrederlerdi.

“Kullarım benden ne istiyorlar?”

“Cennet istiyorlar.”

“Cenneti görmüşler mi?”

“Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.”

“Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

“Şayet cenneti görselerdi ona büyük bir iştiyakla talip olurlardı.”

“Bunlar Allah’a neden sığınıyorlar?”

“Cehennemden sığınıyorlar.”

“Peki cehennemi gördüler mi?”

“Hayır, vallahi onlar cehennemi görmediler.”

“Ya görseler ne yaparlardı?”

“Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok fazla korkar, sakınırlardı.”

Bunun üzerine Allah Teâlâ meleklerine:

“Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu zikreden kullarımı bağışladım,” buyurur. Meleklerden biri:

“Onların arasında bulunan falan kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir dünyalık iş için gelip oturmuştu,” deyince Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onların arasında bulunan şaki olmaz, onu da affettim.” (Buhârî, Daavât 66; Müslim, Zikir 25)

İşte Allah-u Zülcelâl o kadar seviyor zikir meclislerini, onların arasındaki dünyalık iş için geleni bile affediyor.

Rasullah sallallahu aleyhi vesellem mescidde halka halinde oturan bir cemaatin yanına geldi ve:

“Burada niçin böyle toplandınız?” diye sordu.

“Allah’ı zikretmek için toplandık,” diye cevap verdiler. O tekrar:

“Allah aşkına doğru söyleyin. Siz buraya sadece Allah’ı zikretmek için mi oturdunuz?” diye sordu.

“Evet, sadece bu maksatla oturduk,” dediler. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem

“Ben size inanmadığım için yemin vermiş değilim. Fakat bana Cebrâil gelerek Allah Teâlâ’nın meleklere sizinle iftihar ettiğini haber verdi de onun için böyle söyledim” (Müslim, Zikir 40)

Davud aleyhisselam, ki o Allah'ın Peygamberidir, diyor ki:

“Ya Rabbi, eğer ben Allah'ın zikrini yapanların meclisinden geçer de, orada oturmazsam, zikir yapmazsam, ayağımı kır ya Rabbi!”

Bundan da daha fazlası vardır. İşte zikrin ehemmiyeti böyledir.

Kim gafletten uzak durur, Allah'ın zikrini yaparsa Allah'ın dinine hizmet etmek için kendinde kuvvet bulacaktır. Allah-u Zülcelâl hepimize bu zikri yapmayı nasip etsin.

Ne zaman insanlarla bir yerde oturduysanız, kalkarken şu duayı okuyun:

“Sübhâneke Allahümme ve bihamdike eşhedü en lâ ilâhe illâ ente estağfiruke ve etûbu ileyke”:

Meali: “Allahım! Seni her türlü noksan sıfatlardan tenzih ve hamdinle tesbih ederim. Senden başka bir ilâh olmadığını kesinlikle belirtirim. Senden bağışlanmamı diler ve sana tövbe ederim.”

Peygamber efendimiz buyuruyor ki

“Bu tesbihler, mecliste işlenen hata ve kusurlara keffârettir” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb 27)

Eğer o mecliste Allah'ı zikrettiyseniz de onu kat kat sevab ile kabul edecektir. Eğer gaflet ettiyseniz, hata ve kusurların affedilmesine vesiledir.

Allah hepimizi hayırlarda kullansın, şeytanın ve nefsin eline bırakmasın. Amin.


Sayı : 67
Büyük Kapak