Allah'ın Dinine Namusumuz Gibi Sahip Çıkalım

Sayı : 62 / Nisan 2017, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl biz dünyadayken ahirette önümüze ne geleceğini bize beyan etmiştir.

Allah-u Zülcelâl bu konuda bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“(Ahiret gününde) Onların hepsinin, o gün (izin günü), kendilerini meşgul eden bir şe’ni (işi başından aşan bir hali) vardır.” (Abese, 37)

Yani o gün herkes kendi işiyle meşguldür, kendi nefsinin derdine düşmüştür. Hiç kimseden haberi yoktur, kendi başındaki işle uğraşmaktadır. Devamla buyuruyor:

“O gün bazı yüzler vardır ki, pırıl pırıl parlar. Müjdelenmiş, gülen yüzler…” (Abese, 38, 39)

O gün bazılarının yüzü gülüyor, ferahlanıyorlar. Allah-u Zülcelâl’in onlara verdiği nimetlerle ferahlandıkları için, güzel amelleri sebebiyle ona müjde verildiği için ferahla yüzleri parlıyor.

“ Ve o gün (izin günü), üzeri tozlu (toza toprağa bulanmış) yüzler vardır. Onları bir karanlık kaplamıştır. İşte onlar, onlar kâfirdir, facirdir.” (Abese, 40, 41, 42)

O gün bazı yüzlerin üzerinde duman gibi siyah, çirkin bir şekilde haşir meydanına geliyorlar. İşte böyledir, bizim önümüzde bu hal vardır, herkes bunu görecektir. Ama çocuk gibi, sanki bize sorulacak bir hesap yokmuş gibi önümüze ne gelirse yaparsak o gün işimiz çok zor olacak. Bunun için o gün gelmeden evvel kendi nefsimizin hesabını görmemiz lazımdır.

Eğer biz kendi nefsimizi hesaba çekersek Allah-u Zülcelâl de bunu görüyor, “Bu kulum Benim için, Benden korktuğu için kendi nefsini hesaba çekiyor,” diyecek, bizi zararlı şeylerden muhafaza edecek, bize menfaatleri şeyleri bize nasip edecektir inşallah.

Ama gaflete dalarsak, hep önümüze ne gelirse yaparsak bundan mahrum oluruz. Biraz düşünürsek görüyoruz ki, biz Allah'a muhtacız, Allah bize muhtaç değildir. Onun için şu ayet-i kerimeyi düşünelim:

“Kim salih bir amelde bulunursa, faydası kendisinedir; kim de kötülük ederse, zararı yine kendinedir. Rabbin, kullara zulmedici değildir.” (Fussilet, 46)

İşte bunu düşünüp, kendimizi Allah'a muhtaç ve fakir görelim, o zaman Allah da bize merhamet edecek inşallah-u Teâlâ.

Allah'a İtaat Edelim

Eğer nefsimizi başıboş bırakırsak her türlü kötülüğü yapabilir. Nefsimize hakim olmamız ve ahiret gününde selamette olmamız için Allah-u Zülcelâl Peygamber aleyhisselatu vesselam vasıtasıyla bize bazı emirleri emretmişler, işte onları yapalım, ondan sonra da kendimizi Allah'a havale edelim inşaallah.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Her Müslüman sadaka vermesi gerekir.”

Ashabı kiram sordu: “Ya Rasulallah, Ya sadaka verecek bir şey bulamıyorsa?” Peygamber aleyhisselatu vesselam şöyle buyurdu:

“Eliyle çalışsın, (emeğinden hem kendisi) istifade etsin hem sadaka versin.” Yine sordular:

“Eğer çalışacak imkan bulamazsa ne buyuruyorsunuz?” Peygamber aleyhisselatu vesselam şöyle buyurdu:

“Hüzün sahibi bir muhtaca yardım etsin.”

“Eğer bunu da yapamıyorsa ne buyuruyorsunuz?”

“İyiliği emretsin.”

“Eğer bunu da yapamıyorsa ne yapsın.” Bu sefer de Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“Kötülükten sakınsın ki bu da sadaka sayılır.” (Buhari, Zekat 30, Edeb 33; Müslim, Zekat 55, )

Yine bir başka hadis-i şerifte:

“Sizden kim, bir yarım hurma ile de olsa ateşten korunabilirse, bunu yapsın'' buyurmuştur.” (Buhari, Zekat 10, 9)

İnsanın dünyadayken verdiği sadaka, ateşle insanın arasına giriyor, bırakmıyor ateş onu yaksın. İşte sadaka böyle menfaatlidir insan için. Sadaka yalnız mal değildir, bakın görüyorsunuz, insanlara yardım etmek, iyiliği emretmek, insanlara doğru yolu göstermek de sadakadır. Bunların hiçbiri olmazsa kendi nefsini kötülükten korumak da sadakadır. Böyle buyuruyor, Peygamber aleyhisselatu vesselam.

Kendiyle Allah-u Zülcelâl’in arasını muhafaza etmek, kendini hatalardan muhafaza etmek de sadakadır.

İmanın kuvvetli olması lazımdır. Sanki ahireti görüyorsunuz gibi, olmak lazım. Bakın bugün dünyada olanların hiçbiri yüz sene sonraya kalmaz. Bugün bebek olanlar bile yüz seneye kalmadan dünyadan göçecektir.

Âdem aleyhisselamdan bu yana ne kadar insan gelmişse, bizim gibi cinler de vardır, onlar da bizim gibi ölüyorlar. Haşir meydanında bunların hepsi bir araya geldiği zaman nasıl olacak bir düşünelim. O izdiham, o manzara, insan o günü göz önüne getirse, o gün Allah'ın ona yardım etmesini istemez mi?

Bu dünya hayatı çok kısadır. Bize uzun gibi geliyor ama hiç de öyle değil. Ben bu yaşa geldim, hiçbir şey görmemişim gibidir, geri kalan da böyledir, bitecek gidecek.

Onun için illa ahiret, illa ahiret…

Ahiret günü öyle bir gündür ki, her bir insan, arada hiçbir perde, hiçbir tercüman olmadan Allah'ın huzuruna gidecektir. Allah soru soracaktır ona.

İnsan orada sağına bakacak, sevapları var, soluna bakacak, günahları var. Önüne bakacak ateş var. İşte insanın durumu böyledir kıyamet gününde. Onun için elimizden geldiği kadar o güne hazırlanalım. Allah-u Zülcelâl bu tevbe kapısını, merhamet kapısını önümüze açmış, samimi olarak tevbe edelim. Hatalarımıza pişman olalım, o günahlarla Allah'ın huzuruna gitmeyelim.

“Evet Ya Rabbi, ben bu hataları yaptım ama pişman oldum.” Diyelim. Hatta gafletimizden de tevbe edelim. “Keşke daima kendimi senin huzurunda bilseydim, daima zikirle, ibadetle huzurlu olsaydım Ya Rabbi,” diyelim.

Böyle pişman olursak Allah-u Zülcelâl onu da bizden bir hasene, bir sevap olarak kabul edecek inşallah.

Ölüm Felaket Değildir

Ölüm bir felaket değildir, herkes ölüyor. Ama ölümden sonra işlediklerinden dolayı sana nelerin zarar vereceğini düşünmemek felakettir.

Evet, öleceğiz hepimiz. Öldükten sonra başımıza neler gelecek diye düşünmeden hareket etmek felakettir. Çünkü öldükten sonra başlayan o ebedi hayatta bir daha ölmek yok, devamlı yaşayacaksın.

Dünyada başına bir felaket gelse ölüyorsun kurtuluyorsun ondan. Ama ahirette ölüm yok, devamlı yaşayacaksın. İyiyse iyi, kötüyse kötü. İşte bunu çok düşünmek lazımdır.

Dünya kısa bir zamandır. Yapacağımız işlere nazaran az bir vakittir. Şimdi şöyle bir misal üzerine düşünelim, diyelim ki bir yerde çok kısa bir zaman geçireceksin ama orada yapacağın çok iş var. O zaman ne yaparsın? O işlerin en önemli olanlarını seçersin öyle değil mi?

Öyleyse biz de öyle yapalım, bu kısa dünya hayatında bizim için en önemli neyse, en menfaatli neyse onu seçelim. O da Allah'ın rızasıdır. Ondan başka önemli bir şey yoktur. Öyleyse biz de bu manzaraları çoğaltalım, camilerde ibadetle vakit geçirelim. İşte bizim için önemli olan bunlardır.

Önümüzde kabir, mahşer günü, mizan terazisi, sırat köprüsü gibi uzun bir yol vardır ve ona hazırlanmak için çok işimiz vardır. O uzun yolun azığını hazırlamaya nazaran bu dünya hayatı çok kısadır, sanki bir saat gibidir. Öyleyse boşa harcanacak hiç zamanımız yoktur, daima o günü düşünerek hazırlanmamız lazımdır.

Dünyada neyi seversen sev, eğer onu Allah için seversen o sevgi de Allah içindir. Buraya Allah için geldiğinizden o sevgi benim için değildir, Allah içindir. Nasıl ki camiyi seviyorsunuz bu cami için değildir, Allah için seviyorsunuz; evliyayı seviyorsunuz, Allah için seviyorsunuz. Hatta hacca gidiyoruz, Allah'ın evi diye, Allah'ın rızası için gidiyoruz. Böylelikle, kimi Allah için seviyorsak o sevgi hakiki değildir, mecazîdir, Allah'a kavuşmak için seviyoruz.

Niyetimizi daima Allah için yapalım, niyetimiz Allah için olursa, amelimiz ihlâslı olursa Allah'a kavuşuruz. Eğer niyetimizi ihlâslı yapmazsak Allah'ın katında hiçbir kıymeti yoktur. Sen Allah için bir şey yaptığın zaman Allah-u Zülcelâl de senin dünya işlerine kâfidir.

Bak, İbrahim aleyhisselam, kendisini ateşte atmak istedikleri zaman Nemrut’un ateşinden korunmak için hiçbir şey yapmadı. Hatta Cebrail aleyhisselam gelip, “Sana yardım edeyim mi? Bana ihtiyacın var mı?” dediği zaman, “Sana ihtiyacım yoktur,” dedi.

“Allah'a dua et, seni kurtarsın,” deyince, “Allah beni görüyor,” dedi. Kendi nefsi için dua etmedi, kendini tamamıyla Allah'a teslim etti. Allah-u Zülcelâl o zaman ateşe dedi ki:

“Ey ateş, Ibrâhîme karşı serin ve selâmet ol,” (Enbiya, 69)

O ateş İbrahim aleyhisselam için gül bahçesi oldu.

Önümüzde zor günler vardır. Ama Azrail aleyhisselam, Kabir, Münker Nekir, mahşer, sırat köprüsü, bunların hepsi Allah'ındır. Onları Allah halk etmiş, yaratmıştır. Eğer Allah'ı razı edersek bunların hepsi kolay olur.

Fedakârlığın Mükâfatı

Neden ashab-ı kiram radıyallahu anhum canlarını feda ediyorlardı?

Enes bin Malik radıyallahu anha anlatıyor:

Bedir günü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ashabını savaşa teşvik ederken, Umeyr bin Humam radıyallahu anh hurma yiyordu.

“Ne güzel! Ne güzel! Demek benimle cennet arasında bunların beni şehit etmelerinden başka bir şey yoktur.” demeye başladı.

Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam:

“Niçin ne güzel, ne güzel diyorsun?” buyurdu. Umeyr:

“Vallahi Ya Resulallah! Bunu bana söyleten, Cennete girme umudundan başka bir şey değildir.” dedi.

Peygamber Efendimiz:

“Öyleyse şüphen olmasın ki, Cennete gireceklerdensin!” buyurdu.

Bunun üzerine Umeyr elindeki hurmaları bırakarak:

“Bunları yiyinceye kadar beklersem, dünyada kalmam uzun sürer.” dedi ve kılıcına sarıldı. Savaşa başladı. Şehit düşünceye kadar savaştı. (Müslim, İmare, 145,)

Onlar böyle kendilerini feda ettiler. Çünkü dünya çok kısadır, eğer biraz fedakarlık edersek Allah-u Zülcelâl bize sahip çıkacaktır.

Peygamberlerin bile sırat köprüsü üzerinde “Sellim Ya Rabbi!” dediği günde Allah'ın bize sahip çıkması az bir şey midir?

Niyet çok mühimdir. Bakın bir misal vereceğim. Bir kişi gece yatarken saatini kuruyor, “Ben inşallah seher vaktinde kalkacağım, namazımı kılacağım,” diyor. Ama bir sebepten kalkamadı, namaz kılmadı, ancak sabah namazına kalktı. Onun niyeti sebebiyle sanki kalkmış namaz kılmış gibi sevap vardır. Uykusu da ona Allah'ın sadakasıdır.

Bir kişi de gece namazına kalkmaya hiç niyeti yok, ama sabah namazı vakti girmiş zannetti. Kalktı namaz kıldı, bir baktı ki daha sabah ezanı okunmamış, “Bilseydim saatin erken olduğunu, kalkmazdım,” dedi. Ona namazından sevap yok.

Allah'a karşı doğru olalım. Bu dünyada insan başka insanları bir şekilde kandırabilir, başka türlü görünebilir ama Allah'a karşı doğru olmak lazımdır. Zahirin nasılsa kalbin de öyle olması lazım. Ancak böyle olduğu zaman insan kendini kurtarabiliyor.

Onun için de Peygamber aleyhisselatu vesselam gibi Allah-u Zülcelal’den hayır isteyelim: “Ya Rabbi bana hayır nasip et daima,” diyelim Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem gibi, dua edelim: “Ya Rabbi benim kalbime hayır tohumu ek, bize hayır yapmayı nasip et,” diyelim.

Biz Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin mutabaatını yapalım, Allah-u Zülcelâl verecektir inşallah. Bak, hadis-i şerifte okuduk, “emri bil maruf” sadakadır. Arkadaşlarımızı da tevbeye davet edelim. “Sade bana olsun, başkasına olmasın,” demek müslümana yakışmaz. Nerede oturursak oturalım, Allah'tan bahsedelim. Tevbeyi anlatalım, diyelim ki “Gelin bu tevbe Allah’ın merhamet kapısıdır, her müminin ondan istifade etmesi lazımdır” diyelim.

Eğer biz bir kişinin hidayetine vesile olursak onun yaptığı amellerden bize de sevap gelecektir inşallah.

Rabbimizin dinine sahip çıkalım. Allah azze ve celle ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (Allah'ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam kılar.” (Muhammed: 7)

Allah'ın dinine namusumuz gibi sahip çıkalım ki, Allah-u Zülcelâl bizi görsün, O da kıyamet gününde bizi başarılı kılacaktır.

Allah-u Zülcelâl bizi nefsimize bırakmasın, hayırlarda kullansın inşallah. Amin.


Sayı : 62
Büyük Kapak