Allah’ın Dinine Yardım Etmek

Sayı : 20 / Ekim 2013, Konu Başlığı : Lamelif

“Ey iman edenler, eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed, 7)

Allah’ın dinine yardım etmek ne demektir? Müminler yüce Allah’a nasıl yardım ederler ki, şartı yerine getirmiş olsunlar ve sonuç olarak da kendilerine o şartın bir karşılığı olarak yardımını ve sebatı elde etsinler?

Gönülleri Allah için her şeyden soyutlamakla, Allah’a açık veya gizli hiçbir şeyi ortak koşmamakla, gönüllerinde Allah’ın sevgisi yanında hiçbir kimseye ve hiçbir şeye yer bırakmamakla, yüce Allah o gönüllere kendisinden ve sevdiği ile ilgi duyduğu her şeyden daha sevgili olmakla, gönüller Allah’ı tüm arzularında, duygularında, davranışlarında, tüm faaliyet ve çabalarında hakem kılmakla… Evet gönül âleminde Allah’a yardım böyle olur.

Yüce Allah’ın bir şeriatı ve hayat sistemi vardır. Bu şeriat birtakım temellere, ölçülere, değerlere, bütün varlık âlemine ve hayata dair düşünce sistemine dayalıdır. Allah’a yardım, O’nun şeriatına ve sistemine yardım edilerek şeriatının istisnasız tüm hayata hakem kılınma girişimi ile gerçekleşir. Bu da hayat sahnesinde Allah’a yardım demektir.

Esasında Allah’ın dinine yardım etmek bizzat bizim dünya hayatımız için öncelikli bir ihtiyaçtır. Bu dünyada insan gibi yaşamanın tek yolu Allah’ın dininin gündelik hayatımıza hâkim olmasıdır. Yani Allah’ın dinine yardım etmek -hâşâ- Allah-u Zülcelâl’ın bir ihtiyacı değil, bizâtihî dünyadaki hayatımızın insani olmasının gereğidir.

İnsanlar Allah’ın dininden uzaklaştıkları vakit maddî ve manevî olarak hep zilleti yaşamışlardır. Dünya tarihi bunun örnekleriyle doludur. İslam’ın zuhurundan önce, Arap yarımadasının durumu bunu açıkça gösterir.

Arabistan’ın verimli kuzey toprakları, Bizans egemenliğindeydi ve adeta talan ediliyordu. Hiçbir şekilde, Araplar o toprakların nimetlerinden yararlanamazlardı. Güney toprakları da Pers sömürgesiydi. Araplar, sadece o kupkuru çöle adeta mahkûm olmuşlardı.

Toplumsal yaşamlarında da sıkıntılar vardı. Mesela, putlara tapar, kuvvetli olan zayıfı ezer, kadınlarına zulmederlerdi. Kızlarını verasetten mahrum bırakır veya diri diri toprağa gömerlerdi. İç ihtilaflar yüzünden, o makûs talihlerine rağmen, kendi içlerinde harp ederlerdi.

Arapların durumu bu minval üzereyken, onlar İslam’a hizmetle, yeryüzünün en medeni, en aydın ve en aziz insanları oldular. Fethettikleri topraklara ilim, irfan ve medeniyet götürdüler. Bu durum, Müslüman Türkler ve diğer kavimler için de geçerlidir. Osmanlılar, Allah’ın dinine hizmet ile 600 yıl yeryüzünün üç kıtasında izzet ve şerefle hüküm sürdüler.

Demek ki Allah’ın dininin bizim yardımımıza ihtiyacı yoktur; bizim izzet ve şeref ile asalet içinde bir dünya hayatı için İslam’a ihtiyacımız var. Asalet, ilim ve hür iradeyle olur. O hürriyeti de İslam’a hizmet insana bahşeder.

“Allah Bize Niye Yardım Etmiyor?”

Rivayet edilir ki 1960’larda, Lübnan’da bazı insanlar, o bölgede yaşayan mütakkî bir âlime giderler ve derler ki: “Efendim Allah bize niye yardım etmiyor?” Mübarek onların haline göre şöyle cevap veriyor: “Aslında Allah yardımını gönderdi ve gelen melekler, hangi ordunun İslam ordusu olduğunu fark edemedikleri için geri gittiler.”

Yani Müslümanlar müslümanca yaşamadıkları zaman kafirlerden bir farkları kalmadığı için Allah'ın yardımından mahrum kalıyorlar.

Hz. Ömer radıyallahu anhu buna işaretle, ordu komutanına gönderdiği bir mektupta aynen şöyle der: “Sakın düşmanınızın yaptığı fiilleri yapmayın! Siz, ancak takvanızla galip gelirsiniz. Eğer siz günaha girerseniz unutmayınız ki düşmanınız adet olarak ve hazırlık olarak sizden üstündür. Takva zırhına bürünün ve Allah’tan korkun!”

Biz Müslümanlar, yalnız Allah’a güveniriz ve yalnız ondan yardım bekleriz. Ve inanıyoruz ki Allah azze ve celle bize yardım edecek ve bize nice zaferler kazandıracaktır. Ancak nasıl ki duaların kabul olmasını geciktiren fiiller varsa, gaybî yardımları da geciktiren sebepler vardır. Eğer biz dinine uygun yaşarsak en umutsuz anlarda bile Allah'ın yardımının yetiştiğini görebiliriz.

Ben şahsen küçükken daha lise yıllarında öğrenci evimize Hüseyin isminde Afganlı bir mülteci mücahit gelmişti. Yanında yedi yaşlarında oğlu da vardı onun ismi de İskenderdi. Cephede savaşmış uzun yıllar. Bize, koca Sovyet ordusuna karşı verdikleri savaştan bahsederdi. Tam üç gün misafirimiz olmuştu. Bir gün yaşadıkları olağan üstü bir hadiseyi bize anlatıyordu:

"Biz Sovyet askerleriyle çok yakınlaşmıştık; aramızda ancak yüz metre kalmıştı. Ateş hattında şiddetli çatışma vardı. Derken bizim cephanemiz bitti. Başımızda Ahmet Şah Mesut vardı. Bize sabretmemizi söyledi “Asla teslim olmayacağız” dedi. Biz de bekledik. Meğer o sırada Sovyet askerlerinin de cephanesi bitmiş. Ama onların lojistik destekleri vardı ve arkadan uçaklarla onlara silah, yemek ve cephane atıldı. Vallahi hiç rüzgâr yoktu, ağaç yaprağı bile kımıldamıyordu. Ama İlahî yardım bu ya, çok sert bir rüzgâr esti ve uçaktan atılan yardımlar bizim tarafa düştü. Bu Allah’ın direk bir yardımıydı. Mevzilerinde bekleyen o Sovyet askerlerinin hepsini esir aldık".

Sahabe-i Kirâm’ın hayatı bu gibi örneklerle doludur.

Onlar Bedir’de bir avuç insanla, kendilerinden adet olarak ve teçhizat olarak daha güçlü bir orduyu yerle bir ederken, sadece Allah’a güveniyorlardı ve Resulü Ekrem’in emirlerine mutlak itaat vardı.

İlahî-Gaybî Yardım Örnekleri

Peygamberimiz ve arkadaşları, tarihe Hendek Savaşı diye geçen savaşta, Medine’de düşmandan korunmak için hendek kazmışlardı. Önlerinde 10.000 kişilik Ahzap ordusu vardı, arkalarında kendileriyle anlaşma yaptıkları, ancak savaş sırasında ihanet etmiş olan Yahudi Beni Kureyza kabilesi vardı. Müslümanlar adeta iki ateş arasında kalmıştı. Buna rağmen onlar eşlerini, çocuklarını, mallarını, sevdikleri, evlerini, ticaretlerini düşünmediler. Sadece Allah’a güvendiler ve Resulüllah’ın etrafında kenetlendiler. Ve o koca orduyu bertaraf ettiler.

Allah (cc) onların o ihlâs ve samimi hallerini beğendi, büyük bir fırtına koptu ve karşı taraf anlaşmazlığa düşüp ağırlıklarını dahi bırakarak kaçtılar. Geride Arabistan’da “yüz atlıya bedeldir” diye nam salmış, Amr bin Abdilvıd gibi bir savaşçılarının cesedini bırakarak.

Allah (cc) onları gaybî yardımlarla mükâfatlandırdı. Ve o koca orduya karşı kesin bir zafer elde ettiler.

Selahaddin Eyyûbî, 30 bin askerle, koca Haçlı ordusunu denize dökmedi mi?...

Tabi bu durumun tersi de mümkündür. Mesela, Mekke fethinden sonra müslümanlar adet olarak çoğaldılar. Huneyn savaşı için hazırlıklar yapıldı ve müslümanlar ilk kez 10.000 kişilik bir orduyla Huneyn’e doğru yola çıktılar. Bu arada ordunun içinde bazı insanlar;

“Artık kimse bizimle baş edemez” dediler ve Huneyn’e vardıklarında, ani bir saldırı ile karşılaştılar. Büyük bir bozgun yaşandı, bir an ne yapacaklarını şaşırdılar.

Evet, Müslümanlar Resulullahı yalnız bırakarak kaçtılar. Allah-u Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de bu durumu şöyle açıklıyor: “Gerçekten Allah size birçok yerde, birçok olayda olduğu gibi Huneyn savaşı günü de yardım etti. Hani o gün sayıca çok oluşunuz hoşunuza gitmiş, böbürlenmenize yol açmıştı da bu kalabalık size hiçbir yarar sağlamamıştı; yeryüzü, onca genişliğine rağmen size dar gelmişti de sonra arkanızı dönüp kaçmıştınız. Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı. Ve o kâfirlerin cezası işte budur” . (Tevbe, 25-26)

Kendimize Bir Bakalım. Evet, Allah-u Teâlâ kendi dinine yardım ettiğimizde, bize yardım edeceğini vaat eder. Peki, biz İslam’ın yücelmesi için ne yapıyoruz? İslam’ı hayatımızda yaşıyor muyuz? İslam’ı tebliğ ve temsil edebiliyor muyuz?

Biz, önce yapabileceklerimizi yapmalıyız. Kendi özel hayatımızda, eşimizle, çocuklarımızla, İslam’ı yaşama ve temsile gayret göstermeliyiz. Çevremizdeki insanlara nezaket, incelik ve güzel ahlakımızla örnek olmalıyız.

Elimizden gelenleri yapmalıyız ki, yapamadıklarımızı da Allah’tan istemeye yüzümüz olsun.

Başkalarının kötülük veya atalet içinde olması, bizim yanlışlarımızı ve gevşekliğimizi meşrulaştırmaz.

Allah’ın Yardımını Hak Etmenin Yolları

Müslümanlar ilahi yardıma mazhar olabilmeleri için maddi ve manevi anlamda büyük bir cehd içerisinde olmaları lazımdır. Bu rehavet ve cehalet içerisinde, Allah’tan hangi yüzle ve neyi isteyebiliriz ki!... Bazılarımızın ilimle, irfanla ilgilenip büyük çoğunluğun gaflet ve cehalet içerisinde gününü gün etmesi de ilahi yardımın önündeki en büyük engellerdendir. Müslümanlar bir bütün olarak, ilahi emir ve tavsiyelere uymaya gayret gösterirse, Allah’ın yardımını hak ederler.

“Kıyamet koptuğu vakit, birinizin elinde bir fidan varsa, dikebilecekse diksin onu.” “İki günü birbirine eşit olan zarardadır.” Hadîs-i şeriflerinin ışığında, her yeni günün bir öncekinden daha iyi, daha hayırlı olması için çalışmalıyız.

İlahi yardımın davetçisi olan sıfatların başında, müslümanların birbirlerini Allah rızası için sevmeleri gelmektedir. Resulullah (asv) bir hadis-i şerifinde; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız.” Buyurmaktadır. (Ahmet bin Hanbel, Müsned)

Birbirini seven Müslümanların üzerine Rahmet-i İlahi yağar. Bunun tersi olan tefrikaya düşmememiz lazım, yoksa zelil olur gücümüzü kaybederiz. Fikir, görüş, mezhep-meşrep bakımından aramızda farklılık, ihtilâf olan müslüman kardeşlerimizi de sevmeliyiz.

Allah bütün müminleri, kesin Kur’ân âyetiyle kardeş kılmıştır. Görüş farkı olsa dahi, iman kardeşlerimizle uhuvvet içinde olmalıyız.

Bugün Mısır’da, Suriye’de, Arakan’da Çeçenya’da Türkistan’da Filistin’de müslüman kardeşlerimiz mağdur ve mazlum bir durumda yaşıyorlar. Suriye’de her gün nerdeyse yüzlerce insan öldürülüyor. Mısır’daki kardeşlerimizin durumu daha da vahim… Onlara en azında dua ederek yardım edebiliriz.

Âhirzamanda, çok fitne ve fesat içinde yaşıyoruz. Yeryüzü fitne, fesat, nifak, zulüm, tuğyan ve dalâlet ile dolmuştur. Böyle bir dünyayı kendimiz ve çocuklarımız için yalancı, sahte, şeytanî bir cennet haline getirmek cinnetine düşmeyelim. Çünkü imtihan dünyasındayız, bu imtihanı nasıl kazanacağımıza bakmalıyız. Şuurlu bir Müslüman, oyun ve eğlenceyle vaktini geçirme gafletine düşmemelidir.

Cennet başka bir âlemdir, dünya gelip geçici bir imtihan yeridir.


Sayı : 20
Büyük Kapak