Allah'ın Mağfiretine Koşun

Sayı : 47 / Ocak 2016, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl daima kullarını, kendileri için ne menfaatli ise oraya çağırıyor. Zararlı olan şeylerden de alıkoyarak daima onlara fayda veren şeyleri yapmayı tavsiye ediyor, kullarına. Çünkü kıyamet günüyle beraber başlayan ahiret hayatı ebed’ül ebeddir, hiç bitmeyen bir hayattır, dünya hayatı gibi geçici değildir. İnsan için çok mühimdir o.

Onun için Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete ulaşmak için acele edin, koşun. O cennet ki, muttakiler için hazırlanmıştır. ” (Al-i İmran; 133)

Yani Allah-u Zülcelâl “Benim mağfiretime ve cennetime koşmak için acele edin,” buyuruyor. İşte tevbe diyoruz ya, tevbe Allah'ın davetine koşmak için acele etmektir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki; “Cennetime koşun, acele edin. O cennet ki gökle yerin genişliği kadardır.”

Kimin içindir bu cennetler? “Muttakiler için hazırlanmıştır,” buyuruyor, Allah azze ve celle. Bizi çağırıyor bak. Dünyada bir insan, bizim gibi biri insan bizi bir yere davet ettiği zaman, bir yemeğe, bir çaya davet ettiğinde biz gitmezsek onun kalbi kırılıyor. “Ben davet ettim de gelmedi,” diyor. Bak Allah-u Zülcelâl bizi mağfiretine ve cennetine davet ediyor. Ama O’nun cenneti nasıl bir davettir? İnsanın kalbine hatara olarak da gelmez, o kadar nimetler vardır çeşit çeşit. Cennette vereceği nimetleri ancak Allah azze ve celle bilir.

Cennet-i âlâda Allah'ın vereceği nimetleri insan saysa, “Allah bunu verecek, bunu verecek,” diye, ne kadar sayarsa saysın, Allah ondan daha fazlasını verecek; insanın aklına ve hayaline gelmeyeceği şeyler verecek Allah azze ve celle. O kadar Allah-u Zülcelâl’in nimetleri çoktur. Ama biz O cenneti görmediğimiz için bu dünyaya dalıyoruz. Allah-u Zülcelâl yarattığı günden beri dünyaya bir kere bakmamış ama biz onun manzarasına dalıyoruz cennet-i alada vereceği nimetleri düşünmüyoruz, maalesef. Akıllı olan kimse böyle yapar mı?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Akıllı kimse, nefsine hâkim olan ve ölümden sonraki hayat için gayret edip çalışandır. Aciz kişi ise, nefsinin hevâsına uyan ve Allah'tan (affedeceğini ümit ederek) temennide bulunup duran (bunu yeterli gören, gayret göstermeyen) kişidir." (Tirmizi, Kıyame 25; İbn Mace, Zühd 31)

Yaşadığınız Gibi Ölürsünüz

Eğer biz aklımızı çalıştırırsak, nefsimizle hesap göreceğiz, ahiret hayatı için amel-i salih yapacağız. Ama nefis, şeytan bizi daima, heva-i nefse, Allah-u Zülcelâl’in rızası olmayan şeylere meylettiriyor. Böyle olunca da Allah-u Zülcelâl’in bu ebedî nimetinden mahrum kalıyoruz.

İşte Allah-u Zülcelâl’in emri böyledir.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Yaşadığınız hal üzere öleceksiniz; öldüğünüz hal üzere de diriltileceksiniz.” (Müslim, Cennet, 83)

Bir kişi ister içki içsin, ister kumar oynasın, nasıl yaşadıysa o hal üzere ölecektir. Namaz kılan da zikir yapan da o da o güzel hal üzere vefat edecektir.

Ben bunu yaşadım. Bu hadis-i şerifi duyuyordum, biliyordum, yaşayarak da doğruluğuna şahit oldum. Bir gün beni bir köyden çağırdılar. O köyde imam yoktu, bir kişi orada vefat etmişti, beni cenazeyi kaldırmam için çağırdılar. Cenaze namazını kıldırdık, kabristana götürdük, defnettik, vazifemizi yaptık. Babasına sordum:

- Oğlunun hastalığı neydi? Ne hal üzere öldü?

- Bir şeyi yoktu, yalnız bizim memlekette en usta çift süren kişiydi. Toprağı sürmeyi o kadar severdi ki, aklı ve kalbi hep onunla meşgul oluyordu. Hastanedeydi, yatarken birden kalktı, “Baba, ben filan köyden bir traktör aldım ama o traktör iyi değildir, para verme onlara.” Dedi. Ben de dedim ki, “Oğlum biz kimin parasını yemişiz ki. Eğer sen onu almışsan mecbur parasını vereceğiz.”

Hâlbuki öyle bir şey yok, traktör filan almamış ama devamlı olarak, kalbi çift sürme işiyle meşgul olduğu için, aklı fikri hep o olduğu için son nefesinde de nefsi onu böyle bir hal ile meşgul ediyor.

Dedik ya, “Ne hal üzere yaşarsanız öyle öleceksiniz,” diye. Onun ruhuna çift sürme işinin muhabbeti öyle yerleşmişti ki, son nefesinde de onunla meşgul olarak öldü. Bazı kitaplarda da geçiyor, ömrü boyunca terazi ile meşgul olanlar, “Terazi doğrudur,” diyerek ruhunu teslim ediyor. Ticaretle meşgul olanlar, “Bu kadar mal çıktı,” diyerek vefat ediyor.

Hep böyle, “Filan kişi böyle diyerek öldü, filan kişi böyle diyerek öldü. Biz bunları gördük,” diyorlar. İşte ben de böyle şahit oldum, sekerat anında adam “Ben filan köyden şöyle şöyle aldım,” diyerek, birkaç dakika sonra da ruhunu teslim etmiş. Onun için elimizden geldiği kadar ömrümüzün çoğunda Allah-u Zülcelâl’in razı olacağı haller üzere olalım.

Olabilir ki, bir kalp krizi veya bir kaza yahut ömrün bitip ecelin gelmesiyle Allah-u Zülcelâl’in ölüm meleği gelip bizim ruhumuzu o hal üzere alabilir, bunu düşünelim. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki, “Nasıl ölürseniz de öyle diriltilirsiniz.” Yani hangi hal üzere öldüysen kabirden kaldırılıp Allah'ın huzuruna giderken de o hal üzere götürüleceksin. Bak, zincirleme şekilde, nasıl yaşarsan öyle ölüyorsun, öyle de Allah'ın huzuruna çıkarılıyorsun.

Peki, ayıp değil mi, Allah'ın huzuruna kötü haller ile gitmek? Tabi ki hiç iyi bir şey değildir. Onun için çaremiz tevbedir, bak.

Allah'ın Kullarına İyi Davranalım

Mademki hata yapıyoruz, gaflet ediyoruz, Allah-u Zülcelâl’in bizden istediği şekilde yapamıyoruz, o halde tevbe edelim. Hatta gafletle vakit geçiriyoruz ya ondan da tevbe edelim. “Ya Rabbi, senden gafil olarak geçirdiğim bütün zamanlarımı da affet, sana tevbe ediyorum,” desek, Allah-u Zülcelâl’in hazineleri doludur, inşaallah bizi affedecek ve bize ömrümüzü salih amellerle geçirmeyi nasip edecektir, inşallah.

Bahusus, Allah'ın kullarıyla oturup kalktığımız zaman, onlara karşı Allah'ın razı olacağı şekilde, İslam ahlakı ile davranalım, inşaallah. Çünkü yeryüzü halkı, mümin olarak, sanki Allah-u Zülcelâl’in ev halkı gibidir. Nasıl bir kişinin hane halkı vardır, onlara rızık getiriyor, onları koruyor, onlara şefkatle davranıyorsa, bütün mahlûkat da, sanki Allah-u Zülcelâl’in ev halkı gibidir.

İşte insan, “Bu dünya Allah'ın evidir, mahlûkat da Allah'ın ev halkı gibidir,” diye düşünerek onlara karşı güzel davranırsa, Allah'ın hoşuna gidiyor. Kötü davranırsa buna Allah'ın rızası yoktur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

“Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emin olduğu (kötülük beklemedikleri, zarar görmedikleri) kimsedir. Muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” (Tirmizî, İmân, 12)

Demek ki Müslüman, müminlerin onun elinden ve dilinden bir kötülük beklemediği kimsedir. Eliyle kimseyi rahatsız etmiyor, diliyle de kimsenin gıybetini yapmıyor.

Bilhassa gıybet çok zararlıdır. İnsan için dil, bir yönüyle o kadar zararlıdır, bir yönüyle de o kadar menfaatlidir. Allah'ın zikrini yaparsa, Kuran-ı Kerim okursa, insanlara vaaz-u nasihat eder, emri bil maruf nehyi anil münker yaparsa, güzel sözler konuşursa menfaatlidir. Ama gıybet yaparsa, insanlara kötü sözler söylerse, insanlar onun dilinden rahatsız olursa o da zararlıdır.

Bunları yapmaktan sakınırsa işte o zaman da hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, “Muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.”

Bak Allah'ın yanında hicret çok kıymetlidir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında, o ve ashab-ı kiram malını mülkünü bırakarak, kimisi çoluk çocuğunu bırakarak, insan canını kurtarıp nasıl çıkarsa öyle çıkarak Mekke’den Medine’ye hicret ettiler. Hatta Efendimiz aleyhisselatu vesselam dönüp bakıyor, diyor ki, “Ey Mekke, eğer senden çıkarılmasaydım asla çıkmazdım.” Öyle seviyor. Çünkü orada doğup büyümüş, çocukluğu orada geçmiş. Ama Allah'ın rızası için hicret ettiler.

Hicret böyle zordur ve Allah'ın yanında sevabı da çok büyüktür. İşte “Günahlardan, Allah'ın yasak ettiği, O’nun rızası olmayan şeylerden sakınmak da bu hicret gibi sevaptır,” buyuruyor, Peygamber aleyhisselatu vesselam. Onun için elimizden geldiği kadar günahlardan uzak duralım, günaha düşmüşsek de hemen tevbe edelim.

Allah kimi severse ona tevbe nasip eder. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor ki: “…Allah çok tevbe edenleri sever,” (Bakara; 222)

Bakın bunu Allah-u Zülcelal söylüyor, bu bir melaike sözü değil, bir insan sözü değil, Allah söylüyor. İnsanlar tevbenin kıymetini bilselerdi ellerinin üzerinde de olsa gelirlerdi. Ama bu dünya manzarası bizi mahvediyor.

Halimiz çok acayiptir, dünya bizi terk ediyor ama biz ona yöneliyoruz. Hâlbuki Allah-u Zülcelal bizden hiç gafil kalmıyor, bize çok yakındır ama biz O’ndan gafil oluyoruz. Bak, Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor ki: “Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf; 16)

Biz, mutlaka ayrılacağız ama dünya ile beraberiz, hâlbuki Allah-u Zülcelal ile hiç ayrılmıyoruz ama O’ndan gafiliz. Dünyadan ayrılacağız, öleceğiz. Nasıl ki misafir birkaç gün kalır, bir gün, iki gün, üç gün, sonunda mutlaka gidecek. Mal da emanettir, hepsi elimizden gidecek. Öyleyse kalbimizi Allah'a verelim.

Eğer olmuyor diyorsak isteyelim, eğer samimi istersek Allah verecektir. Nasıl ki bir dilenci dükkânın kapısına geliyor, “Bana para ver, ben çok muhtacım.” Diyor. Vermezsen gitmiyor, illa ki vereceksin, verinceye kadar yalvarıyor yakarıyor, gitmiyor. Dükkân sahibi dayanamıyor, istediğini veriyor. Eğer dilenci bir kere istese, sonra da çekip gitse dükkân sahibi onun peşine düşer mi?

Biz de öyle yapıyoruz, dua ediyoruz ama bırakıp gidiyoruz. Allah verinceye kadar istemeye devam edelim. Abdullah ibn Mes’ûd radıyallahu anh, “Peygamberimiz, dua ettiği zaman üç sefer tekrar eder ve bir şey istediği zaman yine üç sefer tekrar ederdi.” demiştir. (Müslim, Cihâd, 107)

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem;

“Kabul edileceğine kesin bir şekilde inanarak Allah’a dua edin” (Tirmizî, De’avât, 66; bk. Hâkim, De’avât, I, 493) buyuruyor.

Bir başka hadis-i şerifinde ise; “Şüphesiz ki Allah, ısrarla dua edenleri sever” (Beyhakî, Şu’abü’l-îmân, 1108) buyuruyor.

Allah görsün ki, siz Allah'ın rızasını kazanmak için isteklisiniz, Allah'ın yardımını istiyorsunuz. Onun rızasını, onun muhabbetini samimi isteyelim, İnşaallahu Teala.

Kalp neyle ölü oluyor? İbadet yapmadan, tevbe etmeden ömrünü geçiriyor ve bundan da mahzun olmuyor işte o kalp ölü oluyor. Ölü insan nasıl ki acı duymazsa onlar da günahın acısını duymuyor.

Bunun için söylüyorum insanlara söyleyin, ahir zamanda insanlar gafil olmuşlar, eğer günahlarından tevbe etmezlerse o günahlar ateş oluyor.

Allah-u Zülcelâl’in rahmetinden ümidimizi kesmeyelim. Günahları affetmek Allah'ın yanında hiçbir şey değildir. Allah’tan af dileyelim ve O’nun affedici olduğuna iman edelim. Bahusus sekerat esnasında Allah'ın rahmetini ümit edelim.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, ölüm döşeğine düşmüş bir genci ziyaret etti ve ona “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sordu. O da “Ey Allah’ın Resulü! Vallahi, ben Allah’ın rahmetini ümit ediyorum, ama günahlarımdan da korkuyorum.” diye cevap verdi.

Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam: "Bir kulun kalbinde bu ikisi bulunuyorsa muhakkak Allah, ona ümit ettiği şeyi verir, korktuğu şeyden de emin kılar.” buyurdu.” (Tirmizî, cenaiz, 11; İbn Mace, Zühd, 31)

İnsan daha gençken korku daha fazla olmalıdır ki, amel-i salih yapsın. Ama amel yapamayacak bir durumda olduğu zaman Allah'ın rahmetini ümit edip hüsnü zan beslemiş olur.

Biz Rabbimizi tanırsak Allah'ın rahmetini, fazlını tanısak onun rahmeti karşısında tevbe ettiği zaman affedilmeyecek hiçbir günah yoktur. Bakın Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor, bir adam doksan dokuz kişiyi öldürmüş, hatta bir kişiyi daha öldürüyor ve yüz kişiyi öldüren adamı, tevbe edince Allah-u Zülcelâl affediyor. (Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46; İbnu Mâce, Diyât 2,)

Peki, o yüz kişiyi öldürmüş, onların hakkı ne olacak? Allah-u Zülcelâl kulunun tevbesini kabul ettiği zaman onun kul haklarını da affettirmek için hak sahiplerini huzuruna çağırıyor, ona cennette bir köşkü gösteriyor, “Buna sahip olmak istemez misin?” diyor.

“Buna nasıl sahip olabilirim?” deyince “Eğer kuluma hakkını helal edersen buna sahip olacaksın,” buyuruyor. Böylece hak sahipleri haklarını helal edinceye kadar kendi hazinesinden mükâfat veriyor. O böyle cömerttir, azze ve celle.

Onun için onun rızasını kazanmaya bakalım. Allah-u Zülcelâl bizden razı oldu mu işimiz kolay olur. Elimizden geldiği kadar Allah-u Zülcelal’e yalvaralım, tevbe edelim ki, bize af ve mağfiretiyle muamele etsin.

Eğer bize adalet ile muamele ederse de küçük günahlarımız dahi küçük değildir. Bunun için de Allah-u Zülcelâl’in hakkını eda edemediğimizi düşünüp korkalım. Amellerimizi yaptığımız zaman “Ya Rabbi sen bu yaptığım kusurlu amele değil, çok güzel amele layıksın. Ama ben zayıfım, ancak bu kadar yapabiliyorum, sen benden bunu kabul eyle,”diyelim. Böyle yapmak Allah katında çok makbuldür.

Allah-u Zülcelâl bizi kendi nefsimize teslim etmesin, hepimize razı olacağı şekilde amel yapmayı nasip etsin, bizi hayırlarda kullansın, inşallah.


Sayı : 47
Büyük Kapak