Allah'ın Mükâfatı Kat Kattır

Sayı : 37 / Mart 2015, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl, kendi kullarına karşı kıyamet gününde nasıl muamele edeceğini, Peygamberleriyle beraber bize beyan etmiştir. Allah-u Zülcelâl daima kullarının amellerine, onun yaptıklarının aynısıyla değil daha fazla mükâfat vereceğini bildiriyor.

Dünyada insan bir kişinin işinde çalıştığı zaman ancak kendi emeğinin karşılığı kadar ücret alabilir. Allah-u Zülcelâl ise öyle değil; çok büyük merhameti ve keremiyle, kulları az bir amel yapmış olsa dahi onlara çok büyük mükâfat veriyor.

Bakın Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“(Mahşer gününde) Kim bir hasene (salih amel, sevap) getirirse, ona daha fazla karşılık verilir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler.” (Neml, 89)

Allah-u Zülcelâl, “Kim bir sevap işler, ahiret gününde getirirse ona daha fazlası vardır,” buyuruyor. Yani işlediği amelin misliyle değil fazla mükâfat veriyor. Peki, günah işleyen de öyle midir? Hayır, öyle değil.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor,

“Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” (Enam, 160)

Yani Allah-u Zülcelâl günahları misliyle cezalandırıyor, kat kat ceza vermiyor, sadece işlediği günahı kadar cezalandırıyor. O da eğer dünyada tevbe etmemişse… Eğer tevbe etmişse, o günahlar sevaba dönüyor. Tevbe ne kadar değerlidir, Sübhanallah.

Samimi tevbe sayesinde Allah, günahınla seni cennete koyuyor.

Eğer kişi son nefesine kadar tevbe etmezse, ahirete günahkâr olarak giderse o zaman da yalnız, işlediği günah kadar ceza görüyor. Bir günahın cezası ne ise o kadar, ama sevap öyle değil. Bir salih amel işlediği zaman kişiye en az on sevap, bazılarına yetmiş sevap, hatta bazılarına yedi yüz kat sevap yazıyor. Bu neye işarettir? Allah-u Zülcelâl’in kullarına karşı ne kadar merhametli olduğunun işaretidir.

Öyleyse bizim de böyle merhametli, şefkatli olan Allah'a karşı biraz kendimizi düzeltmemiz lazım. Allah'ın bu merhameti karşısında tevbe etmediğimiz için hayâ etmemiz lazım. “Allah-u Zülcelâl bana karşı ne kadar merhametli, bana ne kadar iyilik yapıyor, ben ise ne kadar nankörüm,” diye düşünüp bunun idrakinde olmamız lazım.

Allah-u Zülcelâl Bizden Ayrılmaz

İster kerhen yani hoşlanmayarak, ister ihtiyari olarak, kendimiz tercih ederek, muhakkak Allah'ın huzuruna gideceğiz, bundan ayrılma ihtimali yoktur.

Çok acayip bir şeydir, kişinin kendisinden hiç ayrılmayan bir şeyden kaçması ve mutlaka ayrılacağı bir şeye gönül bağlaması…

Allah-u Zülcelâl bizden ne dünyada, ne de ahirette hiç ayrılmaz, öyleyse O’ndan kaçmayı düşünmek ne kadar yanlıştır. Allah bize şah damarımızdan yakındır. Biz O’ndan gafiliz ama O bizi her zaman görüyor, her halimizi biliyor. Her zaman bizimle beraber, ahirette bunu göreceğiz.

Allah'tan başka her şey, dünya, nimetler, istediğimiz şeyler, bunlardan ise mutlaka ayrılacağız. Ya biz öleceğiz, onlardan öyle ayrılacağız veya onlar helak olacak, bizden alınacak. Onlardan ayrılmama ihtimali yok, mutlaka ayrılacağız, öyleyse onlara da bağlanmak ne kadar yanlıştır. Gerçekten de bizim bu halimiz çok acayip bir haldir.

Bu kötü halimizin tek çaresi, insanın düzelme ilacı, iyi kişilerle beraber olmaktır. Bak ne diyoruz, “Örnek insan!”

O Kimdir? Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem…

Ahlakıyla, mertliğiyle, sabrıyla, hilmiyle, bize örnektir o, sallallahu aleyhi ve sellem.

Allah-u Zülcelâl ona buyuruyor ayet-i kerimede;

“Muhakkak Sen çok azim, güzel bir ahlak sahibisin.” (Kalem; 4)

Allah-u Zülcelâl, hiçbir melaikeye, hiçbir Peygambere bunu söylememiş, yalnız Peygamberimize söylemiştir. Kainatta örnek insan O’dur.

Denizden bir damla olsa da onun ahlakından, mutabaatından pay alalım, inşaallah. Şimdi Peygamberimiz dünyada olmasa da, O’nun varisleri dünyadadır, onlarla beraber olalım inşaallah.

Çünkü “Kim bir kavmin içine girerse, o da onlardandır.”

Kim içki içenlerin, kumar oynayanların arasına girerse o da bir müddet sonra onlarla beraber içmeye, oynamaya başlar. Kim de camiye giderse, orada namaz kılmaya başlar.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gün buyurdular:

“Yeryüzünde seyahat eden bazı melekler vardır. Bunlar zikir meclislerine rastladıklarında diğer arkadaşlarını çağırır, ‘Gelin, aradığınız buradadır’ der.

Zikretmek için halka halka olmuş, oturmuş, zikredenleri göklere kadar kuşatırlar. Aynı onlar gibi halka olurlar, onların sevabını Allah'ın huzuruna kadar götürürler.

Allah-u Zülcelal onlara sorar;

“Kullarımı nasıl gördünüz?” Melekler,

“Onları seni zikrederken, seni tesbih ederken gördük” derler. Allah-u Zülcelâl;

“Şahit olun, ben onları mağfiret ettim” der. Melekler,

“Fakat onların arasında zikir için değil de başka bir ihtiyacından dolayı bulunan birisi var” derler. Allah-u Zülcelâl,

“Onlar öyle insanlardır ve öyle topluluktur ki, onlarla birlikte olanlar şaki olmaz, onu da zikir meclisinin hatırına affettim” buyurur. (Tirmizî; Daavat, 129)

Kimlerle Berabersin?

Kişi sevdiği ile beraberdir. Buna en güzel örnek, ashab-ı kehfin köpeğidir. Köpeği biliyorsunuz, köpeğin yediği kap, Şafii mezhebinde yedi kere suyla, bir kere toprakla bulandırılmış suyla yıkamakla ancak temiz olur. Köpek böyle necis bir hayvan olduğu halde, Ashab-ı Kehf’in köpeği, onların kapısında bekçilik etmekle cennete girmeye layık hale geldi. İyilerle beraber olmanın mükâfatı böyledir.

Kötülerle beraber olmanın misali de Hz. Nuh aleyhisselamın oğlunun halidir. Hz. Nuh, Ulu’l Azm Peygamberlerdendir. Hz. Nuh’un oğlu, babasının yanından ayrıldı, bu sebeple helak olanlardan oldu.

Nuh aleyhisselâm gemiyi bitirdiğinde, baktı ki sular yükselmeye başladı; oğluna şefkatle son bir defa daha nasihat etti:

“Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gemiye bin ki, inananlarla beraber selamete eresin! Kâfirlerle beraber olma! Allah-u Teâlâ’nın iman nasip etmekle rahmet buyurdukları hariç, bugün boğulmaktan kimse kurtulamaz!”

Oğlu: “Bir büyük dağa sığınırım. O dağ beni, suda boğulmaktan korur!” dedi. Fakat bir dalga geldi, sular onu alıp götürdü.

Bakın bu misal olarak bize yeter; bir köpek iyi insanlarla beraber oldu, cennete girdi; bir Peygamberin oğlu kötülerle beraber olunca kâfirlerden oldu.

Öyleyse biz de kötü kişilerle hiçbir zaman oturup kalkmayalım. Ancak şu şekilde olursa hariç, “Onlara tebliğ edeceğim, hidayet bulmaları için gayret göstereceğim,” böyle olduğu zaman o da hayırlıdır inşaallah. Ama onlarla oturup sohbet edeceğim, oturup kalkacağım derken, bir gün, iki gün, üç gün, sonra onların yaptıklarına karşı kalbin meyledecek, sen de onlarla beraber cehennemlik olursun, Neuzubillah. Bu sebeple daima iyilerle beraber bulunalım, onlarla beraber cennetlik olmaya vesile olacak inşaallah.

Yumuşak Kalpli Olmanın Çaresi: İstiğfar

Alçak gönüllü olalım. İrşad ederken, insanları Allah yoluna davet ederken, alçak gönüllü, yumuşak huylu olmak faydalı olur. Peygamber aleyhisselam da öyle yapmıştı.

Allah-u Zülcelâl Hz. Musa aleyhisselam’a “Gidin Firavuna yumuşak söz söyleyin” buyuruyor.

Hâlbuki Allah azze ve celle biliyordu, Firavun imansız gidecek, kâfirdir, “Ben sizin en büyük Rabbinizim” diyordu, Neuzubillah. Ama Peygamberine “Ona yumuşak bir lisanla nasihat edin” buyuruyor. Bu İslam dininin ahlakıdır. İslam dininin ahlakı yumuşaklıktır. Bunun için biz de insanları davet ederken yumuşak olalım, tıpkı toprak gibi…

Bakın toprağa, içinde gül yetişiyor, nimetler yetişiyor, insanlar ondan istifade ediyorlar. Taşın içinde bir şey yetişir mi? İşte bunun gibi, insanın kalbi taş gibi olursa ne kendisine bir menfaati vardır, ne de başkasına…

Yumuşaklığın çaresi de yine tevbe, istiğfardır. Önce tevbe, istiğfar edeceğiz, Allah’tan güzel ahlakı, yumuşaklığı isteyeceğiz. Biz yumuşak huylu olunca da insanlar bizden istifade edecek.

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih hadis-i kudsîde Allah-u Zülcelâl’in şöyle buyurduğunu bildiriyor:

“Ey kullarım benim koruduklarım hariç hepiniz günahkârsınız. Benden mağfiret dileyin, sizi bağışlarım. Kim mağfiret etmeye kadir olduğuma inanırsa affederim.” (Tirmizi)

Allah-u Zülcelâl bize emrediyor; “istiğfar edin” diye. “Eğer istiğfar edeni affetmeye kudretimin olduğuna inanırsanız sizi affederim” buyuruyor.

Allah dilerse kullarının bütün günahlarını affeder. Allah-u Zülcelâl’in kudretinin yanında nedir ki, yeter ki biz kendimizi buna müstahak edelim, bunu hak edelim. Bunun için de Allah'ın affına ve mağfiretine karşı kendimizi çok muhtaç bilelim, ondan başka bir çaremiz olmadığının idraki içinde pişman olarak tevbe edelim. Eğer kendimizi böyle fakir, muhtaç, çaresiz bilerek tevbe edersek Allah-u Zülcelâl buyuruyor, “O zaman Ben sizi affedeceğim, bu Benim yanımda hiçbir şey değildir.”

Yine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahih hadis-i şerifte buyuruyor:

"Sizin hastalığınızı ve şifanızı söyleyeyim mi?"
Ashabı kiram: "Evet ya Resulullah!.."
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
"Sizin hastalığınız günah, şifanız da tövbedir." buyurmuştur. (Ramuz el Ehadis)

Yani demek ki günahla manevi olarak hastalanıyoruz, tövbe ettiğimiz zaman da, o manevi hastalıklardan temizlenmiş oluyoruz.

Biliyorsunuz, zahiri olarak hasta olan insan, kolunu bile kaldıramıyor, ağzına suyu bile götüremiyor, bu hale geliyor. Manevi hasta olunca da insan namaz kılamıyor, ibadet edemiyor, hiç hali yok. Zahiri olarak kılsa bile öyle zor geliyor ki, sanki dünyayı yerinden oynatıyormuş gibi.

Allah-u Zülcelâl bunun hakkında buyuruyor; “Hayır! Bilâkis kazanmış oldukları (günahlar), onların kalplerinin üzerini kapladı (kalplerini kararttı).” (Mutaffifin, 14)

Kalbin üzerini böyle günahlar kaplayınca kalp mühürleniyor. Artık ona hiçbir vaaz, nasihat hiçbir şey fayda vermez, çünkü mühürlendi. Neuzubillah, işte o halde gelmememiz için tevbe kapısından ayrılmayalım.

Günah işlediğimiz zaman kalbimize siyah noktalar geliyor, tevbe ettiğimiz zaman siliniyor, tertemiz oluyor gene. İşte tevbe böyle kıymetlidir, ne kadar söylesem sonu getiremem. Tevbe tek kurtuluşumuzdur.

Tevbe Eden Sıkıntılardan Kurtulur

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:

“Kim istiğfara devam ederse Allah o kimsenin hüzünlerini feraha ve sıkıntılarını genişliğe çevirir, hiç ummadığı bir taraftan onu rızıklandırır.” (İbn Mâce, Zühd, 30)

Bakın ne kadar güzel değil mi? İnsanlar diyorlar, “Gönlüme sıkıntı geliyor, doktora gidiyoruz, hap veriyorlar, o da beni uyutuyor. Çare olmuyor, ” Hâlbuki tevbe ettiğin zaman Allah bir feraha çıkarıyor. İnsanlar bilmiyorlar, onlara anlatalım, vesile olalım.

Peygamber aleyhisselatu vesselam buyuruyor;

“Bu din garip geldi, başladığı gibi (bir hale) dönecektir. Ne mutlu gariplere!” (İbn-i Mace, II, 1319)

Garip, yabancı, gurbette demektir. Bir kişi gurbet ellerde olduğu zaman nasıl olur?

İslam da bidayette garip başladı. Peygamberimiz öyle bir kavme gönderildi ki, kızlarını diri diri kuma gömüyorlardı. Kim kuvvetliyse o öbürünü öldürüyordu, malını, namusunu her şeyini talan ediyordu. Böyle bir zamanda Peygamber aleyhisselam İslam ahlakını onların içinde kurdu. O zaman din garipti, sonra kuvvetlendi. Şimdi ahir zamanda din yine yavaş yavaş garip oldu. Tevbenin değerini insanlar bilmiyorlar, anlatalım.

Tevbe, istiğfar ve Allah'a yalvarmanın kıymetini bilelim, bundan ayrılmayalım, inşaallah. Kim sıkıntılı zamanlarda Allah'ın onun duasını kabul etmesini istiyorsa, rahatlık zamanlarında Allah'a dua etsin. O zaman Allah onun sıkıntılı zamanlardaki duasını kabul eder. Rahatlık zamanlarında Allah'a yalvarmayı terk edip yalnız sıkıntılı zamanlarımızda ona yalvarmak olmuyor.

İbn Abbas radıyallahu anhu anlatıyor: Bir gün Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin devesinin terkisindeydim. Bana buyurdu ki:

“Ey çocuk sana birkaç kelime öğreteceğim: Sen Allah’ın (dinini) koru ki, Allah da seni korusun, sen (dar zamanlarında) Allah’a yönel ki, (geniş zamanlarında) Allah’ı karşında bulursun. İstediğin zaman Allah’tan iste, yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile. Bil ki ümmet eğer sana bir şeyle fayda vermek üzere toplansa, sana ancak Allah’ın senin lehine yazdığı şey ile fayda verebilirler ve eğer sana bir şey ile zarar vermek üzere toplansa ancak Allah’ın senin aleyhine yazdığı şeyle sana zarar verebilirler. Kalemler kaldırıldı ve sahifeler kurudu (kaderinde hiçbir değişiklik olmaz). ” (Tirmizî, Kıyamet, 60)

Kişinin sıkıntısı olmadığı zaman, hiç Allah o kişinin hatırına gelmezse, ancak trafik kazası yaptığı zaman “Allahım, Allahım,” derse o zaman Allah azze ve celle de diyor ki, “Niçin derdin yokken Ben’i hiç hatırlamıyordun?”

Tevbe imandan sonra Allah'ın en büyük nimettir. İster usta olalım, ister acemi, birbirimize hatırlatalım. Bazen ustalar gaflete giriyor, acemiler ondan daha gayretli oluyor. Daha eski sofidir ama bir iki sene gelmiş sonra bırakmış. Bu sebeple “Ben daha eskiyim” demeyelim, nefis yapmayalım, kim hatırlatırsa kabul edelim.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor;

“Kim salih bir amel yaparsa faydası kendisinedir ve kim de kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Casiye, 15)

Biz nefsimizi seviyoruz, sabah namazına kalkmak zor geliyor, sonra kaza ederim diyoruz. Hayır, bu sevmek değil. Nefsimizi seviyorsak onu cehennemden muhafaza edelim. Dünyada az bir zaman rahat etmek için ahirette ebed’ül ebed azap çekmek akıl karı değildir.

Allah-u Zülcelâl bizden nasıl razı olacaksa öyle olmayı nasip etsin, bizi kendi nefsimize teslim etmesin, hayırlarda kullansın, inşaallah. Amin.


Sayı : 37
Büyük Kapak