Allah'ın Rahmetinden Ümidimizi Kesmeyelim

Sayı : 65 / Temmuz 2017, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl bize dünyada nasıl davranmamız gerektiğini, bizim için ne şekilde hareket etmenin selametli olacağını, kıyamet gününde perişan olmamamız için doğru yolun ne olduğunu bildirmek için, Peygamber aleyhisselatu vesselam vasıtasıyla ayetlerini göndermiştir. Kıyamet gününün nasıl dehşetli, nasıl büyük bir olay olduğunu bize bildirmiştir. Bu konuda Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor:

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun (azabından sakınınız da O'na ibadet edin). Şüphe yok ki, o kıyamet zelzelesi çok büyük bir şeydir, korkunçtur.” (Hac, 1)

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki, “O zelzele, çok büyük bir olaydır,” buyuruyor. İnsan onun nasıl olacağını sureta bile olsa bilemez. Sadece şunu bilelim ki, bu dünyadaki hiçbir şey kalmayacak, her şey dümdüz olacak. İşte öyle bir deprem düşünelim.

Allah-u Zülcelâl devam ediyor:

“(O Kıyamet dehşetini) gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür…” (Hac, 2)

Çocuklarına süt veren kadınlar, o günün dehşetinden, kendi bebeklerini atıyorlar. Bakın, görüyoruz, kadınlar bebeklerine ne kadar şefkatli olduğu halde “Onu bırakıyorlar,” diyor. İşte böyle bir dehşettir.

Sonra buyuruyor ki:

“…İnsanları sarhoş gibi görürsün oysa sarhoş değildirler, fakat bu sadece Allah'ın azabının çetin olmasındandır.” (Hac, 2)

Bakın bunu Allah-u Zülcelâl anlatıyor. Şimdi bir insan sana bir meseleyi anlattığı zaman sen o anlatan kişinin durumuna göre değerlendiriyorsun. Diyorsun ki “O adam bunu çok büyük anlattı ama bu nihayetinde zayıf bir adamdır.”

Ama bu öyle değil, bunu Allah anlatıyor. Azamet sahibi olan Allah diyor ki, “O çok dehşetli, çok azim bir olaydır,” diyor.

Peki öyleyse o dehşetli günde selamette olmanın çaresi nedir? İşte Allah-u Zülcelâl o günde selamette olmanın çaresini göstermiş. Mesela dinin direği olan namaz. Bakmayın, nefsimize ağır geldiğine ama o bizim için çok büyük nimettir. Eğer değerini bilirsek kıyamet gününde bize en çok menfaatli olacak amelimizdir. Çünkü insanın ameli, namazı, zekâtı, orucu, haccı, bunların hepsi kıyamet gününde onun etrafında muhafız gibi duruyorlar, azab etmek için gelenlere mani oluyorlar.

Böyledir, şimdi dünyada soru yok, hesap yok, rahatız ama hep böyle değil, öyle bir güne geleceğiz ki, ateş gelecek sana. Baş tarafından gelecek, kıldığın namaz onun önüne geçecek seni muhafaza etmek için. Sağ taraftan oruç, sol taraftan zekât, ayak tarafından hac, senin zikrin önüne gelecek seni muhafaza edecekler. Bunu bilelim, bunun kıymetini bilelim.

Peygamber aleyhisselatu vesselam namaz hakkında şöyle buyuruyor:

“Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?” Sahâbîler:

“O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz,” dediler. Resulullah sallallahu aleyhi vesellem:

“Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder” buyurdular. (Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283)

İşte o kadar Allah-u Zülcelâl bize böyle büyük nimet vermiştir. Eğer biz namazımızı erkânlarına riayet etmek üzere, rükûsuna, secdesine dikkat ederek, huşu içinde, niyet-i halis ile güzelce kılarsak Allah-u Zülcelâl onunla bütün günahlarınızı affedecektir. O yüzden böyle kıymet verelim ona. Abdestten ta selam verinceye kadar namazın içinde Allah-u Zülcelâl’e karşı adablara riayet edelim. Bu şekilde kıldığımız zaman Allah-u Zülcelâl insanın bütün günahlarını affeder.

Aklımızı Kullanalım

Evet, Allah-u Zülcelâl hepimize akıl vermiş ama onu kullanmak lazım. Peygamber efendimiz buyuruyor:

“Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası için hayırlı ameller işlemeye çalışandır. Aciz kişi de, nefsini hevâsına tabi kılan ve Allah'tan dilek(ler)de bulunup duran (bunu yeterli gören) kişidir.” (Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyame, 11)

Yani Allah'ın verdiği aklı kullanan kişi, ölümü düşünür, amel-i salih yapar. Ama adam namaz kılmıyor, salih amel yapmıyor, Allah affetsin diye temenni ediyor. İnsan önce Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiylerini yerine getirecek, ondan sonra ondan affedilmeyi bekleyecek.

İnsan eğer Allah'ın yanındaki kıymetini bilmek istiyorsa işlediği amel-i salihe baksın. Ne kadar Allah'a karşı amel-i salih yaparsa Allah'ın yanında kıymeti olur. Kim olursa olsun, salih amel yapmazsa Allah'ın yanında kıymeti yok.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanında Kudâa kabilesinden iki kişi birlikte, aynı günde İslam'a girmişlerdi. Bunlardan biri Allah yolunda harbe iştirak etmiş, şehid düşmüş, diğeri de bir sene daha yaşayıp vefat etmişir. Bakın amel-i salihin kıymetini anlamamıza vesile olsun diye anlatıyorum. Sahabeden Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh bir gün sahabelerin yanına geldi ve:

“Ben rüyamda o iki kişiyi gördüm. Onlardan bir sene sonra vefât eden, cennette şehid düşenin önünde gidiyordu. Buna hayret ettim.” diye anlattı.

Sabah olunca Talhâ'nın bu rüyâsı Rasûlullâh'a anlatıldı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:

"O, şehit olandan sonra Ramazan orucunu tutmadı mı, bir senede altı bin şu kadar rekat namaz kılmadı mı?" (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 333)

Bakın şehit olmanın faziletini biliyorsunuz öyle değil mi? Demek ki insan ne kadar amel-i salih yaparsa o kadar Allah'ın yanında kıymetli olurdu.

Cenneti Gören Mücahid

Hişam ve Said isimli iki zat vardı. Bir kaleyi muhasara ediyorlardı. Şiddetli harp yapıyorlardı. Hişam diyor ki,

“Ben Said’i gördüm, gündüz hem oruç tutuyor hem de düşmanla harp yapıyordu; gece de devamlı namaz kılıyordu. Ne yemek var ne uyku var. Ona “Bu ne haldir?” diye sordum. Önce anlatmak istemedi. “Bana söyleyeceksin,” diye ısrar ettim, bana şöyle dedi:

“Sana söylediklerimi ben ölünceye kadar kimseye söylemeyeceksin. Bir gün uyuyordum, baktım, melekler bana dediler ki, “Biz sana cennetteki yerini göstermek istiyoruz ister misin?”

Onlarla birlikte çıktım… Büyük bir sarayın önüne geldik. Saray sanki saf gümüştendi ve parlayan bir nurdu. Kapısına gelince açılmasını istemeden açıldı. Özelliklerini kimsenin sayamayacağı bir yere girdik. Sarayda tıpkı Allah Teâlâ’nın “Sıralanmış inciler.” (Tur, 24) dediği, yıldız gibi kadın ve erkek hizmetçiler vardı. Onlar bizleri görünce çeşitli güzel sözler, nağmeler söylemeye başladılar.

Yürüdük ve altından yapılmış tahtların olduğu bir meclise geldik. Mücevherlerle süslenmişlerdi. Beni götüren iki adam:

“Bu senin evin, bunlar da ailen. Rabbinin katında büyük rızaya işte burada kavuşacaksın” dediler ve geri dönüp gittiler. Hizmetçiler bana doğru koşuştular. “Merhaba” diyerek saygı gösteriyorlar ve müjde veriyorlardı. Tıpkı gurbetten gelen birisinin ailesi tarafından karşılanması gibi…

Orada bir huri vardı. Ona sordum:

“Sen kimsin?”

“Ben senin hanımınım.”

Elimi ona doğru uzattım. Elimi yavaşça geri itti ve:

“Bugün olmaz. Sen dünyaya döneceksin. Orada üç gün kalacaksın. Üçüncü gece inşaallah yanımızda iftar edeceksin.”

İşte kardeşim o günden beri benim gözüm ne yemek görüyor, ne uyku görüyor.

Hişam devamla der ki: Sonra Saîd kalktı, soyundu, yıkandı, koku sürünüp silahını aldı ve savaş yerine gitti. Yine oruçluydu. Akşama kadar savaştı. Arkadaşlarıyla beraber döndü. Arkadaşları bana:

“Bu adam öyle şeyler yaptı ki, daha önce öyle hareketleri yapan hiç kimse görmedik. Adeta şahadete atıldı. Kendisini okların, atılan taşların önüne attı. Ama hiç biri ona isabet etmedi” dediler. Çünkü daha vakti gelmemişti.

Said o akşam az yemekle iftar etti, geceyi yine namazda geçirdi. Sabahleyin tekrar oruca niyet etti. Önceki gün yaptığının aynısını o gün de yaptı. Günün sonuna doğru döndü.

Üçüncü gün ne olacağını merak ettiğim için ben de onunla çıktım. O, düşman arasında fırtınalar estiriyordu. Ben ise uzak bir yerden onu gözlüyor, ona yaklaşamıyordum. Güneş batmaya yaklaştığı sırada birden kale duvarının üzerinden bir adam ona ok attı. Ok göğsüne saplanmıştı. Hemen insanları çağırdım, onu alıp siperlerin arkasına çektiler. Çok geçmeden ruhunu teslim etti.

Hişam şöyle devam eder:

En yüksek sesimle bağırdım “Ey Allah’ın kulları! Amel edenler bunun gibi amel etsinler. Kardeşinizin durumu hakkında size söyleyeceklerimi iyi dinleyin,” İnsanlar toplanınca Said’in rüyasını onlara anlattım. Bütün askerler gözyaşları dökmeye başladırlar. Sonra yürekleri hoplatan bir tekbir getirdiler. Ertesi sabaha kadar insanlar Said’in rüyasını ve kahramanlığını konuşmuşlardı. Sabahleyin kaleye yenilenmiş niyetlerle, Allah’a kavuşmaya iştiyak duyan kalplerle saldırdılar. Kuşluk vaktinden önce Allah kalenin fethini bize nasip etti.

Hişam dedi ki, “Görmek işitmek gibi olmaz. Biz işitiyoruz ama Said gördü. Gözüyle gördüğü için böyle büyük bir muhabbet oldu.” Eğer Said’in gördüğü manzarayı görsek biz de öyle oluruz.

Cennete Girmek İçin

Allah'tan korkmak lazım. Allah-u Zülcelâl zahiri azalarımızdan çok kalbimize bakıyor. Bir insan sabahtan akşama kadar ibadet yapsa ama kalbi Allah'a karşı gafil olsa ona Allah kıymet vermiyor. Ama Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:

“Müslümanları rahatsız eden, yol üstündeki bir ağacı kesen bir kişiyi cennet nimetleri içinde yüzer gördüm.” (Müslim, Birr 129)

Onun için ihlaslı olmak lazım. Hangi günahı yapmıyorsak, hangi salih ameli yaparsak Allah için yapalım. Az da olsa Allah'ın yanında ancak ihlaslı amel makbul olur.

Bakın sahih Müslim’de şöyle bir hadis-i şerif geçiyor; bu kitap Kur'an-ı Kerim’den sonra en sahih kitaptır denmiştir.

Zamanında bir kişi vardı, hiçbir hayır yapmamıştı. Ömrünün sonuna yaklaşınca oğlunu çağırdı ve dedi ki; “Sizlere nasıl bir baba idim?” diye sordu. Çocukları da: “Hayırlı bir baba idin,” diye cevap verdiler. Adam: “Şüphesiz ben hiçbir hayır iş işlemedim! Allah bana hiç kimseye etmediği kadar azap edecek. Bu sebeple size vasiyet ediyorum, Ben öldüğümde beni yakın, sonra yanmış parçalarımı iyice öğütüp kül edin ve küllerimi fırtınalı bir günde savurun,” dedi. Öldükten sonra oğlu vasiyetini yerine getirdi. Allah toprağa emretti “O kulumun zerrelerini toplayın, benim huzuruma hazır edin” Toprak o adamın vücudunu tekrar meydana getirdi, hazır etti.

Allah-u Zülcelal adama sordu “Neden böyle yaptın ey kulum? Adam cevap verdi “Allah’ım ben senden çok korktuğum için böyle yaptırdım. Bilmiyordum, o yüzden sana salih amel yapmadım, günahlardan kaçınmadım, sana asi geldim, akıbetimden korktuğum için böyle yaptım.”

Allah-u Zülcelâl “Madem Ben’den korktuğun için böyle yaptın, Ben de seni affettim,” buyurmuştur. (Müslim 2756; 25)

Allah razı olsun hepiniz Allah'tan korktuğunuz için bu tevbe yoluna geldiniz. Elimizden geldiği kadar Allah'tan özür dilemek, tevbe etmek lazım.

Bir kişi vaaz veriyordu, diyordu ki;

“Ben hayret ediyorum, çok zayıf bir kişi çok kudretli birine karşı mücadele ediyor.”

Sordular, “Kimdir o kişi?”

“Ademoğludur. İnsan Rabbine karşı çok zayıftır ama emirlerine uymamakla, yasaklarını işlemekle onunla mücadeleye giriyor.”

Öyle değil mi? Allah bizi istediği zaman yok edebilir. Ona karşı gelmek ne büyük bir akılsızlıktır.

Elhamdülillah, Rabbimiz çok şefkatli ve merhametlidir. Kur'an-ı Kerimin başında, ilk sure, Fatiha, er- Rahman ve er-Rahim diye başlıyor.

Allah-u Zülcelâl bize kendini hep er Rahman, er-Rahim, el- Ğafur gibi isimleriyle tanıtmıştır. Onun için umudumuzu kesmeyelim, “Allah bizi affedecek inşallah,” diyelim.

Buhari’de geçen bir hadis-i şerife göre, Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” (Buharî, Tevhid 15; Müslim, Zikr, 2)

İşte böyle bilelim. Biz de elimizi vicdanımıza koyalım. Allah-u Zülcelâl kullarına karşı böyle merhametli olduğunu düşünelim.

Böyle bir Rabbimize karşı edebli olalım. Hiçbir zaman amelimize güvenmeyelim, ancak Allah'ın rahmetiyle cennete gireceğimizi bilelim.

Allah-u Zülcelâl bizi bir an bile nefsimize bırakmasın, bizi hayırlarda kullansın inşallah. Amin.


Sayı : 65
Büyük Kapak