Çanakkale Şehitlerini Anarken…

Sayı : 61 / Mart 2017, Konu Başlığı : Hizmet Kervanı

Mehmed Akif merhuma;

“Âsım'ın nesli...” diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek."


Mısralarını yazdıran Çanakkale destanının yıldönümünü idrak ettiğimiz günlerdeyiz.

Her yıl Mart ayı gelince tatlı bir telaş başlar. Okullar ve çeşitli kuruluşlar tertip ettikleri gezilerle çocuklarımızı savaşın cereyan ettiği mekânlara götürüp, rehberler nezâretinde bilgilendirerek tarihlerini unutmamalarını sağlamaya çalışırlar. Bu çalışmalar her ne kadar faydasız değilse de ehil ellerde, şuurlu rehberlerle yapılmadığı zaman yetersiz kalmaktadır.

Tarih ilmi, tıpkı diğer sosyal bilimler gibi tarafsızca öğretilmesi zor bir ilimdir. Tarihi olayları yorumlarken her ideoloji kendi açısından bakar ve yorum katar. Oysa tarihin dosdoğru öğrenilmesi çok önemlidir. Çünkü tarih, insanlığın hafızasıdır.

Tarihini bilmeyen veya çarpık şekilde öğrenen bir kişi hafızasını kaybetmiş gibidir, ona ne empoze edilirse onu kabul etmeye hazırdır. Bu sebeple mutlaka çocuk ve gençlerimize tarihimizi doğru ve kapsamlı bir bakışla öğretmek zorundayız. Çanakkale destanı da tarihimizin önemli bir kesiti olarak doğru bir tarih bakışını edinmemize vesile olmaya son derece uygundur.

Bilindiği gibi Osmanlı devleti, Avrupa kıtasında ortaya çıkan sanayileşme, bilim ve teknolojinin ilerlemesi, büyük üretim yapma yöntemlerinin gelişmesi yarışında arzu edilen seviyede ilerleme gösterememişti. Teknik imkanların silah sanayini ve askerlik yöntemlerini de etkilemesi sonucunda, Osmanlı devletinin üç kıtada Müslümanların söz sahibi olmasını sağlayan üstünlüğü elinden gitmişti. Bu sırada Avrupa’da ortaya çıkan kavmiyetçilik anlayışı kasıtlı bir çabayla Osmanlı devletini oluşturan farklı etnik ve din kökeninden gelen unsurlar arasında da yaygınlaştırılıyordu.

Osmanlı devleti On dokuzuncu yüzyıl boyunca toprak kaybetmişti. Avrupa ülkeleri Hindistan’dan kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyayı sömürgeleştirmişlerdi. Balkanlarda Osmanlı himayesi altında kardeşçe bir arada yaşayan halklar ayaklanmıştı.

Ruslar Panslavizm politikası güderek Balkan halkları üzerinde hakimiyet kurma ve Osmanlıyı bertaraf ederek sıcak denizlere inme arayışındaydı. İngilizler ise denizlerdeki hakimiyetini sürdürmek için Osmanlı mülkünü paramparça etmek, Müslümanları Avrupa kıtasından söküp atmak istiyordu. Bilhassa İngiltere hükümetinin başındaki Haçlı zihniyetli politikacılar, bu maksatları için ortak menfaatler çerçevesinde başta Fransa ve Rusya olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleriyle kirli bir işbirliği içindeydi. Daha sonra Sevr planıyla ortaya koyacağı gibi Anadolu’nun yönetimini gayrimüslim azınlıklara verip Müslümanları ta Malazgirt öncesindeki sınırlara kadar sürüp çıkarmak istiyordu.

İslam Aleminin Üzerine Çullandılar

Osmanlı devleti esasen savaş yorgunuydu. Maddi ve manevi yönden çok sarsılmıştı. İstanbul şehri, Rumeli’deki etnik temizlikçi komitacıların katliamından kaçıp sığınan mültecilerle dolmuştu. Bu sebeple hiçbir menfaat beklemediği bu savaşa girmek niyetinde değildi. Hatta itilaf devletlerinin başındaki İngiltere’ye, Osmanlı’nın toprak bütünlüğünün garanti edilmesi şartıyla savaşta tarafsız kalacakları yönünde teklif götürülmüştü.

Fakat o sırada İngiltere İtalya’ya İtilaf devletlerine katılması için Osmanlı topraklarından pay peşkeş çekiyordu. Yani Osmanlının savaşa girip girmemesi sonucu değiştirmeyecekti. Her durumda Osmanlı himayesi altındaki müslüman yurdu paramparça edilip yutulacak lokma gibi görülüyordu.

Adeta bir kabus gibiydi. Osmanlı mülkünü paylaşmak için neredeyse bütün sömürgeci ve emperyalist güçler birleşmişti. Neyse ki sömürge yarışına biraz geç katıldığı için geride kalan Almanya ile Avusturya-Macaristan imparatorluğunun çıkarları bu sömürgeci güçlerle çatışıyordu. Zaten Osmanlı idarecileri ne zamandan beridir bu rekabetten faydalanarak denge politikası güdüyor ve İslam aleminin toparlanması için zaman kazanmaya çalışıyordu.

Osmanlı devletinin başındaki hükümet bu savaştan korunabilmek için Alman devletinden silah teknolojisi ve yeni askeri yöntemlerin alınması için anlaşma yaptı. Ama ne yazık ki iş burada kalmadı, meşhur Alman gemilerinin karasularımıza sığınmasıyla başlayan süreç savaşın fitilini ateşledi.

1914 yılında başlayan 1. Cihan Harbinde Osmanlı ordusu kendisini hiç ilgilendirmeyen, sırf Alman ordusunu rahatlatmayı amaçlayan cepheler de dahil birçok cephede gencecik evlatlarını kaybetti. Zaten aç gözlülükten başka bir anlamı olmayan bu savaş, bütün taraflardan toplam 9 milyon askerin hayatına mal oldu. Dolaylı ölümlerle ve savaşın sebep olduğu başka yıkımlarla beraber dünya adeta kana boyandı.

Sonuç itibarıyla taraflardan hiçbirinin uğradığı kayıp ve zarara değer bir kazanç elde edemediği bu savaş, insanlık tarihine kara bir leke olarak geçti. Belki Çanakkale’de yazılan tarihin en beklenmedik zaferlerinden birini anlatan bu destan olmasaydı sonuç daha da kötü olacaktı.

İngiliz Kibrine İndirilen Şamar

Çanakkale direnişi, dünyayı sömürerek zenginleşen, zenginleştikçe şımaran, fitne ve fesatlar çıkaran, hep zulme ve azgınlığa ön ayak olan kibirli İngiliz politikasına indirilmiş bir darbedir.

İngilizlerin önderliği ve kışkırtmacılığı ile kurulan İtilaf devletleri, Çanakkale ve İstanbul boğazlarına kolayca hakim olup hem müttefikleri olan Rusya’ya yardım gönderecekler, hem de o bahaneyle yerleştikleri ve stratejik önemi çok büyük olan bu boğazları askeri bir kazanım olarak elde tutacaklardı. Bundan da önemlisi, dünya Müslümanlarının birliğini temsil eden Osmanlı payitahtını fiili bir şekilde işgal etmekle İslam coğrafyası üzerindeki bütün emellerine kolayca nail olacaktı.

Ama zalimlerin hesaba katmadığı bir şey vardı; bütün hesap ve hilelerin üzerinde elbette Allah'ın da bir hesabı vardı. Rabbimiz, Resulüne “Bu ümmetin üzerine bütün düşmanları çullanıp toptan helak edemeyeceklerini,” vaad etmişti. (Müslim, Fiten: 5)

Gönüller, Mevlamızın yed’i kudreti altındadır. İslam alemi ne zamandan beri gaflet içindeydi. Kendi özünü unutmuş batıdan gelen oyuncaklara dalmış, moda fikirlere kapılmış, kendi aralarındaki birlik beraberliği kaybetmişti. Bu sebeple de parçalanma başlamış ve güçsüz düşmüşlerdi ama hala yıkılmamışlardı.

Allah-u Zülcelâl bu ümmetin düştüğü yerden yeniden ayağa kalkması için düşmanlarına karşı tamamen perişan etmemeyi dilemişti. Bunun için de Çanakkale’de vatan müdafasına koşan tertemiz gençlerin iman dolu sinesine büyük bir azim, cesaret ve fedakarlık ruhu nasip etmişti.

O gençler, İslam aleminin gelecekte yeniden ayağa kalkması için canını seve seve feda eden yiğitlerdi. Hepsinin adı Ahmet’ti, Mehmet’ti, Ali’ydi, Veliydi. Türk, Kürt, Laz, Arnavut, Çerkes yoktu, hepsi aynı Allah'ın kulu, Resulün ümmetiydi. Düşmanları gözünde de aralarında fark yoktu. Tarihleri birdi, istikballeri birdi, kaderleri birdi…

İşte o birlik ruhuyla onlar dünyaya Müslümanların manevi gücünü ispatladılar. Maddi bakımdan çok büyük bir güce sahip olmakla şımarmış zalimlere, imanla dolu bir yüreğin yenilmezliğini gösterdiler.

Maneviyatın Zaferi

Çanakkale maneviyat gücünün sembolü olan nice mucizevi manzaranın sergilendiği bambaşka bir alemdir. Seyit onbaşının görevli olduğu Mecidiye Tabyası'nda ayakta kalan tek top vardı ve onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştur. Seyit Onbaşı Allah'ın nasip ettiği fevkalade bir güçle, üç kişinin yerinden kaldıramadığı 215 Okka ağırlığındaki mermiyi sırtladığı gibi namlunun ucuna sürerek Ocean gemisinin büyük bir yara almasını sağlamıştır.

Zaferden sonra kendisine o mermiyi tekrar kaldırması teklif edildiğinde şu cevabı verir; "Ben bu mermileri kaldırırken kalbim, Allah'ın feyziyle dolmuştu. Ancak şimdi bunu kaldırmam mümkün değildir kumandanım."

Bu destan, General Mac Arthur’a:

“Savaşta silâhlar önemlidir, komutanlar önemlidir; ama daha da önemli olan mâneviyattır, ruhtur!” dedirten muhteşem bir maneviyat şölenidir.

İngiliz siyasetçisi Churchill, savaşın Çanakkale direnişi yüzünden böyle uzaması, pek çok maddi kayba sebep olduğu gibi artık sömürgeleri elde tutamayacak derecede itibar kaybına sebep olması sonunda kendisini savunmak zorunda kalmıştı.

Savunmasında demişti ki:

“Anlamıyor musunuz? Biz Çanakkale’de Türklerle değil, Allah ile savaştık!.. Ve tabiî ki yenildik.”

Çanakkale’de uğradıkları başarısızlık İngiliz kibrini kırdı. Muhalif bir İngiliz politikacının söz alıp, “Biz İngilizler dünyaya nizamat verme sevdasından vazgeçmeliyiz,” demesine yol açtı. Avrupa basını, uzayan savaş yüzünden ortaya çıkan manasızca acı ve kayıptan dolayı siyasileri eleştirdi.

İngilizler bu yenilgiden sonra bir daha Anadolu topraklarına kendi askerlerini göndermeye cesaret edemediler, onun yerine Yunanlıları kışkırttılar. Fransızlar da, İngilizlerin politikasına alet olmaktan vazgeçti, çünkü Çanakkale destanı sömürgeleri altındaki Müslümanlara cesaret ve şevk kaynağı olmuştu. Savaşta ağır yara alan bütün devletler bir an önce savaşı bitirip yaralarını sarma ve elindekini koruma derdine düştü.

Dünyayı Değiştiren Zafer

Çanakkale direnişinin sonucunda, başta Rusya olmak üzere birçok ülkede halk ayaklanmaları oldu, hükümetler devrildi ve büyük yönetim değişiklikleri oldu. Artık sömürgeciler de, herhangi bir toprak parçasına bir avuç asker ve sömürge valisi göndererek istedikleri gibi yönetemeyeceklerini anladılar.

Gerçi yeni taktikleri, yerli halkın arasından işbirlikçi kukla diktatörler seçip başa getirerek sömürmeye devam etmekti. Bu sorun, bilhassa İslam aleminde hala iç savaşlara sebep olmaya devam ediyor. İngilizlerin ektiği fitne tohumlarından çıkan dikenler hala canımızı acıtıyor.

Bugün başta ülkemiz olmak üzere İslam dünyasının terörden ve savaşlardan dolayı canı yanıyorsa bunun sebebi hala adil ve kalıcı bir barışı sağlayacak, Allah'ın emrettiği birlik beraberlik ve kardeşlik ruhunu yansıtan bir idarenin kurulamamış olmasıdır. Ancak o birlik kurulacaksa yine Çanakkale’de ortaya konulan maneviyat sayesinde olacaktır.

Allah Çanakkale şehitleri başta olmak üzere, bizlere bir İslam yurdu bırakmak niyetiyle tatlı canını feda eden bütün şehitlerimize rahmet eylesin, bol bol mükafatlandırsın. Bizlere de yeni nesillerimize o kahramanlık ruhunu aşılamayı nasip eylesin.
Yazımıza Mehmet Akif’in mısralarıyla son verelim:

Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,

Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.


Sayı : 61
Büyük Kapak