Anne Yüreği…

Sayı : 27 / Mayıs 2014, Konu Başlığı : Goncagül

Saate baktı, en son baktığından beri sadece on dakika geçmişti.

- Bu gece bitmeyecek! Diye geçirdi içinden. Yerinden doğrulup birkaç adım attı. Saatlerdir sandalye üstünde üzerinde oturmaktan beli ağrımıştı.

Annesinin başucuna doğru gitti, serumun kordonunu düzeltti. Sonra annesinin yüzüne şefkatle baktı, alnına yavaşça öpücük kondurdu. Tekrar sandalyesine oturmak üzereydi ki, koridordaki ayak tıkırtısı dikkatini çekti. Odanın kapısı aniden açılıp içeriye nöbetçi hemşire girince oturmaktan vazgeçti. Hemşire seruma baktı, sonra sehpanın üzerinde duran dosyaya bir şeyler yazdı. En sonunda ayakta dikilip kendisine bir şey diyecek mi, diye merakla bekleyen Hacer’e döndü:

- Serumu takip ediyorsunuz değil mi?

Hacer heyecanla:

- Evet Hemşire hanım. Bakın söylediğiniz gibi saat başı buraya yazıyorum.

Bu geceki hemşire güler yüzlü, tatlı dilli bir hanımdı.

- Tamam çok güzel, devam edin, deyince Hacer sanki aferin almış talebe gibi sevinmişti.

Hemşire hanım, enjeksiyona çektiği ilacı serumun iğnesinden zerk ettikten sonra Hacer’e dönüp:

- Bu serum sonuncusu, bitince şuradan kapatın. Ondan sonra beklemenize gerek yok, biraz istirahat edebilirsiniz, dedi.

Hacer:

- Oh! çok şükür! diye geçirdi içinden. Serumun bitmesi sanki annesinin iyileşeceğine dair bir işaret gibi gelmişti ona…

Annesi üç ay önce rahatsızlanmış, hastaneye kaldırılmıştı. İki gün önce de ameliyat geçirmişti. O günden beri hastanelerde geçiyordu, gün ve geceleri.

Gündüzleri yenge ve ablaları da geliyorlardı ama geceleyin evlerini, çocuklarını bırakamıyorlardı. Kendisi henüz bekâr olduğu için geceleri o kalıyordu …

Aslında bekâr da sayılmazdı artık, nişanlıydı. Hatta nişan merasimi annesi hastalanmadan birkaç gün önce olmuştu. Ama şu an her şey muallaktaydı; annesini bu halde bırakıp evlenebilecek miydi, bilmiyordu…

Doktorlar da açık bir şey söylemiyorlardı ki… Galiba onlar da bilmiyorlardı. Herhalde bu ameliyattan sonra sağlık durumunun nasıl gelişeceğine bakacaklardı.

Bu yüzden kendisini evlenme hayallerine kaptırmak istemiyordu. Annesi iyileşmezse onu bırakıp evlenmek içine sinmeyecekti. Ama öte yandan “Ya bu durum uzarsa…” düşüncesi onu ne düşüneceğini bilemez bir hale getiriyordu.

Bu uzun geceler, kafasında türlü türlü kuruntuların peyda olmasına sebep oluyordu ya; hiç sevmiyordu bu yüzden.


Koridordaki tıkırtılara bakılırsa kahvaltı dağıtımı başlamıştı. Yerinden doğruldu, annesinin alnına elini koydu. Ateşini ölçen hemşire “iyi” demişti ama yine de endişe ediyordu. Sonra annesinin delik deşik olmuş kollarına baktı, merhametle…

O sırada yan odadan duyulan yüksek sesle irkildi. Aslında sesin şiddetinden daha ürkütücü olan, duyduğu seslerin, genç bir kadın bağırması ile yaşlı bir kadının yalvaran bir tonda cevap vermesinden oluşan bir kavga sesi olmasıydı.

Neden bahsettiklerini net anlamasa da, arada anlayabildiği cümleler sanki kanını dondurmuştu, Hacer’in…

- Sana ne dedim ben! Bak gene aynı şeyi yapıyorsun!

- Tamam kızım! Bir daha yapmam… Bağırma, hemşireler duyacak, bize kızacaklar!...

Sanki annesine bağırıp çağıran kendisiymiş gibi utanç duydu. Nasıl olabilirdi bu! Boğazına hıçkırıklar düğümlenerek dua etti:

“Allahım! Nefsimin şerrinden Sana sığınıyorum! Ne olur beni böyle hallere düşürme!”


O gün annesi ilk kez yemek yiyebilecekti. Her ne kadar hastanenin yemekleri hiç fena değilse de, ablası doktorların izin verdiği yemeklerden getirmeden edememişti. Ziyaretçilerin getirdiği meyveler, hediyeler derken bu yüzden bir sürü yemek fazlası ortaya çıkınca Hacer bunları yan odalardaki arkadaşlarına ikram etmeye karar verdi.

Koridorun başındaki ilk odadan başladı. Burada ameliyat olmuş bebeğinin başında kalan genç bir anneyle karşılaştı. Zavallıcık bebeği için gecesini gündüzüne katıyordu. Yanındaki odada ise kaza geçirmiş bir delikanlının başında nöbetleşe kalan bir anne baba vardı. Ondan sonraki oda ise bitişik odaydı.

Hacer odaya girip girmemek hususunda tereddüt etti. Annesini azarlayan o kıza iyilik etmek hiç içinden gelmiyordu. Öte yandan yaşlı kadını sevindirmek de vardı işin içinde… Kısa bir kararsızlıktan sonra kapıyı tıklattı. İçerden yaşlı kadının “Buyurun” sesi duyuldu.

Kapıyı açtığında gördüğü manzara karşısında şaşırıp kalmıştı, Hacer. Hasta yatağında, saçına henüz ak düşmüş, orta yaşta bir kadın oturuyordu. Başucunda ona hizmet eden kadın ise neredeyse saçlarının tamamı ağarmış bir teyzeydi. Anlaşılan, hasta olan anne değil kız idi. Kadıncağız bu yaşında hasta kızına bakarken işitmişti o azarları!


Çok şükür, annesi günden güne iyileşiyordu. Birkaç gün sonra yengesi ve ablasının yardımıyla annesini tekerlekli sandalyeye oturtup hava almaya çıkardılar.

Bahçede, hasta kızına bakan yaşlı teyzeyle karşılaşınca biraz sohbet ettiler. Kadıncağız, söz arasında kızıyla aralarında geçen yüksek sesli konuşmalar için özür dilercesine açıklama yapmaya çalışıyordu:

- Kızım boşandığından beri biraz sinirli. Evvelden de öyleydi gerçi ama şimdi iyice morali bozuldu. Aslında kötü biri değildir, canı yanıyor ya ondan böyle yapıyor…

Hepsi onu rahatlatacak şeyler söylemeye çalıştılar. O uzaklaşırken annesi ablasına dönerek:

- Anne yüreği işte! Dedi. Ne kadar cefa çekse de yine evladını düşünüyor, ona laf gelmesin diye uğraşıyor… Ablası da ona hak vermişti:

- Ne yapsın, evlat…

Hacer ise gözlerinden süzülen yaşları onlara göstermemek için çam ağaçlarından yana yürüyordu…


Sayı : 27
Büyük Kapak