Ashab-ı Kiram’ın Örnek Kardeşliği

Sayı : 62 / Nisan 2017, Konu Başlığı : Kapak

Hz. Ömer radıyallahu anh Kudüs'ü fethettiği zaman buradaki halka eman verdiğini bildiren bir hutbe irad etmişti. Hutbesine şu sözlerle başlamıştı:

“Hamdolsun O Allah'a ki bizi İslâm dini ile azîz etti. İman ile şereflendirdi. Muhammed sallallahu aleyhi vesellem hürmetine rahmetine nâil kıldı, dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sayesinde bir araya getirdi. Kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı muzaffer kıldı. Memleketler ihsan etti. Bizi birbirini seven kardeşler haline getirdi. Ey Allah'ın, kulları bu nimetlerden dolayı Allah'a hamd-ü senâ ediniz.”

Hz. Ömer’in dikkat çektiği gibi, birlik beraberlik ve kardeşlik Allah'ın mümin kullarına nasip ettiği en büyük nimettir. Bu nimet sayesindedir ki, birbirleriyle savaşıp duran Arap kabileleri bir araya gelip, tek bir yumruk olup, kendilerini sömüren devletlerle baş edebilecek bir güce ulaşmışlardır.

Kardeş, aynı anne ve veya babadan meydana gelen iki kişinin arasındaki bağa denir. Ama kardeşlik kalpte olan öyle bir şuur ve duygu halidir ki bazen arasında kan bağı olanlara bile nasip olmaz. Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin risalet vazifesiyle gönderilmesinden önce hem Mekkeli hem de Medineli kabileler arasında kanlı savaşlar olmuştu. Haram aylarda bile devam ettirildiği için Ficar savaşı denilen bu savaşların çıkması için ufak bir bahane yetiyordu. Yine Yesrib’de Evs ve Hazreç kabileleri arasında Buas savaşlarında pek çok yiğit boşu boşuna hayatını kaybetmişti.

Günümüzde de Müslümanların canını yakan bu iç savaş ve terörün en büyük nedeni, kalplerde yerleşen kibir, hased ve husumet hisleridir. Bu hisler önce basit gibi görünen, duyarsızlık ve ötekileştirme ile başlar.

İnsanın nefsinde bencillik meyli zaten mevcuttur. Eğer nefis terbiye edilmezse insan bencillik ve duyarsızlığına bahane arar. Başkalarının derdiyle dertlenmemek için en yakınlarına karşı bile husumet ve nefret gerekçeleri icad ederek bağları koparır, ötekileştirir. İnsan bir kez bir kardeşini veya bir grubu ötekileştirdi mi ona karşı yapılan zulümlere aldırış etmez, her türlü yardım ve iyiliği esirger. Bu duruma giden adım da ufak bir hakir görme, küçümseme veya suçlama ile başlar.

Bu sebepledir ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bu yolu kapatmak için şöyle uyarıyor:

“Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.” (Müslim, Birr 32.)

Maalesef bugün dünya müslümanları kendi aralarındaki kardeşliği, birlik ve beraberliği kaybetmiştir. Bunun neticesinde de Müslümanlar, mümin kardeşlerini bırakıp kafirlerle birlik olabilmektedir. Halbuki kafirden dost olmaz. Onlar ancak bizi doğru yoldan saptırmak ve aramıza tefrika sokmak için çabalar.

Çoğu zaman mümin kardeşini hakir ve mücrim görmek için kusur kabahatleri bahane sayanlar, kafirlerdeki koskoca zulümleri ve Allah’ı inkar suçunu görmezden gelebilmektedir. Bu ise şeytanın fitnesidir.

Sahabenin Kardeşliği Bize Örnektir

Allah-u Zülcelâl müminlere kardeşlik ahlakını emretmektedir. Mekkeli Müslümanlar hicretten önce işkence ve boykot yıllarında birbirleriyle zaten yardımlaşıyorlardı. Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh Efendimiz, iman ettiği için efendisinin zulmüne uğrayan köle ve cariyeleri satın alıp azad ederdi. Hz. Hatice annemiz bütün malını mülkünü Peygamber aleyhisselatu vesselamın emrine vermişti, yoksul Müslümanlar onların yardımlarıyla hayatlarını geçirirlerdi.

Medine’ye hicretten sonra da Mekke’de malını mülkünü bırakmış olan muhacirlerin geçimi için ensar ile muhacirler arasında kardeşlik bağı kurulmuştu. Ensar yıllık mahsullerinin yarısını muhacir kardeşlerine veriyorlardı. Hatta ensardan bazı kişiler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme gelerek “Hurmalıklarımızı Muhacir kardeşlerimizle bizim aramızda paylaştır,” diye teklif ettiler.

Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam birlikte çalışıp mahsulü paylaşmalarının yeterli olacağını bildirdi. Ama Mekkeli Müslümanlar bahçe işlerini pek bilmedikleri için işlerin çoğunu yine ensar yapıyordu. Sonra da mahsulü ikiye ayırıp bir tarafı dallar koyarak çok gösteriyorlar. Muhacirler ise tok gözlülük göstererek az görünen tarafı alınca aslında mahsulün yarısından çoğunu almış oluyorlardı.

Öyle ki muhacirler Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme gelerek şöyle dediler:

“Ey Allah’ın Rasülü! Biz bu Medine’li kardeşlerimiz kadar iyi insanlar görmedik. Gelirleri az olmasına rağmen onu bizlerle paylaşıyorlar. Bol ürün aldıklarında ise payımızın kat kat fazlasını veriyorlar. Vallahi bize sevap bırakmamalarından korkuyoruz”. Hz.

Peygamber’se şöyle buyurdular:

“Siz onlara teşekkür edip, onlar için Allah’a dua ettiğiniz müddetçe sizin için de sevap verilecektir.”

İşte onlar böyle kardeşlerini kendi nefsine tercih eden ve iyilikte yarışan kişiler haline gelmişlerdi. Onların arasındaki bu samimi bağlar, başka kabileleri de cezp etti, ışığa koşan pervaneler gibi onların yaydığı bu kardeşlik ışığına koştular. Allah-u Zülcelâl onları şu ayet-i kerime ile medhetmekte ve bizlere örnek göstermektedir:

“İyilik yarışında önceliği kazanan Muhacirler ve Ensar ile, onlara güzelce uyanlardan Allah razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde temelli ve ebedi kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe; 100)

Kardeşlik birliğin, birlik de güç ve caydırıcılığın garantisidir. Nitekim yeni yeni halkaların kenetlenmesiyle Müslümanlar güçlendiler. Eskiden birbirine baskın yapan, öldüren, mallarını yağmalayan, ailelerini esir eden insanlar, omuz omuza bir safta birleşip düşmanlarını korkutan bir güç oluşturdular. Allah-u Zülcelâl onları överken şöyle benzetme yapıyor:

“Allah, kendi yolunda bir binanın kerpiçleri gibi kenetlenip saf bağlayarak savaşanları sever.” (Saff, 4)

Birlik Beraberliğin Zaferi

Müslümanlar böyle birlik olunca zaferler kazandılar. Artık bir zamanlar onları birbirlerine karşı kışkırtan Yahudilerin fitne odağı haline getirdiği Hayber kalesi fethedilmişti. Bundan sonra Müslümanlar bolca nimete nail oldular. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ensarı toplayıp konuşma yaptı:

“Eğer isterseniz Hayber’den size hisse vermeyeyim (muhacirlere vereyim, böylece kendi) hurmalıklarınız size kalsın.” Ensar bu teklif karşısında sevinmek yerine sevaptan mahrum kalmaktan endişe ederek şöyle cevap verdiler:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bize bazı görevler verdin ve birtakım şartlar öne sürdün. Biz de bütün bunlara karşılık senden cenneti istedik. Eğer cennet şartımızı kabul ediyorsanız sizin dediğiniz gibi olsun.”

Hz. Peygamber de:

“Evet, şartınızı kabul ediyorum” buyurdular.

Bundan sonra da Hz. Peygamber, Bahreyn’den gelen vergilerinden hisselerine düşeni vermek üzere Ensar’ı çağırdığı zaman:

“Bize verdiğin kadar Muhacir kardeşlerimize de vermezsen bunu kabul etmeyiz,” dediler. Yani şimdiye kadar yaptıkları fedakarlıkların karşılığını dünyada almak istemediler.

Hz. Peygamber de onları şöyle müjdeledi:

“Öyleyse kıyamet günü beni görünceye dek sabredin. Mükâfatınızı orada alırsınız!” (Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, c.1 s.366-369)

İşte ensarı, aralarında kan bağı olmayan, kendi memleketlerinde mallarını mülklerini bırakıp aç ve muhtaç vaziyette kendilerine sığınan muhacirlere karşı böyle fedakar davranmaya sevk eden sadece samimi imanlarıydı. Kendisi de muhtaç olduğu halde mahsullerini paylaşan ve buna karşılık dünyevi bir mükafat istemeyen bu fedakar müminleri Rabbimiz şöyle medh etmiştir:

“Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.”(Haşr, 9)

Nefsi Terbiye Etmek İçin

Nefisler bencilliğe, aç gözlülüğe, cimriliğe meyillidir. Hiçbir nefis, kendiliğinden ve severek fedakarlık yapmaz. Mutlaka nefsi terbiye etmek gerekir. Bunun için de ahiret gününde Allah-u Zülcelâl’in bizi affetmesine, rahmetiyle muamele etmesine ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlamamız gerekir.

Bir insan Allah’a karşı kendisini muhtaç gördüğü zaman onun rızasını kazanmak için kendini zorlar. Nefsi ona bencilliği emrederken ona Allah'ın rızasını ve mükafatlarını hatırlatır. Allah'ın bizi bağışlamasına vesile olacak güzel ahlak ve amelleri işleyebilmemiz için mutlaka nefsimizin kötü duygularını kontrol altına alıp, onu kınamamız ve iyiliğe zorlamamız lazımdır.

İnsan bir kez kendini zorlayıp iyilik yapmaya başlarsa yavaş yavaş güzel ahlak ve faziletlerin nuru onun kalbine yerleşir. Artık bencillikten değil paylaşmaktan zevk almaya başlar. Ancak o zamana kadar nefsi zorlamakta kararlı ve sabırlı olmak gerekir.

Her şeyden önce bilmemiz gerekir ki, Müslümanların bir kısmının sıkıntılı olduğu bir zamanda bir kısmının umursamazca keyfine bakmaya hakkı yoktur.

Sahabeden bir zat anlatıyor. ‘Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir sefer esnasında:

“Yanında fazla binek hayvanı olan, hayvanı olmayana versin. Fazla azığı olan da azığı olmayana versin!” diyerek hemen hemen her çeşit malı saydı. Öyle ki biz, hiçbir malın fazlasında, bizden hiçbirimizin hakkı olmadığı düşüncesine kapıldık.’ (Müslim, Lukata 18)

İşte Peygamber sallallahu aleyhi vesellem sahabe-i kiramı böyle devamlı ikaz ediyordu. Onlar da bu ikazları can kulağıyla dinliyor ve itaat ediyorlardı.

Dünya ve ahretteki bütün nimetlerin anahtarı, Allah'ın hidayetine tabi olmak, yani kitap ve Resulüne itaat ve mutabaat etmektir. Peygamber Efendimiz de bize şöyle sesleniyor:

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 352)

Müminlerin nasıl bir toplum olması gerektiğini Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle haber veriyor:

“Birbirlerine acımakta, birbirlerini sevmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte, mü’minlerin tek bir vücut gibi olduklarını görürsün! (Bu vücudun) bir uzvu muzdarip olduğu takdirde, diğer kısımları da uykusuz kalıp ateşler içinde onun ıstırabını duyarlar.” (Müslim, Birr, 66)

Öyleyse bizlere düşen zor durumdaki mümin kardeşlerimizin imdadına koşmak için biraz fedakarlık yapmaktır.


Sayı : 62
Büyük Kapak