Asıl Hayat Ahiret Hayatıdır

Sayı : 64 / Haziran 2017, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Allah-u Zülcelâl dünyayı ve ahireti ne olduğunu bize beyan etmiştir. İslam dininde, Allah'ın yanında dünyanın değerinin ne olduğunu, ahiretin değerinin de ne olduğunu bildirmiştir.

Rabbimize kulak vermemiz lazımdır. O bize annemizden babamızdan daha şefkatli ve merhametlidir. Öyle olduğu için onun kelamına, bize nazil ettiği kitabına kulak vermemiz lazımdır.

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimde şöyle buyuruyor:

“Bu dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibarettir…” (Ankebut, 64)

Yani dünya hayatı ancak bir oyun gibi, oyuncak gibidir buyuruyor. Allah buyuruyor bunu…

Niye oyun gibi buyuruyor. Çünkü çabuk bitiyor. Nasıl ki çocuklar bir araya gelip bir saat oynuyorlar sonra ayrılıyorlar herkes kendi evine gidiyor. Allah-u Zülcelâl dünya hayatını buna benzetiyor. Dünyanın hakikatini, dünya hayatının insanlar için böyle geçici ve değersiz olduğunu bilmemiz lazımdır.

Dünyanın karşısında ahiret hayatı vardır. Yukarıdaki ayeti kerimenin devamında Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:

“…Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebut, 64)

Yani, eğer insanlar bilmek isterlerse, ahiret hayatı asıl hayattır, baki bir hayattır, ebed’ül-ebed bir hayattır.

Her insan düşünürse bunu bilebiliyor. Eğer Allah'ın bir cevher gibi verdiği akılla dünyanın ve ahiretin üzerinde düşünürsek bunu anlayabiliyoruz.

Ben şöyle bir düşünüyorum kendi köyümdeki insanları; biz gençken onlar daha yaşlı idiler. Bir baştan bir başa her bir evde, ister erkek olsun ister kadın, bunların hepsi birer birer ahirete göçtü. Bugün onların hiçbiri yoktur.

“Bu evde bir adam vardı, ismi şu idi, onun bir hanımı vardı adı bu idi,” diye saysan, şimdi hepsi geldi geçti, hiçbiri kalmadı. İşte dünya hayatı böyledir. Birkaç sene içinde kimse kalmıyor. Ama maalesef düşünmüyoruz. Çok uzun görüyoruz dünya hayatını o yüzden uzun emel besliyoruz. Halbuki çok kısadır.

İnsan böyle düşünecek olsa mümkün değildir dünyayı ahirete tercih etmesi ama düşünmüyoruz. Ta ki kabir kapısına gidinceye kadar. Orada aklımız başımıza gelecek, uyanacağız ama o zaman da pişmanlık menfaat vermez.

Ağaç Gölgesi Gibi…

Peygamber efendimiz aleyhisselatu vesselam bakın dünya hayatı ne hakkında buyuruyor:

Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh demiştir ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem bir hasır üzerinde uyumuştu. Hasırın lifleri yan tarafında iz bırakmış olduğu halde kalktı. Biz:

- Ey Allah'ın Rasûlü, sizin için bir döşek edinsek... dedik. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem:

- Benim dünyayla ne alakam vardır? Bu dünyada ancak ağaç altında gölgelenen, sonra ayrılıp terk eden binekli (yolcu) gibiyim, buyurdular. (Tirmizi, Zühd, 44)

Dünya bir yolcunun ağacın gölgesinde durup istirahat etmesi kadardır. İşte Peygamber aleyhisselatu vesselamın davranışı bizim için çok önemli bir örnektir. En azından mahzun olalım. “Benim Peygamberim nasıl davranıyordu, dünyaya nasıl bakıyordu, ahirete nasıl hazırlanıyordu, ben nasıl bakıyorum,” diye, hiç olmazsa ara sıra böyle düşünmemiz lazım.

Böyle kendi nefsimizle hesap görmemiz lazım. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem:

“Mümine, Rabbine kavuşuncaya kadar (dünyada) rahat yoktur.” (Hatib, İbni Nasr) buyurmuştur.

Bir bakıyor sağlamdır, sonra hastalanıyor. Bakıyor, ferahlıdır arkasından meşakkat geliyor. Bakıyor zengindir, sonra iflas ediyor. Ya başkasından eziyet görüyorsun. Yani dünyada rahat yok. Hiç kimse için…

Bu rahatlık olmayan dünyayı kendimize dert yapmayalım, ahireti dert edinelim. Allah-u Zülcelâl’in zatının rızası merakımız olsun, ona rağbetli olalım, ona âşık olalım.

Yani insan eğer kendi nefsine esir olursa, önüne ne gelirse yaparsa, o insan hiç dünyaya gelmeseydi onun için daha iyiydi. Bütün şerler ondan kaynaklanır. Ama eğer nefsi ona boyun eğerse, bütün hayırlar onun etrafına toplanır, o da bütün insanlara hayırlar dağıtır. Onun için nefsimize esir olmayalım.

İman Nuruyla Bakalım

Bunu böyle bilelim, iman nuru, ameli salih, mümin için lazımdır. Bak bu ışık sayesinde burada ne varsa görebiliyoruz. Ama karanlık olursa burada akrepler yılanlar olsa göremeyeceğiz, bize zarar verebilirler. İman nuru da öyledir.

İnsanda ne kadar iman nuru varsa, ne kadar amel-i salih yaparsa Allah için, onun nuru o kadar çoktur. İnsan işte o iman nuruyla bakınca, dünya menfaatleri ve zararları ile ahiret menfaatleri ve zararlarını birbirinden ayırabilir. Ama iman nuru olmazsa o zaman karanlıkta kalır, ne dünyanın menfaat ve zararını ne ahiret menfaatini ve zararını birbirinden ayıramaz.

Onun için elimizden geldiği kadar Peygamber aleyhisselatu vesselamın öğrettiği gibi bakalım dünyaya. O nasıl dünyayı bir yolcu gibi, ağacın altında istirahat edip geçip giden bir yolcu gibi gördüyse biz de öyle görelim.

Allah'ın buyurduğu gibi, dünyayı bir çocuk oyunu gibi görürsek, böyle Allah'ın kelamına kulak verirsek, ona göre kendimizi ayarlarsak dünya ve ahiretin hepsi bizimdir. Onun tersi de bütün dünya bizim olsa da, bütün adamlar bizim kölemiz olsa da biz yine fakiriz, hiçbir şeyimiz yoktur. Ama Allah'ın emirlerini yerine getirdiğimiz zaman dünya ve ahiret onun elindedir, sen Allah'ı razı ettiğin zaman her şey senindir.

Hz. İbrahim aleyhisselamı ateşin içine attılar ama Allah ateşe “İbrahime serin ve selametli ol,” dedi. O gül bahçesi oluverdi.

Eğer Allah'ı razı edersek, Azrail aleyhisselam da bize güzel muamele edecek, kabir de bize iyi davranacak. “Sen misafirsin, hoş geldin, göreceksin ben sana ne güzel davranacağım,” diyecek. Münker Nekir de bize hürmet edecek, ikramda bulunacak. Eğer Allah'ı razı edersek bunların hepsi bize iyi davranacaktır.

Müminin en büyük zararı kendi kusurunu bilmeyip başka insanların kusuruna bakmaktır. Bu ne kadar yanlıştır. Allah-u Zülcelâl ahiret gününde demeyecek ki “Bu insanlar niye böyle yaptı?” diyecek ki “Sen niye böyle yaptın?”

Onun kusuru senden sorulmayacak ki, öyleyse niye onunla meşgul oluyorsun. Ancak sana geldiği zaman yumuşak bir dille nasihat edersin, “Sen benim kardeşimsin, senin zararını istemiyorum,” dersin. Onun dışında asıl kendimizi düzeltelim.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor ki:

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve gizli hallerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (Hucurat, 12)

Bakın, birbirinizin kusurlarıyla meşgul olunca hizmet de zarar görüyor. Aranıza düşmanlık ve kin giriyor. Hâlbuki “Arkadaşım, Allah razı olsun ne güzel yapıyorsun, bana yardımcı ol, ben de öyle olayım” dersek ne kadar menfaatli oluruz. Bütün insanlar böyle yapsa dünya cennet olacak.

Hülasa olarak Allah-u Zülcelâl bir kuluna hayır yapmak istediği zaman onun önüne amel-i salih kapısını açacak. Bunu böyle bilelim. Biz baktık yeryüzünde mümin kardeşlerimiz amel-i salih yapıyorlar, demek ki Allah-u Zülcelâl o kişiyi sevmiş, ona hayır dilemiş ve bunu nasip etmiştir. Bir kişiye de –neuzubillah- Allah sevmediği zaman amel-i salih kapısını kapatacak, şer kapısını açacak, günah kapısını açacak.

Tevbenin Kıymetini Bilelim

Öyleyse görevimiz nedir? Eğer baktık ki Allah-u Zülcelâl bize bu tevbe kapısına gelmeyi nasip etmiş, bunun kıymetini bilelim. “Allah-u Zülcelâl bana böyle güzel bir amel-i salih nasip etmiş, böyle hizmet nasip etmiş, Ya rabbi sana şükürler olsun bana bunu Sen nasip ettin, buna devam etmek için bana kuvvet ver, ölünceye kadar bu yolda devamlı olmak için, bana azim ver ya Rabbi,” diye şükrederek dua edelim Allah-u Zülcelâl’e…

Eğer baktık amel-i salih yapamıyoruz, günaha giriyoruz, başka insanlarla meşgul oluyoruz, onlarla mücadele ediyoruz, o zaman “Aman Ya Rabbi, özür dilerim Ya Rabbi! Bu cehennem yoludur, beni bundan muhafaza et,” diye Allah'a yalvaralım. Allah bizi o günahlardan, Allah'ın razı olmayacağı halden kurtarması için hatamıza tevbe edelim, Allah-u Zülcelâl de bizi muhafaza edecek, inşaallah.

Hülasa bu tevbeyi bize nasip ettiği için Allah'a şükredelim. Çünkü herkese nasip olmuyor, tıpkı iman gibi. Nasıl bazı insanlara iman nasip olmuyor, bunun gibi bazı kişilere tevbe de nasip olmuyor. “Ya Rabbi sen beni seçtin bu tevbeyi bana nasip ettin,” diye şükredelim, kıymetini bilelim.

Bu yolun üzerinde devamlı olmak için, daima Allah'a karşı çok fedakarlık yapmak lazımdır, daima Allah'a iltica etmek lazımdır. Daima ona karşı gönülden boyun eğen kullar olalım. Çünkü günahlar pisliktir, tevbe de onun temizliğidir. Nasıl ki pisliği su ile temizliyorsun, günahları da tevbe ile temizliyorsun.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor:

“Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri sever.” (Bakara, 222)

Allah-u Zülcelâl tevbe edenleri sever ve tevbe ile günahın pisliğini temizleyenleri sever. Yani kul tevbe ile günahlarını, tıpkı suyun pislikleri temizlemesi gibi temizler, Allah'ın huzuruna tertemiz çıkar.

Onun için elimizden geldiği kadar tevbenin kıymetini bilelim, daima tevbemizin üzerinde duralım. Şayet nefsimize uyar bir hata yaparsak hemen yine Allah'a yalvarmak tevbe edelim, ona karşı özür dileyelim ve tevbe üzerinde ölünceye kadar kendimizi muhafaza edelim.

Allah-u Zülcelâl hepimize razı olacak şekilde amel etmeyi nasip eylesin, bizi kendi nefsimize teslim etmesin, bizi hayırlarda kullansın inşallah.


Sayı : 64
Büyük Kapak