"Ayıpları Örtmekte Gece Gibi Ol"

Sayı : 24 / Şubat 2014, Konu Başlığı : Sünnetin Gölgesinde

Allah-u Zülcelal’in bizlere en büyük merhamet tecellilerinden biri de kusurlarımızı örtmesi, bizi bu dünyada insanlara rezil etmemesidir. Düşünelim bir kere, işlediğimiz ameller, bilgisayar ekranı gibi bir ekranda herkese ifşa ediliverseydi de herkes görseydi. Veya işlediğimiz amele göre hemen suretimiz değişiverseydi. Hatta aklımızdan geçirdiğimiz bir düşünce hemen alnımıza yazılıverseydi, halimiz ne olurdu?

Allah-u Zülcelal’in güzel isimlerinden biri de es-Settar’dır. “Es-Settar’ül-‘Uyup” ayıpları örten, gizleyen demektir. Allah-u Zülcelâl, kul hakkı hariç, gizlenen ve utanç duyulan günahları affedeceğini müjdelemiştir. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurmuştur ki:

“İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir. Bir adamın, gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü halde, sabahleyin kalkıp:

Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım”, demesi, açık günahlardandır. Oysa o kişi, Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o, Allah’ın örttüğünü açarak sabahlıyor.” (Buhârî, Edeb, 60)

Günahlar ve kusurlar Allah ile kul arasında bir sır olarak kalmalıdır. Rabbimiz, kabahatlerimizi ulu orta anlatmamızdan razı olmuyor, aksine onlardan utanıp, gizlice, yalvara yakara tevbe etmemizi emrediyor. Allah-u Zülcelâl kullarının belki bir gün tevbe edip düzelmeleri için mühlet vermeyi istiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:

"Her kim bir Müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah-u Zülcelâl da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim Müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği bir şeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. " (Buhârî, Mezâlim, 3) buyuruyor.

Hadis-i şeriften anlıyoruz ki, müminler birbirlerinin kusurlarını örttüğü sürece Allah-u Zülcelâl de kullarının hatalarını örtmektedir. Hatta kendi hatalarını da… Kimseyi şahit tutmadığımız sürece affedeceğini ve ifşa etmeyeceğini bildirerek, bizi kendi günahlarımızı da örtmeye sevk ediyor.

Allah'ın rahmetinin bir tezahürü de şudur ki, mümin kulunu affettiği zaman onun günahlarını mahşer halkına ifşa edip rezil etmez.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifinde mahşer gününe dair manzarayı tasvir ederek şöyle buyuruyor:

O gün Rabbimiz mümin kulunu şefkatle yaklaştırır. Ona kötü amellerini sayarak sorar: "Sen şunu, şunu yaptığını hatırlıyor musun?" Mümin kul inkâr etmesinin bir faydasının olmadığını bildiği için: "Evet ya Rabbi!" diye itiraf eder. Allah-u Zülcelâl bütün günahlarını bir bir sayınca, kul helak olduğunu düşünür, korkuyla titremeye başlar. Bu sefer Allah-u Zülcelâl merhametinin en yüce ufkunu sergileyerek:

"Hadi git. Dün senin ayıplarını örtmüştüm. Bugün de örtüyorum," buyurur. (Buhari, Edeb, 60; Müslim, Tevbe, 52)

İslam’da Özel Hayat Gizlidir

Allah azze ve celle kusurları örtüp, kullarının izzet ve şereflerini koruduğu gibi, kullarına da birbirlerine karşı böyle davranmalarını emretmiştir. İslam dini müminlerin birbirlerinin kusurlarını araştırmamalarını emretmiştir:

"Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin (kusurunu araştırıp) tecessüs etmeyin…" (Hucurat 12)

Biraz düşündüğümüz zaman başkalarının sırlarını ve ayıplarını araştırmamanın ne kadar kıymetli bir fazilet olduğunu kolayca anlayabiliriz. Bir kere düşünelim, birisi bizi casus gibi gözetleyip dursa, eksiğimizi kusurumuzu bulduğu anda hemen ifşa edip bizi rezil etse, nasıl bir duruma düşerdik? Herhalde dünya başımıza zindan kesilirdi. Çünkü hiç birimiz kusursuz olduğumuzu iddia edemeyiz. Fıtrat icabı utandığımız, herkesten gizlediğimiz yönlerimiz muhakkak ki vardır.

İslam’da her insanın kendine özel bir mahremiyeti vardır, başkalarının onun özel hayatını araştırma hakkı yoktur. Hiç kimse özel yaşantısına dair konuları paylaşmaya mecbur edilemez.

İslam hukuku, eğer suçun bir başkasının sırtına kalması gibi bir haksızlık söz konusu olmayacaksa, şahit olunan bir günahı örtmeyi tavsiye ediyor. Hatta sahabenin âlimlerinden, İslam fıkhının muallimi Abdullah ibni Mesud radıyallahu anhunun huzuruna bir adam getirildi ve: "Şu adam falancadır, sakalından şarap damlıyor" denildi. O ise: "Ben tecessüsten (gizlice işlenen kabahatleri araştırmaktan) men edildim. Lakin bize bir şey zahir olursa onu ele alırız!" cevabını verdi. (Ebu Davud, Edeb 44)

Mısırda valilik yapan Ukbe bin Amir’e bir memuru geldi ve komşusunun içki içtiğini şikâyet edip ceza verilmesini talep etti. O ise bu ihbarı değerlendirmeye almadı, “Sen ona nasihat et ve kabahatini ört” dedikten sonra Peygamberimiz’in hadisini nakletti: "Kim bir ayıp görür ve onu örterse, diri diri gömülmüş bir kızı ihya etmiş gibi olur." (Ebû Dâvud, Edeb 45 )

Asr-ı saadette müminlerin kabahatlerini araştırıp ifşa ederek onların kardeşliğini ve toplumdaki şerefini zedelemek isteyenler genellikle münafıklar ve imanı zayıf kimselerdi.

Hz. Abdullah İbnu Ömer radıyallâhu anhümâ bununla alakalı olarak şöyle anlatıyor:

"Bir gün Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti:

"Ey diliyle müslüman olup da kalbine iman nüfuz etmemiş olanlar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde bile olsa rüsvay eder."

Abdullah İbnu Ömer Ka'be'ye baktı ve:

"Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü'minin Allah yanındaki hürmeti senden de yüce!" dedi." (Tirmizî, Birr 85)

Münafıklar müminlerin dedikodusunu ederlerdi ama müminler münafıkların halini ifşa edip onları İslam toplumundan dışlamazdı. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselama münafıkların kimler olduğu vahiyle bildirilmişti ama o bu isimleri ifşa etmez, “belki tevbe ederler” diye saklardı. Hz. Huzeyfe radıyallahu anhu Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın sırdaşıydı. Allah Resulü kendisine münafıkların kimler olduğunu bildirmişti. O da kendisine verilen bu sırrı kimseye söylemezdi. Ancak onun bir kişinin cenaze namazını kılmayışından o kişin münafık olduğu anlaşılırdı.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın münafıkların gerçek yüzünü ve niyetini ifşa etmemesi sayesinde bunlardan bazıları tevbekar oldular. Bir kısmı tevbe etmediyse de halleri gizli kalarak zararları uzak tutulmuş oldu.

İfşa Edersen İfsad Edersin

İnsanların gizli hallerini kurcalayıp kusurlarını meydana dökmek onları kaybetmeye sebep olur. Rasulullah aleyhisselatuvesselam buna işaretle: “Müslümanların ayıplarını, gizli hallerini araştırmağa kalkışırsan, onları ifsad eder (ahlâklarını bozar) veya ifsada yaklaştırmış olursun, " (Riyazü's-Sâlihin, III,154) buyurmuştur.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve Ashab-ı kiram, kimsenin kusurlarını araştırmamıştır. Aksine Allah Resulü: "Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez. " (Tirmizî, Kıyâme, 53) şeklinde uyarıda bulunmuştur.

Toplumda faziletin yükselmesi için herkes kendi kusurunu düzeltmekle uğraşmalı, başkasının kabahatlerini ise görmezlikten gelmelidir. Kabahat haricinde de birbirinin özel hayatına ve mahremiyetine saygı duymalı, kendisine lazım olmayan meselelere meraklı olmamalıdır.

Eğer bir mümin kardeşi kendiliğinden bir sırrını anlatırsa, o zaman da sır saklamalıdır. Hatta bu meseleyi anlatırken “Aramızda kalsın, sakın kimseye söyleme" demiş olmasa bile, eğer o sözün duyulması, kişiye zarar verebilecekse, kimseye söylememelidir.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor:

“İki kişiden birinin, diğerinin duyulmasından hoşlanmadığı, aralarında konuştukları bir şeyi, başkasına söylemesi helal olmaz.” (Hakim)

Eğer bir de “kimseye söyleme” diye tembihlemişse veya bu manaya gelecek bir harekette bulunmuşsa asla başkalarına yaymak caiz olmaz. Peygamber aleyhisselatu vesselam buyuruyor ki:

“Bir kimse, etrafına bakınarak bir söz söylerse, o söz dinleyene emanettir.”(Tirmizi, Birr, Sıla, 39)

Dikkat edilirse şunu görmek mümkündür ki, Rabbimiz bu vaadlerle bizi birbirimize karşı bir sır örtüsü kılmak istiyor. Bilhassa karı kocayı…

Kur’an-ı kerimde Rabbimiz, “Kadınlar sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz” (Bakara, 187) buyurarak, eşlerin birbirini nasıl örtmesi ve sırdaş olması gerektiğini işaret buyuruyor.

Elbisemizi bir düşünelim. Onsuz halimizi… Bir elbise nasıl ki bizi perdeleyip gözlerden saklarsa işte karı kocanın da böyle birbirini örtmesini emrediyor, Rabbimiz.

Elbisemiz bizi örterek bakışlardan korur, utançtan kurtarır. Bir düşünün, elbiseniz şeffaf olsa, içinde olanı saklamasa. Ne kıymeti vardır ki onun?

Aynı şekilde bir eş de karısının veya kocasının örtülmesi gereken zaaf ve kusurlarını başkalarına duyurduğu zaman hiçbir işe yaramaz. Bilhassa kimsenin bilmesini istemediği hallerini etrafa anlatan bir eş, sanki eş değil hain bir düşmandır.

Bu sebeple Mevlana hazretlerinin dediği gibi; “Ayıpları örtmekte gece gibi ol” tavsiyesine uygun hareket etmemiz en güzelidir.

Hem eşimizin kusurlarını gizlemekle bizzat kendimize iyilik etmiş oluruz. Çünkü bizler de kusursuz değiliz. Hiç kuşkusuz biz eşimizde bazı kusurlar gördüğümüz gibi o da bizde bazı kusurlar görmektedir. Onun sırlarını ne kadar titizlikle gizlersek kendi şerefimizi de o kadar korumuş oluruz.

Bu sebeple sadece iyi günlerimizde değil, velev ki aramıza bir düşmanlık girmiş olsa bile eşimizin sırlarını ifşa etmemeliyiz. Elbette karı kocalar birbirlerinin en saklı gizli hallerini bile bilirler. Aralarında bir uyumsuzluk olsa bile bu sırları ifşa etmek şerefli bir insana yakışmaz.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet gününde Allah Teâlâ’ya göre en fena insan, karısıyla mahremiyetini paylaştıktan sonra onun sırrını ifşâ eden kimsedir.”(Müslim, Nikâh 123, 124)

Arif zatlardan biri karısından boşanmak istemişti. Dostları sordular:

“Onun ne kabahati var ki boşanmak istiyorsun?”

“Karımın sırrını size nasıl açabilirim?” Dedi. Bir süre sonra boşandılar. Bu sefer dostları:

“Artık boşandın, şimdi söyleyebilirsin,”dediler. O ise:

“O artık bana yabancı oldu. Yabancı bir kadının sırrını nasıl açarım?” dedi.

Eşinin dostunun değil, yabancının bile sırrını saklamak, yüksek bir ahlak tezahürüdür. Sağlam şahsiyetli insan boşboğaz olmaz, her gördüğünü ve duyduğunu yaymaz. Bir sözü söylemeden önce iyice düşünür, ölçüp tartar; lüzumsuz konuşmaz.


Sayı : 24
Büyük Kapak