Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri

Sayı : 66 / Ağustos 2017, Konu Başlığı : Tarihten Simalar

“Ya Râbbi! Kıyâmete kadar bizim yolumuzda bulunanlar, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza Fâtiha okuyanlar bizimdir… Bize mensub olanlar, denizde boğulmasınlar; âhir ömürlerinde fakirlik görmesinler; imanlarını kurtarmadıkça ölmesinler; öleceklerini bilsinler ve haber versinler ve de ölümleri denizde boğularak olmasın!...”

Bu duanın döküldüğü dil, bir Allah dostu olan, dergâhı Üsküdar’da bulunan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine ait. Geçmişten bugüne türbesini ziyaret edenler, bu duanın nasibdarı olmakla sevinirler. Bugün en çok ziyaret edilenler arsında bulunan bu türbe, insana adeta nefes aldırıyor. Geçmişte, daralan ve bunalan insanların koştuğu bu kutlu kapı, bugünde ihtiyacı olanlara kapısını sonuna kadar açmaya devam ediyor.

Allah’a dost olmayı gönüllerine ve akıllarına koyanlar, yollarına çıkan türlü türlü eziyetlere aldırış etmezler. Kendilerine zulüm edenlere bile Allah için, haklarını helal ederler. Onlar nefislerinin başını ezmek, gerekirse tamamen öldürmek için ölmeden ölenlerdir.

Sahi, neydi ölmeden ölmek? Vazgeçmekti dünyadan, kalbin en merkezi yerine Allah’ı koymaktı, kapılarını kapatmaktı Allah sevgisinden ve özleminden gayrısına. Kılı kırk yararcasına yaşamaktı ölmeden ölmek, kalbi hep diri tutmak ve dilinden, yüreğinden bir an olsun Allah lafzını düşürmemekti.

İşte o gönül erlerinden biri de Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’dir. Adı Mahmud’du, kadı Mahmud derlerdi ünvanından dolayı kendisine. Koçhisar’da doğan Hüdayi Hazretleri, daha küçük bir talebeyken bile ışık saçıyordu etrafına, zekiydi, okuduğu bir şeyi anında ezberliyordu. Genç bir talebe olduğunda ise hocası Nazırzade, onda ki bu ışığı fark etti ve onu hiç yalnız bırakmadı. Şam’a ve Mısır’a tayin edildiğinde bile yanında götürdü sevgili talebesini. Tefsir, hadis, fıkıh ve zamanın fen ilimlerini öğrenen ve bu konularda oldukça başarılı olan Mahmud Efendi, kimya ilmine de vakıf birisiydi.

Tasavvuf yoluna da girmişti zamanla. Zamanın büyük şeyhlerinden Muslihiddin Efendi’nin sohbetlerine katılarak, onun derin ilminden istifade etmeye çalışıyordu. Şam’a ve Mısır’a gittiklerinde ise, orada tasavvuf yolunda ilerlemeye devam etti. Halveti şeyhlerinden olan Kerîmüddîn hazretlerinin ellerinde yoğruldu bu defa. Daha sonra Bursa’ya gitti hocasıyla beraber. Hocası artık Bursa’da kadılık yapacaktı, talebesi Mahmud Efendi ise müderrislik ve kadı vekili olarak yoluna devam edecekti.

Evet, o artık sırtında şaşalı bir kaftan olan ve Bursa sokaklarında gezdiğinde görenlerin belki de dönüp bir daha baktıkları bir kadıydı. Halk çözemediği ya da şikâyetçi oldukları konuları kendisine arz ediyordu.

Onlarca davaya bakıyordu görevi gereği, ama bir gün karşısına öyle bir dava çıktı ki, nutku tutuldu adeta. Ruh dünyası alabora oldu, uykuları kaçtı, derin düşünceler sardı dört bir yanını.

Üftade Hazretlerinin Kapısında…

Bir kadın çaldı kapısını, kocasının her sene hacca gitmek istediğini ama fakirlikten dolayı gidemediğini anlatıyordu. Üstelik bu sene de hacca gidemezse kendisini boşayacağını söylemişti. İşin ilginç tarafı bundan sonrasıydı; bu kadının kocası kurban bayramına beş altı gün kala ortadan kaybolmuştu. Daha sonra çıkagelmişti, nerede olduğunu soran karısına hacca gittiğini söylemişti. Buna inanmayan karısı soluğu Kadı Efendinin yanında aldı. Olanları bir bir anlattıktan sonra, kendisini kandırdığını düşündüğü kocasından boşanmak istediğini söyledi.

Pür dikkat, anlatılanları dinleyen Kadı Efendi, kadının kocasını çağırttı. Olanları bir de kendisinden dinledi. Adam anlatılanların doğru olduğunu, bu mucizevî olayı yaşamasına Eskici Mehmed Dede adında bir zatın vesile olduğunu söyledi. Hatta hacdayken orada ki arkadaşlarına aldığı bazı hediyelikleri getirmeleri için kendilerine verdiğini söyledi. Yani şahitleri de vardı.

Hac sevdasıyla yanıp tutuşan bu adam, kim bilir Allah’a nasıl yürekten dua etmişti de, Allah kendisine böyle bir ihsanda bulunmuştu. Anlatılanlara inanmakta güçlük çeken Kadı Efendiye, akılların şaştığı, ruhların şahlandığı şu manidar cevabı vermişti bu adam; “Kadı efendi! Allah Teâlâ’nın düşmanı olan şeytan bir anda bütün dünyayı dolaşıyor da, Allah dostu olan, has bir kul niçin bir anda Kâbe’ye gidemesin!” Belki de böyle bir teslimiyetle, inançla dua ettiği için bir anda kendisini Kâbe’de buluvermişti kim bilir!

Bursalı hacıların dönüşünde olayı tetkik eden Kadı Efendi, anlatılanların doğru olduğunu gördü ve davayı iptal etmek zorunda kaldı. Dava iptal olmuştu olmasına ama Kadı Efendi yaşadığı bu farklı davanın izlerini atamıyordu üzerinden. Yaşadığı bu ruh haline daha fazla dayanamadı ve Eskici Mehmed Dede’nin kapısına koştu. Talebesi olmak, bu manevi yolun yolcusu olmak istediğini söyledi. Evet, yaşadığı bu olay derinden sarsmıştı Kadı Mahmud’u. O artık hakikatin sırrını merak ediyor ve bu sırra ermek istiyordu.

Eskici Mehmed Dede, Kadı Efendi’nin yaşadığı bu heyecana ve arzuya şahitlik ediyordu o anlarda. Daha sonra kendisini zamanın büyüklerinden olan Üftâde Hazretlerine yönlendirerek, nasibinin onda olduğunu ve aradığını onda bulabileceğini söyledi.

Üftâde Hazretlerinin kapısına vakit kaybetmeden giden Kadı Mahmut Efendi kararlıydı, Ona talebe olacak ve bu yolda yapılması gereken ne varsa yapacaktı. Öyle de oldu, girdiği kapının eşiğine bıraktı dünyaya ait makamını, hayallerini, arzularını. Artık bir kendisi vardı o kapıda, bir de üzerinde bulunan o şaşalı kaftanı.

İşte o kaftanla Bursa sokaklarında ciğer satması en büyük imtihanlarından biri olacaktı belki de. Hocası öyle istemişti çünkü. Sual olunur muydu hiç, hakikate ermekse amaç “Ben yapmam” denilir miydi? Demedi Kadı Mahmud, ikiletmedi hocasının sözünü, satacağı ciğerleri yanına alarak düştü Bursa sokaklarına. Kadı Olarak bilinen Mahmud Efendi’nin nefsi işte böyle kırılmaya başladı yavaş yavaş.

Üzerinde ki kaftanla “Ciğerci, ciğerci” diye bağırırken, hayret dolu bakışların odağı oldu birden bire. Şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyenler, alay edenler, “Bizim Kadı delirmiş” diyenler bile oldu. Önceleri zorlandıysa da, daha sonra yavaş yavaş alıştı bu duruma. Nefsinin dizginlerini yavaş yavaş ellerine alıyordu artık.

Üstelik hocasının verdiği görev sadece ciğer satması değildi, aynı zamanda helâ temizliği de yapacaktı. Ne zordu nefis taşıyan bir insan için, ama niyet halis olunca, Allah yalnız bırakmıyordu kulunu. Ne kadar zorlansa o kadar hızlı yol alıyordu mana âleminde

Kadı Mahmud

Bir gün bir başka ses yankılandı Bursa sokaklarında. Birisi bir duyuru yaparak halka sesleniyordu. Helâyı temizlerken duydu bu sesi Mahmud Efendi. Bursa’ya yeni kadı gelmişti, haberdar ediliyordu herkes.

Bu sese kulak veren Mahmud Efendi, bir an için üzüntüye kapıldı. Kadılık gibi bir mesleği bırakarak, helâ temizleyiciliği yapmanın anlamını sorguladı kendi kendine.

Sonra birden aklına hocası geldi, ani bir ürperişle toparlandı. Hemen tövbe istiğfar etti oracıkta. Böylece saldırısına uğramış olduğu nefsinin sesini ve şeytanın vesvesesini bir solukta kesip attı içinden. Canını sıkan, ruhunu kasan bu boğucu atmosferden sıyrıldığında, aklından verdiği şu sözler geçiyordu; dergâhın kapısından girdiği günden itibaren, nefsini ayaklar altına alacak ve ne olursa olsun ona kulak vermeyecekti artık.

Yaşadığı bu duruma çok üzülen Mahmud Efendi, nefsine ceza vermesi gerektiğini düşünerek, elindeki süpürgeyi bir kenara fırlattı, zira helâ taşlarını sakallarıyla temizleyecekti. Tam o esnada Üftâde Hazretleri geldi, durumu görünce, müşfik bir edayla mânî oldu talebesine. Sakalın mübarek bir Sünnet-i Seniyye olduğunu söyleyerek vazgeçirdi onu bu cezadan.

Kır gezisine çıktıkları bir gün, bütün talebeler hocaları olan Üftâde Hazretlerine demet demet taze çiçekler koparıp getirdiler. Az sonra talebelerden olan Mahmud Efendi çıkageldi. O da hocasına bir çiçek koparıp getirmişti, ama sapı bile olmayan bu çiçek solmuştu.

Hocası şefkatle neden böyle bir çiçeği getirdiğini sorunca, talebe Mahmud Efendi, kırda birçok yeri gezdiğini, bütün çiçeklerin Allah diye zikrettiklerini duyduğunu söyledi. Hal böyle olunca da zikreden o çiçekleri koparmaya kıyamamış, solgun düştüğü için artık zikredemeyen bu çiçeği getirebildiğini söylemişti. Hocası duyduklarına çok sevinmiş ve artık bir adının da Hüdayi olduğunu söylemişti. Daha sonra Aziz sıfatını da ona layık görenler, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri olarak anacaklardı kendisini.

Celvetilik Yolunun Piri

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, Celvetilik Tarikatının kurucusudur. Celvetilik, halvetten (yalnızlıktan) çıkarak, halkın içine dönmek anlamındadır. Bu tarikatın esasları ise; daima zikirle meşgul olmak ve Allah yolunda mücahede (gayret) etmektir.

Yaşadığı dönemin büyüklerinden olan Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri, aynı zamanda şairdi. Şiirlerinde dini ve ahlaki bilgilere yer vermiştir.

Fatih Cami’nde vaizlik de yapan Şeyh, daha sonra Üsküdar’da bulunan tekkeye geçerek mürşitliğe devam etmiştir. Mübarek Şeyh’i sevenler, Perşembe günleri Mihrimah Sulatan Camii’nde ve her ramazan ayının ilk pazartesi günü Sultanahmet Camii’nde ki vaazlarına severek katılıyor ve takip ediyorlardı.

Osmanlı Padişahlarından olan, Genç Osman’ın katledilerek şehit edildiği bir dönemde yaşadı büyük Şeyh. Yani zor ve karışık bir dönemdi, bu sebeple ümmetin manevi bir büyüğe ihtiyacı vardı, her dönemde olduğu gibi. Allah’ın, o dönemde lütfettiği isim Aziz Mahmud Hüdâyi Hazretleriydi. Sıkılanlar, bunalanlar, onun dergâhında soluklanıyorlardı. Osmanlı Padişahlarından da, o kutlu dergâha koşanlar vardı.

Bazı rivayetlere göre Hüdayi Hazretleri, Kanûni’nin torunu Ayşe Sultan ile evlenmiştir. Ayşe Sultan, Mihrimah Sultan’nın kızıdır. Altısı kız olmak üzere on bir çocuğu olan Şeyh Hazretleri 1628 yılında Hakka yürüdü. Bu dâr-ı dünyadan, gönlü Allah’a ve Peygambere bağlı olarak ayrılan büyük bir zattı o. Yaşadığı zamana derin izler, hizmetler bırakarak giden Hüdâyi Hazretleri’nin manevi ışığı, bugünde varlığını muhafaza ediyor Allah’ın izniyle.


Sayı : 66
Büyük Kapak