Ağzımızdan Çıkanı Kulağımız Duyuyor mu?

Sayı : 3 / Mayıs 2012, Konu Başlığı : Kapak

Ergenlik çağındaki erkek çocuklarını bilirsiniz, rahat durmazlar. Adı üstüne delikanlı, eli, ayağı dursa çenesi durmaz… Hele bir de dillerine takılan bir laf varsa, yerli yersiz söyler dururlar. Manasız veya abes sözleri bile ısrarla tekrarlarlar.

Son zamanlarda çocukların dilinde dolaşan sözlerin çoğu ya komik videolardan bir replik, ya sosyal medyadan bir duvar yazısı veya bir nakarat olabiliyor. Eğer hoşlarına gitti de akıllarına yazıldıysa, dillerine zikir yapıyor, tekrarlayıp duruyorlar…

Gerçekten de sözün zekice bir dokundurma taşıması ve ustaca bir üslupta söylenmesi muhataba tesir ediyor, akılda kalıyor. Bizim sosyal medyamızda böyle bir sürü parlak zekâ ürünü, özlü söz ve duvar yazısı dolaşıyor. Gençler beğendikleri duvar yazılarını birbirlerine haber veriyor veya iletiyorlar…

“Ruhlarınızı Hikmetli Sözlerle Dinlendirin”

İnsanoğlunun sözün güzeline meftun olmaması mümkün değil. Çünkü her mânâlı ve güzel sözde ezelî bir hatıranın lezzeti titreşiyor. Tasavvuf yolundakiler demişler ki; “Gönlün güzel sözlerden aldığı lezzet, elest bezminde duydukları zevkin bir hatırasıdır.” Hz. Ali’nin “Ruhları hikmetli sözlerle dinlendirin,” buyurması da belki bu manada bir göndermedir.

Bedenin hayatı için yemeye, içmeye nasıl ihtiyaç varsa aklın ve ruhun beslenmesi için de sözlere ihtiyaç var. İlk insan Hz. Âdem (a.s.) belki de daha yiyip içmeye başlamadan önce Rabbinin öğrettiği kelimelerle konuşmaya başladı. Çünkü insan için ruh bedenden önce geliyor.

Ruhunu besleyen sözlerden mahrum bir insanın hakiki manada insan olması, yani düşünen, anlayan, araştıran, idrak eden bir varlık olması mümkün değil. Bu sebeple ilk insan topluluğuna, zihinlerini kullanacakları kelimeleri olsun diye sahifeler verilmiş. Hz. Âdem’e verilen 10 sahife belki de dünyadaki tüm insanların ortak dilinin ilk kelimelerini oluşturmuş...

Bizim medeniyetimiz de insanı hep bu yönden görmüş; insanın midesinden önce ruhunu beslemekle ilgilenmiş. Şu anda İslam medeniyeti denilince önce akla edebiyatın gelmesi boşuna değil. Biz diğer sanat dallarında da hep sözü yazmış, nakışlamış ve bestelemişiz. Ama en çok da insan yetiştirmiş, terbiye etmişiz edebî sözler ile… Edebiyata bu sebepten edebiyat denmiş belki de; edebli insan yetiştirmeye vesile olduğu için…

Divan şiirimize baktığımız zaman görürüz ki ecdadımız özlü, hikmetli ve ahenkli sözlerden zevk alan; ince düşünceli, anlayışlı ve hassas ruhlu insanlarmış. İki satırlık bir beyitte üstüne uzun uzun düşünülecek hakikatleri özetleyiverirlermiş. Günümüzde ise çoğu zaman bir ton laf ediliyor, incir çekirdeğini dolduracak bir anlam taşımıyor.

Söz İsrafı

Galiba hemen her şey gibi sözün de acımasızca israf edildiği bir çağdayız. Sabah kalkıyoruz, elimize bir gazete alıyoruz. Evden çıkıyoruz, arabamızın radyosunu dinliyoruz. İş yerine varınca interneti açıyoruz. Akşam televizyonun karşısına geçiyoruz. Sürekli ses, görüntü ve epeyce de söz tüketiyoruz. Bunca tüketime üretim mi dayanır? Elbette bu sözlerin çoğu anlamsız tekrarlar haline geliyor.

Biraz düşününce Kur'an ı Kerim’ in, ömürlerinin çoğunu çölde geçiren bir kavme nazil edilmiş olmasının hikmetini daha iyi kavrıyor insan…

Çölün sessizliği içinde seyahat eden bir yolcuyu düşünün. O dinginlik içinde kervanbaşının okuduğu kaside insana yoldaşlık eden biricik sözdür. Develeri bile canlandıran, yorgunluğunu unutturup şevke getiren o nağmeli şiirler, sözden anlayan bir insanın iç sessizliğinde nasıl yankılanır kim bilir… Bu sebepledir ki şairler bu milletin en önemli sîmâlarıdır.

Bu, çok seçkin ve kudretli şairlere sahip kavmin, Kur'an ı Kerim’ in karşısına hiçbir şiirle çıkmaya kalkışamaması çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor aslında: insan ruhu sözün ahenkli ve edebî olmasından ne kadar etkilense de sözden asıl beklediği mânâ ve hakikattir.

Kur'an ı Kerim ise insanlığın aradığı hakikati sunan yegâne kelamdır. Hayatın mânâsını, insanın ve kâinatın yaratılış gayesini, geldiğimiz ve döneceğimiz âlemi; en önemlisi Yaratanın esmâsını…

“Yüzüstü Cehenneme Götürecek Olan da Söz!”

Kur'an ı Kerim bir medeniyet kurmuş; en büyük mucizesini bin dört yüz yıl boyunca, birbiri ardınca yetiştirdiği “hakikî insanlarla” göstermiş.

İşte o hakikî insanlar; Kur’an’ dan aldıkları ilhamla sözün hem mânâlısını, hem doğrusunu, hem özlüsünü, hem de zarif ve ahenklisini söyleme sorumluluğunu üzerlerinde hissetmişler.

Çünkü Kur'an ı Kerim insanı eğitirken öyle bir sorumluluk yüklemiş ki… Müslüman; ağzından çıkan sözün haramı helâl, helâli haram yapabileceğini görmüş. Bu sebeple “ağzından çıkanı kulağının duyması gerektiğini” anlamış…

Öyle değil midir; nikâh akdiyle birbirlerine haram olan kişiler helâl olmaz mı? Elbette talak sözüyle de tam tersi…

Sözün sorumluluğu bu dünya ile de sınırlı değil üstelik. Nebinin (s.a.v.) Hz. Muâz’a dediği gibi; “İnsanları yüzüstü cehenneme götürecek olan, dillerinin ortaya koyduğundan başka nedir ki?”
İnsanı, ne kadar günahkâr da olsa, sonunda ebediyen cennetlik yapan da bir söz, ne kadar iyiliği olsa, ebedi cehennemlik yapan da bir söz, öyle değil mi?

Elbette buradaki söz, sadece dilin ucundan dökülen bir cümle değil; kişinin gönlünde yer tutmuş imanın veya inkârın ifadesi mânâsında… Ama dilden dökülenler de, -eğer cebir ve ıztırar yoksa- kalptekinin ifadesi değil midir?
Zaten dilden dökülen sözlerle kalplerin kastı arasında her zaman kuvvetli bir irtibat vardır. Kulaktan giren sözlerle kalpte yeşeren niyetlerin arasında da…

“İnsan kulağından sulanan bir bitkidir.” Diyenler boşuna dememiş. Kalplerde imanın mı, inkarın mı kökleşeceği, kişinin kulak verip dinledikleriyle yakın alakalıdır. Bu sebeple Kur’an ı Kerim’de:

“Allah size kitapta: ‘Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kâfirlerle oturmayın.’ diye bir hüküm indirmedi mi? Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz…” (Nisa; 140) buyruluyor.

Bugün de aynı durum geçerli. Her ne kadar günümüzde söz çokluğundan dolayı sözün tesirinin farkında değilsek de, aslında ruhlar yine sözlerle biçimleniyor. Bilhassa çocuklarımız ve gençlerimiz kulaklarından giren sözlerle beslenip, yetişiyor.

Elbette yenilen içilen şeyler nasıl ki; ya besleyici, vitaminli olur yahut da zararlı olur, bunun gibi sözlerin de besleyici olanı var, zehirleyici olanı var…

Vücudumuza zararlı katkı maddeleri içeren gıdalar alırsak bir süre sonra kanser ve benzeri hastalıklara yakalanabiliyoruz. Peki ya aklımız ve ruhumuz da zararlı sözlerden hasta olmuyor mu acaba? Mutlaka oluyor…

Söz Tüketimine Dikkat!

Çünkü dinlenilen sözler bizim zihin mobilyalarımız. Biz onlarla düşünüyoruz, onlarla kendi içimizde bir dünya kuruyoruz. Farkında olmasak da tekrarladığımız sözler zamanla değer yargılarımızı biçimlendiriyor. Artık bazı şeylere yeterince değer vermezken bazı şeyleri önemsemeye başlıyoruz. Yahut bazı şeylere alışıyor; kanıksayıp, tepki duymaz hale geliyoruz.

Bilhassa henüz akılları tertemiz ve bir o kadar da boş ve savunmasız olan gençlerimiz söz konusu olduğunda bu böyle…

Nitekim çocuklarımızı bir müddet ihmal ettiysek daha sonra konuşmalarımızda bunun acısını görebiliyoruz. Mesela çocuğumuz bir ikaz ve hatırlatmamıza tepki gösterirken, fazla düşünmeden, hemen “bu benim hayatım, ben özgür bir insanım,” deyiveriyor.

Çünkü çoktan beridir bu cümleler kafasında dönüp duruyor. Eğer biz onu bu telkinlere karşı savunma sistemleriyle donatmadıysak da kolayca içselleştiriveriyor.

Bırakın halk kesimini, entelektüel dediğimiz, nispeten okuyan, araştıran kesim bile eğer savunma sistemi çok sağlam değilse, kulağına üflenen telkinler doğrultusunda fikir üretmeye başlıyor.

Bu sebeple sözü de dikkatle tüketmek gerekiyor. Aklımıza ve ruhumuza konuk ettiğimiz sözlerde inkâr, istihza, hafife alma, kuşku, nefret gibi zehirler var mı; dikkat etmeli…

Sonra sözün içinde yabancı kültürlerin özentisi, örnek alınmaya değmeyecek kişilerin örnekliği gibi mikroplar da bulunmamalı…

O da yetmez, kulak verdiğimiz sözler manasız ve değersiz şeylerle oyalayarak, bizi, sanki bu dünyada boş yere zaman öldürüyormuşuz gibi bir vehme de sürüklememeli…

Söz söylemek de kulak ve kalp sahibi olup söz anlamak da Rabbimizin büyük bir nimeti. Her nimet gibi bunları da çok özenle kullanmak gerekiyor. Acaba bu geveze çağın insanları olarak bunların farkında mıyız?


Sayı : 3
Büyük Kapak