İbadetin Hayatın Belkemiği Olduğu Diyar

Sayı : 32 / Ekim 2014, Konu Başlığı : Seyahat Günlüğü

Zaman, Ramazan ayının 26. Gününün ikindi saatleri, mekân Cidde’den Mekke-i Mükerreme’ye giden karayolu… Üzerimizde, umreye niyetlenerek büründüğümüz beyaz ihram, dilimizde tekbirler, tesbihler, telbiyeler: “Lebbeyk Allahümme lebbeyk…”

Yolun iki yanında akan manzarada kayalıklar, kum tepeleri ve bozkırlar birbirini takip ediyor. Dağların yamaçlarına beyaz taşları kullanarak, “Estağfirullah” “Sübhanallah” “Elhamdülillah” gibi kısa tesbihatlar yazmışlar. Mukaddes beldeye yaklaşanlara zikretmeyi hatırlatmak niyetiyle yazılmış olmalı; aynısını Medine yolunda da görüyoruz. Mekke’nin her yerinde, hatta inşaat vinçlerinin üstüne çekilmiş örtülerde bile böyle zikirler yazıyor. Yazanlardan da okuyanlardan da Allah razı olsun inşaallah…

Yaklaştıkça heyecanımız artıyor. Bu ilk umre ziyaretimiz değil ama her seferinde ayrı bir heyecan yaşıyoruz. Oğlum ve kızım Kâbe’yi ilk gördükleri zaman yapacakları duayı hazırlıyorlar. Çocuklarımızla beraber ilk kez umre yapacağız ve onların heyecanı bize de yansıyor. Allah cennetinde de bir araya toplasın, aile reisi için en güzel duygu, onların ibadetine vesile olmak, onlara rehberlik etmek…

Onlara bir hatırlatmada bulunuyorum:

- Çocuklar, unutmayın, burası, ibadetlerin hayatın arasına sıkıştığı yer değil aksine hayatın ibadetlerin arasına serpiştirildiği bir yer.

Bunu bir hoca efendiden duymuştum, çok hoşuma gitmişti. Ne kadar doğru bir tespit… Gerçekten de burada hayatın bel kemiği ibadet. Yeme, içme, dinlenme ve diğer ihtiyaçlar, sadece ibadete kuvvet kazanmak için bir araç. Aslında hayatımızın her anında böyle olmalıyız. Eğer bu şuur halini bütün bir hayata mayalayabilsek ne güzel kul oluruz…

Burada hiç kimse şu birkaç gün kalacağı otel odasını süslemek için uğraşır mı? Elbette ki hayır. Bunun gibi, dünyada da sayılı günümüzün olduğunu düşünsek, bu dünyaya Allah'a kulluk için gönderildiğimizi, bir yolcudan başka bir şey olmadığımızı hatırımızda tutsak…

Peygamber efendimiz dünya hayatındaki durumumuzu, bir ağacın gölgesinde konaklayıp sonra yola devam eden bir yolcunun haline benzetmiş. “Dünya ile ilişkin, yolcunun azığı gibi kifayet miktarı olsun,”diye tembihlemiş.

Biz de böyle, yolcuğunun azığı gibi fazla yük olmayacak, ihtiyaca yetişecek kadarıyla yetinebilsek… En önemlisi de hep yolculuktaki asıl gayemize odaklanabilsek…

Önceliklerini Belirleme Dersi

Hac ve umrenin insana öğrettiği çok büyük dersler var gerçekten. Bunların ilki ve en önemlisi de her halde, bütün gayretimizi, himmetimizi tek bir gayeye yöneltebilme dersi.

Hac ve umreye gelirken insan eğer önceliklerini doğru bir şekilde belirlemezse, sırf mescide yakın olsun diye en pahalı otellerde kalsa bile, cemaati kaçırabilir. Mesela otellerde açık büfe yemek servisi çok zaman kaybettirebiliyor. Tahmin edebileceğiniz gibi Ramazan ayında iftar yemeği için ancak akşam namazı ile teravih arasındaki aralıkta fırsat var. Herkesin aynı anda yemekhaneye yöneldiği bu zaman diliminde asansör beklemek, yemek sırası beklemek, masa bulmak, umduğunuzdan daha uzun sürebiliyor.

Hele bir de, “üzerine tatlı da alayım, çay da içeyim, abdest de tazeleyeyim” derseniz namaz vakti daralıyor.

Burası öyle bir diyar ki, ibadeti asla ikinci dereceye koymamalısınız. Eğer dünyaya azıcık meyledip oyalansanız o koskoca mescidde namaza duracak yer bulamayabilirsiniz. Hatta kamet getirildiği zaman öyle oluyor ki, insanlar mescide giden yolar hep namaza duranlarla dolu olduğu için mescidin havalisinde bile yer bulamayıp, ta caddelerde namaza duruyorlar. Bu sebeple birçok kişi iftarı otelde yapmaktansa mescidde dağıtılan iftarlıklarla yetinip, teravih namazı için iyi bir yer tutmayı tercih ediyor.

Çünkü buraya sadece bir tek şey için geldik: ibadet… Başka şeylere dikkatimizi dağıtıp da asıl gayeyi ıskalarsak onca masraf ve zahmet boşa gider.

Dikkat edin; burası öyle bir diyar ki, insan buraya ibadetten başka bir şey için de gelmez… Sanki Rabbim, “Yalnız Ben’i isteyenler gelsin,” diye yaratmış bu diyarı…

Gerçekten de Allah'ın Beytinin etrafına kurulmuş bu şehir, güneşin altında kavrulan çıplak kayalıklarla çevrili, kurak bir vadide kurulmuş. Açık söylemek gerekirse dünyevi nazarla bakıldığında pek de cezp edici olmayan bir yer. Klimalarla, soğuk buhar püskürten pervanelerle devamlı serinletilen Mescid-i Haram ve çevresinin dışına çıktığınız zaman yüzünüze saç kurutma makinesinin sıcaklığına benzer bir sıcak hava çarpıyor.

Rüzgârı bile böyle sıcak eserken hele havanın durgun, güneşin tepede olduğu zamanlarda kavurucu bir sıcaklık var. Yaz aylarında geceleri bile serin olmuyor, sadece kış mevsiminde sıcaklık tatlı bir kıvama geliyor. Peygamberimizi, Ashab-ı kiramı ve eski zamanlarda develerle hacca gidenleri düşünüyoruz; onların mükâfatı bambaşka hiç kuşkusuz…

Yüz bin Kat Sevap

Mekke şehri, tarihte hiçbir hükümdarın ele geçirmek için zahmete girmeye değer bulmadığı, hemen hiç işgale uğramamış bir diyar. Ulaşılması güç, elde tutulması çetin, ganimeti az olan bu yer, belki de bu özelliği sayesinde hep hür olmuş, hiç kimsenin hükmü altına girmemiş. Sırf dini kıskançlıkla ele geçirmek isteyen Ebrehe’nin sonu da malum… Bu sebeple Beyt’ül Atik demişler ki; bir manası da “özgür ev” demek…

Bu ev, yalnız Allah'a kulluk etmek için koşup gelenler için emniyetli bir sığınak olmuş insanlık tarihi boyunca. Biz de inşaallah dünyanın oyalayıcı meşgalelerinden kaçtık, yaratılış gayemize tam manasıyla yönelmek için Allah'ın evine sığındık.

Mescid-i Haram’a girince ne yazık ki Kâbe’yi, on beş yıl önceki umremizde olduğu gibi apaçık bir şekilde karşımızda bulamıyoruz. Kâbe’nin etrafına inşa edilen yeni tavaf yerleri manzarayı kapatıyor. Ancak inkâr edilemez bir şekilde tavaf kolaylığı sağlıyor. Biz de tavafımızı izdihama girmektense ikinci katta yapıyoruz.

Kâbe’nin çevresinde günün hangi saatinde olursa olsun mutlaka yoğunluk oluyor. Günün en sıcak saatleri olan öğle vakitlerinde yoğunluk azalsa bile Hacer’ül Esved’i istilam ettiğiniz noktadan Makam-ı İbrahim’i geçene kadar, hatta çoğu zaman Hicr-i İsmail’in sonuna kadar sıkışıklık oluyor. İkinci katta, belki biraz daha uzun yürümüş oluyoruz ama huzurlu bir şekilde ibadet etmek isteyenler için daha uygun.

İkinci kat tavaf mahallinin bir güzelliği de tavaf namazlarını kılmak için kadın ve erkeklerin yerlerinin belirlenmiş olması… İlk katta ise kadın- erkek bütün ziyaretçiler İbrahim makamının arkasında namaz kılmaya rağbet ederek karma karışık bir şekilde namaza durabiliyorlar. İkinci katta kural ve düzenleme olunca herkes uyuyor, gönül huzuruyla ibadet etmek mümkün oluyor. Hem tavafınız bittiği zaman ezan vakti yakın ise hemen vakit namazınız için yer tutabiliyorsunuz.

Burada güzel bir uygulama var, ezan okunduktan sonra kametin getirilip namaza başlanmasına kadar on dakika ara veriliyor. Böylece herkes namaza yetişebiliyor, hatta mescidde uyuyanlar bile kalkıp abdestini alıp namaza katılabiliyor.

Ezanla kamet arasındaki bu sürede genellikle mescidin içinde tatlı bir telaş oluyor. Çünkü burada kılınan namazın, her hangi bir mescidde kılınan namazdan yüz bin kat faziletli olduğuna dair Peygamberimizin müjdesi var:

"Mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, başka mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir. Mescid-i Haramda kılınan bir namaz da diğer mescidlerde kılınan yüz bin namazdan efdaldir" (İbn Mâce, H. No: 1406)

Bu sebeple burada herkesin namaza yetişmesi için düzenlemeler önem kazanıyor.

Münakaşa Yok!

Tabi ki on binlerce kişinin aynı dakikalarda namaza yetişmek için koşuşturması büyük bir organizasyon gerektiriyor. Namaz vakitlerinde mescidin görevlileri hemen kapılardan girenleri yönlendirmeye başlıyor.

Bazen biraz sertçe davranarak hacıları kışkırtabiliyorlar ama sözlerini dinlemek gerek. Çünkü makbul hac ve umre için en önemli bir kural, ayette emredildiği gibi, “la cidale” yani “münakaşa yok,” kuralı… Hem bu görevliler olmasa herkes rastgele yerlerde namaza durarak geçiş yollarını tıkayabiliyor. Halbuki yönlendirmelerini dinlerseniz mutlaka bir yerlere yerleştiriliyorsunuz. Hatta bu sayede mescidin bilmediğiniz yerlerini de keşfetmiş oluyorsunuz.

Mesela üst katlarını, Safa Merve tarafındaki serin kısımlarını…

Yalnız dikkat edin, bu serin kısımlar önce hoşunuza gitse de fazla kalırsanız hasta olabilirsiniz.

Gerçekten de burada hasta olmaya çok müsait bir ortam var. Mesela tavafta terliyorsunuz, o terli halinizle sa’ye başladığınızda burada buz gibi mermerler üzerinde ve adeta bir buzdolabı soğukluğunda yürüyorsunuz. İlk önce hoşunuza gidiyor, ferahlıyorsunuz, sonra soğuk içinize işliyor.

Bizim ilk umremizde sa’yin bitimi teravih namazına denk geldi ve bu kısımda namaza durmak zorunda kaldık. Burada namaz vakitlerinde yerler çok kıymetli, yerinizden çıkıp başka yer aramaya kalkarsanız başka bir yer bulamayabilir ve yerinizi bıraktığınıza pişman olabilirsiniz.

İnsan Hiçliğini Hissediyor

Burası öyle bir yer ki, insan hiçliğini hissediyor. O kadar çok insan var ki, “Rabbimin ne kadar çok kulu var,” diyorsunuz. Onca güzel kulu arasında ne kadar değersiz olduğunuzu hissediyorsunuz.

“Rabbim beni ne yapsın ki? Şu genç yaşına rağmen alnında secde izi oluşmuş kulu varken, şu annesinin koluna girmiş, tin tin yürüyerek tavaf yaptıran kulu varken, hasta veya sakat kocasını tekerlekli sandalyeye oturtmuş sürüp götüren kulu varken… Benim ne kulluğum var ki?”

Bu çokluk bir bakıma nefse değersizliğini gösterirken ruha da manevi bir heybet duygusu yaşatıyor: “Rabbimin ne kadar çok kulu var… Nasıl da kulluğuna rağbet ediyorlar! Ne büyüksün Rabbim!”

Mescid-i Haram çok büyük bir bina. Şöyle bir dışarıdan baktım, gerçekten devasa bir yapı. Sütunları, kapıları çok ihtişamlı. 361 000 metrekarelik bir alanın üstüne kurulu, hala da inşaatı devam ediyor. Binanın bu kadar büyüklüğüne rağmen yetmemesi, bu coşku dolu katılım, insana güzel duygular yaşatıyor.

Dünyada şu anda hiçbir din böyle canlı bir maneviyatla yaşanmıyor. Müslümanların bu maddiyatçı çağda Allah'ın mukaddesatına hürmet etmesi; gençlerin ihtiyarların, kadın erkek, çoluk çocuk bütün inananların Allah'ın evine rağbet etmesi insana maneviyat aşılayan çok güzel bir manzara… “Allahım bu şevki burada olmayanlara da ver!” diye dua etmek geliyor içinizden.

Umreye gideceğimizi duyan herkes dua istiyor; yapıyoruz da hamdolsun. Burada insanın dua etmekten başka ne işi var ki…

Hem Rabbimizin misafiriyiz ya, muhakkak ikramda bulunacak, biliyoruz. O öyle kerimdir ki, istenilmesinden hoşlanıyor. Biz insanlar isteyeni sevmeyiz, o seviyor. “Cömertliğimi bilmiş ki, istiyor” diyor, asıl istemeyene, müstağnilik taslayana gazab ediyor. Bunu düşününce, her ne kadar dua etmeye yüzümüz olmasa da, çekinmeden dua ediyoruz.

Hem tavaf sırasında zaten okuyacak tesbihat ve dua arıyorsunuz. Umre kitapçıklarında bulunan “birinci şavtın duası,” “ikinci sa’yin duası” diye yer alan duaları okumak şart değil gerçi, istediğiniz duayı okuyabilirsiniz. Ama bu dualar da Peygamberimizin dualarından derlenmiş, çok güzel dualar. En azından birkaç seferinde okumakta fayda var. Hem kaçıncı şavtta olduğunuzu da şaşırmamış oluyorsunuz.

Şavt bir dönüş demek, yedi dönüş ise bir tavaf oluyor. Tavafa Hacer’ül Esved taşını selamlayarak başlarsınız. Peygamberimiz bu taş hakkında buyuruyor:

"Andolsun ki şu Hacer-i Esved kıyamet günü gören gözleri ve konuşan dili olduğu halde (mahşere) gelecek ve onu hakkıyla istilâm eden (yani Allah'a itaat ve Resulune tabi olmak üzere ziyaret eden mümin) kimseler lehine şahitlik edecektir." (İbn Mâce, Sünen, Menasik, 2944)

Bu taş bir rivayete göre, elest bezminde, Rabbimize verdiğimiz kulluk sözüne şahitlik eden taş imiş. Onu selamlamak da sanki kulluk sözüne sadakatin bir timsali gibi oluyor. Elbette biz “Peygamberimiz selamlamış, onun sünneti,” diye selamlıyoruz. Dualarımızda da kulluk etmek için Allah'tan yardım istiyoruz; hem nefsimiz için, hem de bütün ümmeti Muhammed için…

Ümmet olmanın en canlı hissedildiği yerdeyiz. Doğrusu insan buraya gelince sanki hafızası siliniyor. Sanki öldük, mahşere geldik, bir daha dünyaya dönmeyeceğiz gibi bir duygu seline kapılıyoruz. İnsanın ruhuna mührünü vuran bir mekân gerçekten…

Her Dakika Kıymetli

Buraların kıymetini bilmeyen, Kâbe’nin karşısında selfie çektiren, boş boş çene çalan, çarşı pazarda gezen, otel lobilerinde cep telefonuyla oynayan, etrafta piknik yapar gibi kümelenip oturanları görünce üzülüyorum. Hâlbuki burada her dakika çok kıymetli.

Gönül istiyor ki, keşke bu diyarda Allah dostlarının sohbetlerini dinlemek için fırsat verilse, buna ne kadar ihtiyacımız var. Buraya turist gibi gelip gitmek çok yazık…

Hatta altın varken gümüşle, elmas varken altınla bile oyalanmayın derim. Bir hazine odasına girseniz, “Dilediğini seç al” denilse ne yaparsınız? Mümkün olan en kıymetli şeyleri alırsınız değil mi?

Öyleyse mesela mümkün olduğu kadar çok tavaf yapın. İlim ehli, Mekke'ye dışarıdan gelen kimse için Beytullah'ı çokça tavaf etmenin, nafile namazdan bile daha faziletli olduğunu söylemişler. Çünkü namazı memleketinde de kılabilir, tavaf ise Mescid-i Haram'dan başka yerde yapılamaz. Tavaftan çıkınca zaten tavaf namazı kılacaksınız. Peygamberimiz buyuruyor:

"Kim Kâbe'yi tavaf eder ve (tavaftan sonra) iki rekat namaz kılarsa bir köle azat etmiş gibi sevabı olur." (İbn Mâce, Sünen, Menasik, 2956)

Vakit namazı yakınsa veya yeni tavaf yaptınız, yorgunsanız o halde nafile namaz kılarken dinlenebilirsiniz. Eğer nafile namaz kılınmayan vakitte veya kerahet vaktindeyseniz o zaman Kuran okuyun, virdinizi çekin, dua edin…

İnsan umre bitip memleketine döneceği zaman ahirette yaşayacağı durumu anlıyor. İnsan bu mükâfatlara nazaran yaptıklarının azlığına üzülüyor, “Keşke daha fazla ibadet yapsaydım, sayılı gün ne çabuk geçti,” diyor.

Buraya tekrar gelme ihtimali söz konusu olduğu halde bu pişmanlığı hissediyoruz. Muhakkak dünya hayatı bitince bundan daha fazla pişmanlık hissedeceğiz; çünkü o zaman geri dönüş de yok…

Ne kadar anlatsak bitmez… Allah hepimize kabul edeceği ibadetler işlemeyi nasip etsin. İbadetinden razı olduğu veli kulları hürmetine bizim ibadetlerimizin kusurlarını af ve mağfiret eylesin, mahşer gününde yüzümüze paçavra gibi çarpmasın. Âmin.


Sayı : 32
Büyük Kapak