Bana Başkalarını Örnek Gösterme!

Yazar : Emre Uyar
Sayı : 28 / Haziran 2014, Konu Başlığı : Delikanlıca

Selahattin daire kapısında ayakkabılarını bağlamakla uğraşırken, karşı dairenin kapısı ani bir şekilde açılmıştı. Kapıyı açan, komşularının oğlu Murattı. Selahattin arkadaşını görünce gülümseyerek selam verdi. Ama Murat biraz sinirli olmalı ki, yere fırlattığı ayakkabılarını ayağına geçirdiği gibi, kapıyı çarparak hızla merdivenlerden inmeye başladı.

Selahattin Murat’ın arkasından bakakalmıştı. İlkokuldan beri arkadaşlık ederlerdi. Onu hiç böyle görmemişti. “Acaba ne oldu?” Diye aklından geçirirken daire kapısı tekrar açıldı. Bu sefer kapıda görünen Murat’ın annesi Ayten hanımdı. Oğlunun arkasından beyhude seslendi:

- Murat, oğlum! Beni dinle! Bir delilik yapma!

Ayten hanımın gözlerinde üzüntü ve kaygı işaretleri görülüyordu. Selahattin onun bu sözlerini duyunca iyice meraklanmıştı.

- Ayten abla, hayırdır ne oldu? Murat’ın canı bir şeye mi sıkıldı? Diye sordu.

Ayten hanım telaşla:

-Selahattinciğim, ne olur gidip konuş onunla. Babası ona kötü bir şey demek istemedi. Hep onu düşündüğü için söyledi o sözleri. Ne olur, hemen arkasından git!

Selahattin kısa bir tereddütten sonra hemen basamakları inmeye başladı. Aslında babasıyla buluşmak için evden çıkmıştı. Ama bu konu çok acil gibi görünüyordu. Bir yandan merdivenlerden inerken bir yandan da cep telefonundan babasını arayıp, biraz gecikeceğini haber verdi. Sonra da Murat’a yetişmek için adımlarını hızlandırdı.

Apartman kapısından çıktığı zaman sağa sola bakındı, ama Murat’ı göremedi. Öfkesinden dolayı olacak, hızlı adımlarla uzaklaşmıştı anlaşılan. Bir an için “Onu nerede bulabilirim” diye düşündü. Gözünün önünde sadece birkaç yer canlanmıştı: internet kafe, parkın köşesindeki ağacın altı bir de yakınlardaki AVM’nin fastfood yenilen yerleri…

En yakınından başladı. Parkın köşesinde kimsecikler yoktu. İnternet kafedeki yüzleri ekrana dönük, saç modelleri birbirine çok benzeyen yüzlere baktı. Bunların hiçbiri değildi. AVM’ye gitmek için de henüz erken sayılırdı.

“Bu saatlerde nerede olabilir?” diye düşünürken birden marketten çıkan Muratla burun buruna geliverdi. Elindeki siyah poşetin şekline bakılırsa, içinde şişe olmalıydı. Birden yüreği burkuldu Selahattin’in…

Bu market içkileri gençlere, böyle siyah poşetin içinde verirdi hep. Sözde on sekiz yaşından küçüklere satmak yasaktı ama bu kadar yaygın bir şekilde satılırsa bunu kim kontrol edebilirdi ki…

Öte yandan Murat’ın babası da suçluydu bu konuda. Yıllardan beri oğlunu markete gönderip kendisi için içki aldırıyordu. Kötü örnek olması yetmiyormuş gibi bir de oğlunun içki tedarik etmesini kolaylaştırıyordu. Anlaşılan şimdi Murat kendisi için de, babasına alır gibi kolayca alabiliyordu.

Murat, arkadaşının yüzüne bile bakmadan yürüyüp gitmişti. Ama Selahattin onu parkın köşesindeki ağacın altına kadar takip etti. Birkaç kere arkasından:

- Murat, baksana bir kere… Ne oldu canın bir şeye mi sıkıldı? Biraz konuşabilir miyiz? Diye seslenmişti. Ama Murat duymuyor gibi yürüyüp gidiyordu. Parka geldiklerinde birden arkasını dönüp:

- Ne var! Ne istiyorsun! Sana ne! Git başımdan! Beni rahat bırak! Konuşacak bir şey yok! Diye bağırdı. Selahattin çok şaşırmıştı. Arkadaşına ne olmuştu böyle?

Murat, her zaman yaptığı gibi, dalları aşağıya sarkmış olan ağacın dibine sokuldu. Sırtını ağaca vererek çömeldi. Sonra elini siyah poşetteki şişeye attı. Selahattin sakince yanına yaklaşıp:

- Biliyorsun o şişedeki senin hiçbir derdine çare olmayacak. Aksine daha büyük dertler açacak başına… Gel konuşalım sorun neyse çözüm arayalım!

Murat hışımla bağırdı:

- Git başımdan dedim sana! Zaten hep senin yüzünden!

Selahattin iyice şaşırmıştı:

- Benim yüzümden mi? Anlamadım. Ben ne yaptım ki?

- Hiç! Hiç bir şey yapmadın! Git başımdan!

Selahattin arkadaşının karşısında dikilmeyi bırakıp onun yanına çömeldi. Murat’ın yüzüne samimi bir üzüntüyle baktı.

Murat bir süre ona bakmamak için kendini zorlasa da sonunda dayanamayıp arkadaşına doğru kısa bir bakış fırlattı. Ardından da içindeki sayıp dökmeye başladı:

- Bıktım senden tamam mı? Dedi. Sonra neredeyse ağlamaklı bir sesle devam etti. Bana hep seni örnek vermelerinden nefret ediyorum! Bak Selahattin ne kadar akıllı! Selahattin ne kadar saygılı! Okulunu dereceyle bitirdi! Babasına yardım ediyor. Annesi ne derse yapıyor! Selahattin şöyle, Selahattin böyle! Bıktım tamam mı? Bıktım!

Selahattin çok üzülmüştü. Annesinin bahsettiği buydu demek ki. Anlaşılan Murat’ın babası kendi hatasını düşünmeyip hep oğlunu suçlamıştı. Ona en yanlış hareketi yapmıştı, akranını örnek göstererek rencide etmişti. Selahattin arkadaşına hak veriyordu.

Kendisine yapılsa o da üzülürdü. Birden sesini yükseltti:

- Sen de ona deseydin ki, “Sanki sen Selahattin’in babası gibi misin? Önce kendine bak!”

Murat arkadaşının sözlerine çok şaşırmış olmalı ki, samimi mi diye anlamak için ta gözlerinin içine baktı. Sonra:

- Diyeceğim zaten! O önce kendisine baksın! Diye söylendi.

Selahattin birden irkildi. Arkadaşını babasına karşı kışkırtmak istememişti aslında…

Ne yapabileceğini düşündü. Bu sırada telefonu çaldı. Arayan babasıydı. Saate göz atınca geç kaldığını fark etti. O kadar insan onu bekliyordu. Ama arkadaşını da bu halde bırakmak istemiyordu. Birden aklına bir fikir geldi. Murat’ın koluna girip:

- Haydi gel, bugün bizim pikniğimiz var. Vakfın kermesine yardım eden gençlere ikram… Sen de bize katıl. Murat ise kolunu geri çekti:

- Ama ben yardım etmedim ki!

- Olsun, bir dahaki sefere edersin. Şimdilik arkadaşlarla tanışırsın.

Arkadaşının cevabı, “İstemem” manasında omuz silkmek olmuştu ama vazgeçmedi:

- Murat! Aslında annen ve baban senin için iyi olanı istiyor. Belki yöntemleri yanlış ama niyetleri iyi… Sonuçta seni seviyorlar. Biraz kendini toparla! Kendin için…

Ne kadar haklı olsa da bu ikazlar Murat’ı öfkelendirmişti. Hışımlı bir edayla:

- Senin için söylemesi kolay! Beni rahat bırak, tamam mı!? diyerek yine elini siyah poşete attı. Selahattin, bu sefer daha kararlı konuştu:

- Murat! Babana kızıyorsun ama onun yolunda gidiyorsun! Bugün babanla yaşadıklarını ilerde sen de oğlunla yaşayacaksın! Bunu mu istiyorsun?

Murat’ın aklı karışmıştı. Bir gün baba olacağını, oğlunun olacağını filan hiç düşünmemişti.

O böyle şaşkınlık içindeyken Selahattin birden siyah poşeti alıp ilerdeki çöp kovasına fırlatıverdi. Murat hemen yerinden kalkıp kovaya doğru koştu:

- N’apıyorsun!

Poşet, içinde şişenin ağırlığıyla kovanın içindeki kuru yaprak, kağıt, yiyecek artıkları ve benzeri çöplerin içine gömülmüştü. Murat endişeyle etrafına baktı. Çöp kovasını karıştırıp içinden bir şeyler çıkarırken onu bir gören olursa diye tereddüt geçirdi.

Arkadaşı da durmuş onun ne yapacağını bekliyordu. Selahattine kızıyordu ama bir yandan da ondan utanıyordu. Kendini kaybetmiş bir ayyaş gibi çöpten şişe almayı kendine yakıştıramıyordu. Arkadaşı gitsin diye bekliyordu.

- Sen ne yaptın oğlum ya! Çek git buradan, kafamı bozma! Diye söylendi.

Selahattin muzipçe gülümseyip:

- Haydi arkadaşım. Bir gün o seni zavallı bir hale getirip terk etmeden sen onu terk et!

Murat ona hak veriyordu ama “Selahattin gibi olmayı becerebilir miyim?” diye tereddüt ediyordu. Babasından ve çevreden gördüğü bir hayat tarzı vardı. Bunu bırakıp bambaşka bir insan olabilir miydi?

O sırada Selahattin yine çalan cep telefonunu açıp,

- Tamam baba, hemen geliyorum, hatta geliyoruz, diyerek parkın kapısına doğru yöneldi. Bir yandan yürüyor bir yandan da dönüp Murat’a bakıyor ve başıyla “Haydi gel!” hareketi yapıyordu.

Murat ise çöp kovasının başında dikiliyordu. Kafası karışıktı. Bir arkadaşına baktı, bir çöp kovasının içindeki şişeye…


Sayı : 28
Büyük Kapak