Belkıs İbrahimhakkıoğlu : “Mükemmellik, Kâmil Manada Kul Olmaktır”

Sayı : 16 / Haziran 2013, Konu Başlığı : Röportaj

Günümüzde farkına varmaktan uzaklaştığımız bir gerçek var, toplum bireylerden değil ailelerden oluşuyor. Tek başına birey ne hakiki bir değer üretebiliyor ne de geleceğe taşıyabiliyor. Bilhassa manevî değerlerin geleceğe taşınmasının en güzel ve samimi yöntemi, aile içinde yaşanarak aktarılması…

Herhalde memleketimizin manevi gücü ve dayanıklılığı da, bizi biz yapan değerleri her hâlükârda yaşayıp aktaran ailelerden yana zengin olmamızdan kaynaklanıyor. Anadolumuz, Allah Resulünün,sahabe-i kiramın ve Allah dostlarının neslinden gelen mümtaz ailelerden yana çok bereketli. Onlar medeniyetimizin dayanağı olan manevi kökleri, en kurak ve fırtınalı mevsimlerde bile direniş gösterip diri tuttukları içindir ki bugün yeniden ümitvâr olabiliyoruz.

İşte bugün böyle bir aileden yetişen, meşhur âlim ve mutasavvıf Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin torunlarından Belkıs İbrahimhakkıoğlu ile sizler için sohbet ettik.

Belkıs İbrahimhakkıoğlu kimdir?

1950 yılında Erzurum'da doğdu. İlk ve orta tahsilini Erzurum'da tamamladıktan sonra yüksek öğrenim için İstanbul'a gelerek İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Ancak çalışma hayatı yerine kültürel faaliyet ve hizmetleri tercih etti. Uzun yıllar Türk Edebiyatı Vakfı’nda çalışan İbrahimhakkıoğlu, Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü ve vakfın yönetim kurulu üyeliğini de yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı. Aşk ile An Seyretmek, Vahiy Sürecinde Kadın - Kadın Oradaydı,
Peygamber Öyküleri Seti (11 Kitap) adlı kitapları yayınlandı.

İslamî Hayat: Belkıs Hanım önce teşekkür ediyoruz bize zaman ayırdığınız için. İlk olarak, genellikle edebiyatçılarımıza sormayı sevdiğim bir soruyla başlamak istiyorum, nasıl bir ailede büyüdünüz ve bu sizi nasıl etkiledi. Özellikle babanız şair ve hattat Hakkı Bey’in sizin üzerinizde tesiri olduğunu biliyoruz. Evinizde tasavvufî ve edebî sohbet meclislerinin tertiplenmesinin ruh dünyanıza olan etkisinden bahsedebilir misiniz?

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Evet, ekseriyetle sorulduğu vakit babamdan bahsetmişimdir. Gerçekten babam manevî dünyamızın şekillenmesinde çok etkili olmuştur. Ama aslında annemin, halalarımın ve diğer büyüklerimin de çok büyük tesiri olmuştur üzerimde. Sadece benim annem, bizim ailenin hanımları değil, memleketimizin hanımları hep öyleydiler; sessizdiler, mahviyet ehliydiler, hayatı kitaplardan okumuyor, yaşıyorlardı. Ne kadar var olduklarını hâlleriyle gösteriyorlardı. O yüzden “Ben de varım” diye bir iddiaları yoktu. Onlar güzel ahlâkı içselleştirmişlerdi, ruhlarının inceliği davranışlarına yansıyordu. Meselâ şimdilerde unuttuğumuz bir güzelliktir, utanma sebebiyle yüzümüzün kızarması. Şimdi öfke sebebiyle kızarıyor yüzler, ama mahcubiyetten dolayı kızarmak unutuldu. Onlar çok çilekeş, çok sabırlı hanımlardı, tuzu kuru kişiler değildi, hiçbiri. Sadece iyi günde güzel davranmak yeterli değildir, her zaman en zor zamanlarda da hanımefendiliğini bozmamaktır, güzel ahlak. Mükemmellik diye bir şey varsa o da kâmil manada kul olmaktır. Onların kulluğu çok güzel, çok samimiydi. Mesela annemin tabii güzellikler karşısında çok hislendiğini hatırlarım. Ağızdan çıkan bir söz, hâle uygun değilse tek başına mana ifade etmiyor. Makbul olan güzel huyların hâl ve davranışlarda devamlı olmasıdır. Ben onlar gibi olmadığımı düşünüyorum ama en azından onların halinin, edebinin çok güzel olduğunu idrak ediyorum ve özeniyorum. Yani rol modelliklerini devam ettiriyorlar.

İslamî Hayat:Günümüzde aileler küçüldü. Anne babalar çalışıyor, çocuklar okula gidiyor ve akşamları da herkes bir köşede veya televizyon karşısında. Siz geçmişle mukayese ederseniz, o zamanki çocuklar neler tecrübe ediyor, neler hissediyor ve öğreniyordu, bugünkü çocuklar nelerden mahrum kalıyor?

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Günümüzde egemen sistem bizi insani olandan uzaklaştırıyor, hayatımızın her alanını dönüştürüyor. Maddi imkânlar da bunda etkili oluyor. Çocukluğumuzda, mesela biz sokakta oynarken elbette bilirdik kim zengindir, kim fakirdir, ama kılık kıyafetimiz o kadar farklı olmazdı. Birbirimizin evine gider gelirdik. En fakirimiz en zenginimizin evinde çay içmeye giderdi veya tersi olurdu. Muhitlerde farklılaşma yoktu. Aynı mahallenin insanları birbirinin halini bilirdi, yardıma koşardı. O zamanlar “Bu senin sorunun!” diye bir cümle kullanılmazdı. Bir sorun varsa o hepimizin sorunuydu. Elbette, “O zamanlar hiç kötü insan yoktu,” diyemeyiz ama kültür yapımız herkesin kendini düzeltmesi için bir tesir icra ederdi. Şimdilerde dikkat ederseniz “ayıp, günah” gibi kelimeleri kullanmak adeta yasak hale geliyor. Neden? Çünkü bu kelimeler, inanmayan için, boynuna asılı bir kemend hükmündedir. Kendisini sınırlandıran bir bağdır, bir engeldir. Hâlbuki onlar çocukların da yetişkinlerin de terbiyesinde çok önemli kavramlardı. Ayıp, edebe aykırı olanı hatırlatır, günah Cenab-ı Hakk’a karşı olan kusurlarımızı. Kültüre yabancılaşınca “yasakçılık”la eş tutuyoruz bu kavramları.

İslamî Hayat:Modern hayat, fertleri kendi akranlarıyla bir araya getirip, kreşlere, sınıflara, iş yerlerine ve sonunda da huzurevlerine dolduruyor. Bu şekilde bir toplum yapısı nasıl bir insan tipi ortaya çıkarıyor? Farklı yaş gruplarının bir arada olduğu ve etkileşim halinde bulunduğu büyük aile ile bugünkü yapıyı mukayese edersek ne söyleyebiliriz?

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Kalabalık ailelerinin bir arada yaşayabilmesi mekânlarla büyük ölçüde ilişkili. Ama apartman daireleri, ille de gökdelenler buna izin vermiyor. Kuşaklar arası iletişimin kesintiye uğramaması için mekânların bir arada huzurla yaşayabilecek şekilde plânlanması gerekir. Necip Fazıl’ın ifadesiyle, “Ölçülü mesafede yakın beraberlikler”in ve mahremiyetin korunması, huzurlu yaşamak için şart. Apartman dairelerinde bunu gerçekleştirmek zor. Diğer yandan televizyonlar da insanların birbirine yabancılaşmasında çok etkili oluyor. Televizyonlardaki programlar sanki abartı üzerine kurgulanmış, yaşadığımız halleri, hisleri çok abartılı bir şekilde veriyor. Acıları da abartıyor, insanların özel hayatını ortaya döküyor ve onların hayatını, daha çok seyredilmek için malzeme olarak kullanıyor. Bunun sonucunda duygular samimiyetini yitiriyor. İnsani ilişkiler sırf menfaate dayanmaya başlıyor. Bugün çok sayıda insan bir fayda göreceğini umduğu kişiye selam veriyor, yoksa selam bile vermiyor. Hâlbuki davranışlarımızda yalnız geçici dünya menfaati değil, cennet cehennem hesapları bile önceliğimiz olmamalı. Sırf Allah'ın rızasına uygunluğu düşünmemiz lazım. Bizler Allah'ın kuluyuz, bizi o yarattı ve o bizi bizden daha iyi bilir.

Bugün insanlar, “Evimde bakıma muhtaç bir yaşlı olursa keyfim bozulacak, arkadaşlarımla gezemeyeceğim” diye düşünüyor. Bu sıkıntıyı gözünde büyütüyor ve bundan kaçınıyor. Hâlbuki bizim inancımıza göre insanın yaşadığı tecrübeler onun kemal yolunda ilerlemesi için faydalıdır. Hiçbirimiz biricik değiliz. Yaşadığımız bir duyguyu, bir tecrübeyi çok fazla dünyevileştiriyoruz. Bir de insan adeta tanrılaştırılıyor (haşa). Ben her şeyi yapmaya muktedirim, her şeyin en doğrusunu bilirim, gibi kibirden kaynaklanan zanlara düşüyor. Nefsanî hallerinden kurtulması için bir terbiyeye ihtiyacı olduğuna inanmıyor. Hâlbuki bu doğru değil, insan tek başına çok aciz bir varlık. İnsan ruhen ancak inancı derecesinde güçlüdür. Sistem nefsin dizginsiz hâlinden beslendiği için çeşitli vasıtalarla bizi durmadan kandırıyor, ama biz de kandırılmaya karşı çıkmıyoruz, gönüllü teslim oluyoruz.

İslamî Hayat:Eskiden yaz aylarında memlekete gitme, sıla-ı rahim yapma geleneğimiz vardı. Yine var ama tatil yörelerine gidip tüketim ve eğlence eksenli bir tatil yapma anlayışı da yaygınlaşıyor. Bunun sonuçları nasıl olacaktır, siz nasıl görüyorsunuz?

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Bugün insanlar bazı şeyleri yeni keşfediyor gibi, “Aman tabiattan uzaklaşıyoruz, gıdalara hormon katıyorlar. Yazın bir yerlere gidelim de biraz ayağımız toprağa bassın” diyor. Hâlbuki bizler evvelden tabiatla iç içe, barışık bir hayat yaşıyorduk. Evlerimiz bahçeliydi, tabiatla aramıza giren hiçbir şey yoktu. Tatil diye bir anlayış da yoktu. Tabi ki tatil için, memleketimize gitmemizin değeri apayrıdır. Doğup büyüdüğümüz yerlerin bizim üzerimizde bir hakkı vardır. Allah celle celaluhû bizi o topraklarda yaratmayı seçtiyse bunun bir hikmeti vardır. Memleketimize ve akrabalarımıza bilhassa anne babamıza vefa göstermemizin değeri hiçbir şeyle ölçülemez. İnsanlar “Şuranın denizi güzel, kumu, güneşi iyi, oraya gidelim” diyor. Ben memleketime gittiğimde, orada taş binalara baktığım zaman içimde bir güç buluyorum. Gerçi şu an bakımsız, inşallah aslına uygun olarak tamir edilip korumaya alınır. O mekânlarda dua etmenin bile güzelliği başka türlü. Bir türbeyi ziyaret ettiğinizde, elbette türbede yatan şahıstan bir şey istenmez ama oradaki hislerinizin farklı olduğunu hissedersiniz. Sanki sırtınızı bir el sıvazlamış gibi bir manevi hâl hissedersiniz. Duanızın kabul edildiğini hissedersiniz sanki… Su, güneş, kum tatil anlayışı öğretilmiş bir şey. Tatil için düzenlenmiş yerlerdeki gürültü, vıcık vıcık görüntüler dinlenmekten ziyade ruhunuzu yoruyor oysa.

İslamî Hayat:Biraz da çalışmalarınızdan bahsetmek istiyorum. Çocuklar için Peygamberlerin hayatını yazdınız. Bize biraz bahsedebilir misiniz, çocuklara Peygamber kıssalarını okumamızın, okutmamızın faydaları nelerdir?

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Bizi Yaratan Rabbimiz bizim her halimizi biliyor. Nasıl bir kişiliğe sahip olduğumuzu, nelere meylimiz olduğunu, tercihlerimizi, zaaflarımızı, yapıp ettiklerimizi, hangi zorluklarla karşılaşabileceğimizi bildiği için şeytani olandan uzak duralım diye nasıl davranmamız gerektiğini de bize bildirmiş. Sadece bildirmekle de kalmamış, bize canlı örneklerle göstermiş. Allah-u Zülcelâl isteseydi bize kelamını bir melek vasıtasıyla indirebilirdi. Ama o zaman, biz onları nasıl uygulayacağız, uygulayabilecek miyiz, bunu bilemezdik, Allah’ın emirlerinin pratikte yerine getirilebileceğinden belki de emin olamazdık. Ama Allah azze ve celle emirlerinin yerine getirilebilir olduğunu Peygamberleri vasıtasıyla bize gösteriyor. Onlar Allah’ın emirlerini bizzat kendi hayatlarında uygulayarak bize öğreten örnek insanlar. Bir durum karşısında nasıl davranmamız gerektiğini onlardan öğreniyoruz. Mesela Hz. Yunus aleyhisselam kavmi tarafından inkâr edilip yalancılıkla suçlanınca dayanamıyor ve kavmini terk ediyor. Bunun hata olduğunu anlayınca, balığın karnında Allah’ı tesbih ediyor ve sonunda kurtuluyor. Bu kıssa sayesinde umutsuz bir duruma düştüğümüz vakit ne yapmamız gerektiğini, Rabbimizden nasıl yardım isteyebileceğimizi öğreniyoruz. Tabi ki anneler bu kıssaları önce kendileri okumalıdırlar. Ama sanki masal gibi, eskide kalmış tarihî bir hikâye gibi değil, bugünle bağlantı kurarak okuyup çocuklarına anlatmalılar. Kendi hayatlarıyla bağlantılı olarak anlattıkları zaman çocuklarımızın manevî dünyalarının gelişmesinde çok faydası olacaktır. Hatta kıssaları tekrar tekrar okumak gerekir, çünkü her seferinde farklı bir derinliği keşfetmek mümkündür.

İslamî Hayat:Siz bir de İslam kaynaklarındaki hanım kahramanlardan Hz. Asiye’yi yazdınız. Kuran-ı kerimde farklı karı koca örneklerinden biri de cennet hanımefendisi Hz. Asiye ile Firavunun hikâyesi. Hanımlarımız arasında da eşiyle İslamî hassasiyetler noktasında anlaşamayan kardeşlerimiz var. Hz. Asiye’nin hikâyesi bize ne söylüyor, onlara ne tavsiye edersiniz?

Belkıs İbrahimhakkıoğlu: Hz. Asiye, kendisini ilah olarak ilân eden Firavun’un karısı idi. Bugün biz şöyle düşünüyoruz, “Firavun müşrik idi, bizler ise müslümanız.” Fakat nefsimizin bir arzusu, öfkesi veya kini, Allah'ın emriyle çeliştiği zaman nefsimizi ayakaltına alamıyorsak o zaman biz de nefsimizi Allah’a şirk koşmuş olmuyor muyuz? Demek ki bizler de şirkin sinsi tuzaklarından kurtulabilmiş değiliz. Hepimizin nefsi bir firavun olma istidadındadır. Zaten nefis Firavunun bir örneğidir. Bu sebeple bu hanımların imtihanı kolay değildir. Kendim aynı durumu yaşamadığım halde nasihat vermiş gibi olmak istemem ama şunu da söylemek isterim, biz bir tebliğde bulunduğumuz zaman bu öyle hemen ayaküstü söyleyivermekle kabul edilmiyor. Zamanımızda birçok genç bunu yanlış anlıyor. Eğer biz karşımızdaki insanın bir şeye inanmasını istiyorsak önce kendimizin o şeye inancı tam olmalıdır. İmanımız öylesine sağlam ve muhkem olmalıdır ki, her türlü zorluğa rağmen milim sapma görülmesin. İnancımıza ters düşen bir durumla karşı karşıya kaldığımızda her türlü menfaati elimizin tersiyle geri çevirebilelim ve bunda sebatkâr olalım. Eğer biz inancımızda samimiysek zaman içerisinde mutlaka karşımızdaki kişide bir tesir meydana gelecektir. Tabii bunun için sabırlı olmak lazım. Allah sabredenlerle beraberdir. Ben inancı zayıf olan kocalarına senelerce sabretmiş hanımlar bilirim, sonunda eşleri gönüllü olarak ibadete başladılar. Hanımlarının duaları, güzel ahlakları, özellikle sabırları buna vesile oldu. Ne yazık ki sabır, günümüzde kaybettiğimiz değerlerin başında geliyor.

İslamî Hayat:Bu güzel sohbet için çok teşekkür ediyoruz.


Sayı : 16
Büyük Kapak