Ben de Mehmet Akif Gibi Olacağım!

Yazar : Emre Uyar
Sayı : 22 / Aralık 2013, Konu Başlığı : Delikanlıca

Aslında ben edebiyat dersinin en parlak öğrencisi değildim. Yeni edebiyat öğretmenimiz gelene kadar…

Daha ilk günden kendini belli etmişti, Niyazi Hoca. Durgun bir ses tonuyla ders anlatan, sınıfta uğultu olunca fırça çeken, dersinde ancak sözlüye kaldırıldığınız zaman konuşabildiğiniz öğretmenlerden değildi. Aksine, bir şey anlatmaktan çok soru soruyor ve önce konuya ilgi duymamızı sağlayacak ilginç şeyler anlatıyordu.

Mesela o gün söze şöyle başladı:

- Bugün size ünlü bir şairimizi anlatacağım. Aslında onu hepiniz biliyorsunuz. En ünlü eserini söylesem şıp diye anlarsınız. Ama ben farklı yönlerini anlatacağım. Bakalım kim olduğunu tahmin edebilecek misiniz?

Ardından da sıralamaya başladı:

- Çocukluğunda çok hareketliydi, adeta haşarıydı. Gençlik çağında birçok spor dalıyla uğraştı. Ata binerdi, yüzerdi, boğazı yüzerek geçmişti. Ama en çok ilgi gösterdiği spor dalı güreş idi. Hatta güreş tasviriyle alakalı şiirleri vardır.

Tabi ki hiçbirimiz tahmin edemedik. Kimdi bu şairimiz acaba? Ben hiçbir şairin güreştiğini duymamıştım doğrusu.

Öğretmenimiz kimse parmak kaldırmayınca devam etti:

- Hem Dar’ül Fünûnda yani üniversitede fen ilimleri, hem özel hocalardan din ilimleri tahsil etmiştir. Babası, medrese âlimiydi. Din derslerini babası ve baba dostlarında okudu. Hatimle namaz kıldıracak kadar iyi hafızdı, çok iyi Arapça ve Farsça bilirdi. Bunun yanında Fransızcayı da iyi bilirdi ve veterinerlik okuyarak Rumeli’den Arabistan’a kadar birçok vilayetimizde bulaşıcı hayvan hastalıklarıyla mücadele etti.

Çok ilginç bir hayat hikâyesi varmış gerçekten. Kimdi bu şair acaba?

- Şimdi vereceğim ipuçlarından sonra bileceksiniz. İslam ülkelerinin geri kalmasına çok üzülürdü. Bu sebeple gençlerin çok çalışkan olmasını isterdi. Şu dizeler de ona aittir:

Allah’a dayan, sa’ye (çalışmaya) sarıl, hikmete râm ol

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol

Bunu ilk defa duyuyorum. Öğretmenimiz muzip muzip gülümsüyor.

- Bir dizesini daha okuyayım o zaman:

Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.


Çok güzelmiş ya… Hiç duymamıştım!

Öğretmenimiz

- Haydi ama hiç kimse hatırlayamadı mı? Bakın şimdi bileceksiniz. İstiklal savaşına büyük destek vermiştir. Anadolu’yu dolaşıp kürsülerden vaazlar vererek halkı kuva-i milliye’ye katılmaya davet etmiştir. Savaş bitince de… Yok onu söylemeyeyim, o zaman hepiniz bilirsiniz.

Bunu söyleyince ön sıralardan Selman parmağını kaldırdı. Söz verilince:

- Hocam Mehmet Akif değil mi? dedi.

O zaman bende jeton düştü. Hay Allah! Nasıl da bilemedim! Tabi ki o! “Savaş bitince İstiklal marşını yazdı” deseydi bilirdik tabi…

Öğretmenimiz:

- Anlaşılan onu pek tanımıyorsunuz. O zaman şöyle yapalım; 27 Aralık, Mehmet Akif’in vefat yıldönümüdür. Bir arkadaşınız onun hakkında sunum hazırlasın. Gelecek hafta sınıfça seyredip üzerinde konuşalım. Kim hazırlamak ister?

Hemen parmak kaldırıyorum. Bunu da Selman’a kaptırmak istemiyorum çünkü. Başka kaldıranlar olsa da ilk ben kaldırdığım için öğretmen görevi bana veriyor:

-Tamam, sen hazırla ama kendine bir ekip kur, iş birliği yapın, şöyle iyi bir şey çıkarın ortaya… Hadi göreyim sizi, diyor…

Okul çıkışı Selman ve Yusuf’la buluşup çalışmamızı planlıyoruz. İş bölümüne gelince, Selman:

- Ben metni yazabilirim, diyor.

- Ama özet ve ilgi çekici şeyler olsun, diyorum.

- Tamam diyor.

Yusuf da fotoğraflar bulup, hazırlayacak, metnin altına döşeyerek slayt haline getirecek. Bir de fon müziği koyuyoruz, “İstiklal marşının ilk bestesi!”

Çok güzel olmasını istiyorum. Tabi ben hem organizasyon hem sunum işini üstlendim. Slaytı sunmadan önce kısa bir konuşma hazırladım, şiirlerinden bölümler ezberledim. Bir de onun hayatından duygusal bir sahne anlatacağım. Hikaye şöyle:

Mithat Cemal’in anlattığına göre Mehmet Akif, beş çocuğuyla beraber kiralık bir evde oturuyordu. Bir gün onu ziyarete gittiğinde çocuk sayısının dokuza çıktığını gören Mithat Cemal sordu:

-Bu çocuklar kimin? Mehmet Akif

- Benim çocuklarım. Dedi. Fakat muhatabı “Bir hafta içinde dört çocuk sahibi olman mümkün değil” diye ısrarla sorunca anlatmaya mecbur kaldı.

Meğerse Mehmet Akif baytar mektebinde birlikte okuduğu İslimyeli Hasan Tahsin Bey’le kardeşlik sözleşmesi yapmış, birbirlerine söz vermişler. İçlerinden biri ölürse diğeri onun çoluk çocuğuna sahip çıkacaktı. İşte Mehmet Akif bu sözünü yerine getirmek için dar geçim şartlarına rağmen vefat eden arkadaşının çocuklarını evine almıştı.

Daha böyle birçok fedakarlık hikayesi var; sırtında paltosu yokken İstiklal marşının ödülünü bağışlaması… Onlar ne güzel insanlarmış…

Hazırlıkları tamamladık ve beklenen gün geldi. Çok heyecanlıyım, daha önce hiç konuşma yapmadım. Defalarca prova yaptığım halde yine de heyecanlanıyorum.

Sınıfın önüne çıkıp takdim konuşmama başladım. Bazı arkadaşların gülmesi neredeyse konsantrasyonumu bozacaktı ama onlara hiç bakmadım. Kendimi konuşmama verdim. Hatta sözlerimin bir yerinde kendimi iyice kaptırmıştım ve sesimi yükselttim:

- Onun bir ideali vardı. İnançlı, erdemli, çalışkan bir gençlik! Asım’ın nesli diyordu ona… O gençlik biziz arkadaşlar! dedim.

Öğretmenimiz alkışlamaya başladı. Bütün sınıf çok heyecanlanmıştı. Sonra slayta geçtik. Çok beğenildi. Okulun salonunda gösterim yapıldı. Birden okulun en dikkat çeken talebeleri oluverdik!

İşte edebiyat çalışmaları denilince ilk akla gelen kişilerden biri olmamı bu çalışmaya borçluyum. Elbette edebiyat öğretmenime ve hepsinden çok da Mehmet Akif’ e…

Bu sunumu hazırlarken kendimi Mehmet Akif’e çok yakın hissettim. Ben de onun gibi aktif, lider ruhlu, görevler yüklenen, başarılı ve bir o kadar da duyarlı bir insan olmak istiyorum. İnşaallah olabilirim.


Sayı : 22
Büyük Kapak