Bir Mürşide Bağlanmak Şart Mı?

Sayı : 33 / Kasım 2014, Konu Başlığı : Kapak

Peygamberimizin amcası Hz. Abbas’ın oğlu Hz. Abdullah ilim deryası idi. Ona “Bu ilmi nasıl elde ettin?” diye sormuşlardı. “Daima soran dil, düşünen kalp ile…” diye cevap vermişti.

Gerçekten de soru sormak ilmin anahtarıdır; ancak kendisine sorulan soruya yerli yerince, tam ve dosdoğru cevap vermek de bir âlim için büyük bir sorumluluktur. Çünkü bazen sorular maksatlıdır, tuzak gibidir; bazen de cahil biri tarafından sorulmuştur; iyice izah edilmezse muhatab maksadı tam anlayamaz. İşte bu gibi durumlarda sorulara ferasetle cevap verilmezse, yüklenilen vebal kişiyi dünya ve ahirette sıkıntılı bir duruma düşürür.

Buna en güzel örnek, “Bir mürşide bağlanmak şart mı?” sorusudur… Günümüzde çok yaygın bir şekilde tartışılan ve hatta aynı ailenin fertleri arasında dahi fikir ayrılıklarına sebep olan bir mevzudur bu…

Bu soruyu internet arama motoruna yazıp arasanız fetva sayfalarında, forumlarda ve benzeri birçok sitelerde, bir sürü farklı cevapla karşılaşırsınız. Ne yazık ki bu cevapların pek azı yerli yerince, tam ve dosdoğru olma şartlarını taşıyor. Mesela bakıyoruz bazı kişiler, “Şart değildir…” deyip, kestirip atıyor.

Belki bu cevap tamamen yalan değil, ama “eksik” olduğu bir nevi yanlış. Eksik; çünkü içinde bulunduğumuz şartlarda birçok kişi dinini bilmiyor, dinini yaşamak için elverişli bir çevreye sahip değil. Halbuki bir Müslümanın ya dinini bilmesi veya sorup öğrenebileceği bir âlimi rehber edinmesi lazım. İnsanın bir rehbere bağlanmasında sevgi ve saygı duyguları mühim bir tesir yaptığı için bir tasavvuf büyüğüne bağlanmak, çoğu kişinin dinini öğrenmesi ve yaşaması için en uygun zemini oluşturacak...

Hepimiz biliyoruz ki, ülkemizde tasavvuf cemaatleri, neredeyse dinin köklerinin kurutulmak istendiği bir çağda insanlar için tutunacak yegâne kulp oldu. Belki birçok kişi, tasavvufun yüksek maksatlarına ulaşacak olmasa da, en azından beş vakit namazını kılsın, zaman zaman sohbet dinlesin, kulağına Allah kelamı girsin diye tasavvuf yoluna kabul edildi. Böyle durumlarda olan kişilere “Şart değil,” demek eksik ve hatalı bir cevaptır. En azından “Şart değilse de faydalı,” denmelidir. Hatta daha geniş cevap vererek, “Her bir Müslüman, dinin zahir ve batın hükümlerini öğrenmek ve uygulamak için ilim, irfan vesilelerine sarılmalıdır. Müslümanların cemaatleşmesi, bunun için de ilmiyle amil olan, muttaki âlimlerin etrafında halkalanmaları üzerlerine vazifedir.” Denmesi uygun olur.

İnsan ya İlme, ya Hevaya Uyar

İnsan ya ilimle hareket eder; ya heva ile yani aklına estiği, canı istediği gibi davranır. Bazen de sağa sola bakar, herkes ne yapıyorsa onu yapar.

Arapçada “heva” bildiğimiz hava anlamına da gelir, “hava gibi boş, geçersiz, bir değer ifade etmeyen” manasına da… Allah'tan gelen kesin ilme nazaran; kişisel zan, istek, arzu, dini temeli ve delili olmayan fikirlerin hepsi hevadır, boştur, Allah katında geçerliliği yoktur.

Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki; “Eğer sana gelen ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (Bakara, 120)

Hangi durumda nasıl davranması gerektiğine dair kesin bir ilme sahip olmayan insana “cahil insan” demek mümkündür. Cahil insan, rüzgârın önündeki kuru yaprak gibi her yöne sürüklenmeye müsaittir ve yukarıda saydığımız yönlerden birine savrulur.

Mesela zamanımızda tesettür noktasındaki kusurlar dikkat çekici bir noktaya ulaştı. Peki, bu nasıl oldu? Dikkat edersek kadınlarımız etrafına bakıyor, dükkânlara gidiyor, hoşuna giden renkli renkli kıyafetler, eşarplar görüyor; “Herkes giyiyor” diyor ve öyle de tesettür olur zannediyor. Aslında daha güzel tesettürlü örnekler de var ama nefse hoş gelmiyor, kolay ve zevkli gelen taraf, hemen örnek teşkil edip yayılıveriyor. İşte hevaya ve çevreye uymanın bariz bir örneği…

Elbette tesettür dıştan en kolay görünen amelimiz olduğu için kusurları da kolay fark ediliyor. Mevlana hazretlerinin, “Her günah sarhoş etseydi, ayık gezen kimse bulunmazdı” dediği gibi, her amelimizdeki nakısa böyle dıştan görülseydi kim bilir gözlerimiz ne manzaralara şahit olurdu. Takva elbisesi lime lime olmuş nice zavallı görürdük etrafta.

Demek ki çoğumuz dinin zahiri hükümlerinde bile sorup danışacağımız, sağlam bilgi veren rehberlere muhtacız. Eğer muhtaç olduğumuz halde ilimden ve âlimden kopuk yaşarsak, kendi nefsimizin veya başkalarının hevasına uyup savrulmaktan bizi kim kurtaracak?

Takva Öğretilmez Hissedilir

Ne yazık ki insanların büyük bir çoğunluğu ya tam cahil, ya da biraz bilgisi var ama her konuda tam bir âlim olmadığı için “yarı cahil” sayılır. Hatta bir insan ilahiyatta ordinaryüs profesör olsa bile bilmediği konu olabilir. Bilhassa kalp ilimleri zihnen ezberlemekle değil hal ile yaşamakla elde edildiği için başka türlü bir tahsile ihtiyaç vardır. Mesela muttaki olmak, sadece takva kelimesinin etimolojik kökenine inmekle bilinmez; kalbinde bir titreyiş, azalarında bir çekingenlik hali ile kişinin hayatının her sahasına yansır.

Allah-u Zülcelâl müminler arasından seçkin bir zümreyi şöyle methediyor: “Onlar, Allah zikredildiği zaman kalpleri ürperenler, musîbetlere sabredenlerdir ve namazı dosdoğru kılanlardır. Ve onları rızıklandırdığımız şeylerden de infâk ederler.” (Hac, 35)

Kalpteki bu ürperişi, Allah'a karşı edebi, sırf okullardan talebe mezun etmekle öğretebilir misiniz? Öğretemediğimizi görüyoruz. Nice diplomalı cahiller var ki, hiç Allah'tan korkmadan ayetlerin, hadislerin üzerinde rahatça ahkâm kesiyor. Hesaba çekileceğini düşünmeden, din üzerinde, alelade bir edebiyatçının yazdığı roman üzerine konuşamayacağı kadar rahat konuşuyor. Böyle sorumsuzca hareket edenlerin rehberliği Müslümanları hidayete eriştirir mi?

Demek ki topluma muttaki âlimlerin rehberlik etmesi lazım… Toplum zaten nefsine uygun gelen bir fetva bulsa yapışmaya hazır. Onlara nasihat eden, sağlam bir kulpa tutunmaya çağıran az sayıda muttaki âlim ve mürşidimiz varken, insanları onlar etrafında halkalanmaya çağırmak gerekmez mi? Bu manzara karşısında neden “Şart mıdır, değil midir?” sınırına sıkışıyoruz ki?

“Karın doyurmak için sıcak yemek şart mıdır, ekmek yetmez mi?” Diye soruyor muyuz da; amel etmek için hep en alt sınırı arıyoruz?

Günümüzde dini eğitim ve yaşantı üzerindeki baskının bir derece hafiflediği ama buna mukabil başka imtihanlardan geçtiğimiz bir dönemi yaşıyoruz. Bu dönemde de alabildiğine bir fikir özgürlüğü sayesinde doğru ile yanlış yan yana, karmakarışık bir vaziyette piyasaya dökülmüş durumda. Hatta doğruları öğrensin diye çocuklarımızı İslami derslerin okutulduğu okullara gönderiyoruz, oradaki hocalar bile kendi dersini bırakıp, “Ölülerin arkasından kuran okunur mu?” “Şefaat var mıdır?” ve benzeri tartışmalar çıkarıyorlar. Bundan daha tehlikelisi de var; kimlerin kuklası olduğu belli olmayan eli kanlı terör örgütleri, Müslüman ailelerin çocuklarının aklına sorular takıyor, “İslam’da demokrasi var mı? Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlere karşı cihad etmek gerekmez mi?” diyerek çocuğunuzu karanlık bir geleceğe sürüklemek istiyor. Yine tuzak sorular, eksik veya çarpıtılmış cevaplar ve kafası karıştırılan genç insanlar…

Çocuğunuz okuldan eve geliyor ve sizinle tartışıyor veya hocasının aklına taktığı sorulara sağlam bir cevap verebilmek için tutunacak bir dal arıyor. Sizin de sorup danışacağınız güvenilir bir kaynağınız yoksa ne olacak?

İşte böyle karmakarışık bir ortamda, dinini bilenlerin bile sağlam bir kulpa tutunması gereken bir zamanda, Allah'ın nuruyla bakan basiret sahibi Allah dostlarına ne kadar muhtaç olduğumuz ortada değil mi?

Allah'ın Yardımı Cemaat Üzerindedir

Hiç şüphe etmememiz gereken bir gerçek var, Allah-u Zülcelâl, Müminlere “Allah'ın dinine hep beraber, cemaat halinde uymalarını” emretmiştir. “Ey inananlar, hepiniz birlikte topyekûn ‘silm’e, (Allah'a teslim olmaya ve barışa) girin, şeytanın adımlarını izlemeyin, çünkü o size apaçık düşmandır.” (Bakara, 208)

Neden cemaat halinde? Çünkü insan nefsiyle baş başa kalınca nefsi onu şeytanın arkasına düşürür. Ama Allah dostlarına tabi olmuş bir cemaate uyunca Peygamberlerin, sıddıkların yolundan selamete ulaşır.

Yeryüzünde şeytanın yoldaşlarıyla Allah yolunun yoldaşları, birbirine zıt iki istikamete doğru yol alırlar. Hiç kimse bu iki yolun dışında kalamaz, bir zaman sonra bu ikisinden birine kapılır. Öyleyse nefsin temayülü bizi tehlikeli yola sürüklemeden önce, sağlam kurtuluş yolunda bize rehberlik edecek Rabbani âlimlere tutunmamız gerekmez mi?

Peygamberimiz bize bir garanti veriyor; “Allah ümmetimi dalalette birleştirmez. Allah’ın (yardım)eli cemaatin üzerindedir. Cemaatten ayrılan ateşe ayrılmış olur.” (Tirmizî, Fiten, 7).

Kuran-ı Kerim’de birlik olmayı emreden birçok ayet vardır. Cuma namazının cemaatle kılınması, Hac ibadeti gibi birçok emirler birlik halinde dinimizi yaşamayı gerekli kılar. Bunlar, zahirî, herkesi bağlayan, farz amellerdir. Bunun yanında Kuran-ı Kerim’de, çoğu zaman kişinin tek başına yapması gereken bir kulluk görevi sandığımız kalbî amellerin de cemaat halinde yaşanmasının emredildiğini görürüz. Mesela “tevbe”nin bile beraberce, cemaat halinde yapılmasının faziletine dair bir ayet-i kerimede: “Ey müminler, topluca Allah'a tevbe edin ki felâha eresiniz.” (Nur, 31) buyrulmuş.

Yine çoğul edatında “Münibîn” buyrularak, "Başka her şeyden geçerek sadece O'na gönül verip O'ndan sakınan bir cemaat olmak…” (Rum, 31) emredilmiş. Bu ayetleri, kalbî amellerin de cemaat halinde yaşanmasına işaret kabul etmek mümkündür.

Allah-u Zülcelâl’in birçok ayette “Allah'ı çok zikretmeyi” emrederken de “Ey İman edenler!” şeklinde çoğul edat kullanılıp “cemaati” muhatap aldığını görüyoruz: “Ey iman edenler! Allah'ı çokça zikredin. Ve sabah akşam O'nun şanını yüceltin!” (Ahzab, 41-44)

Yine ayet-i kerimede, iman ve salih amelden hemen sonra “kalbin amellerine” dikkat çekildiğini ve yine çoğul edatı kullanıldığını söylemek mümkündür:

“Fakat iman edip salih amel işleyenler ve Rablerine karşı (ahbetû) gönülden boyun eğen, edeb ve ıtmi'nan ile itaat edenler var ya, işte bunlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalırlar.” (Hud, 23)

Yine Allah-u Zülcelâl; “Müslümanlarla beraber olun” buyurabileceği halde, “sâdıklarla beraber olun” (Tevbe, 119) buyurarak, “kendinize yoldaş ve yârân olarak, Müslümanlık iddiasında sadık olmaya en gayretli olanları seçin” diye tavsiye buyuruyor.

Kısacası, Kuran-ı Kerimde tasavvuf kelimesi zikredilmeden tasavvufî hayata işaret edilmiştir, denilebilir. Bütün bunları göz önüne alan ferasetli bir âlim, kolayca “tasavvuf şart değil” diyebilir mi?

Rabbani âlimler, Peygamberlerin mirasçılarıdır ve yeryüzünde Allah'ın delilleridir. Onlar, simalarına bakınca Allah'ı hatırlatan, insanları maneviyat ve muhabbetle eğiten rehberlerdir. İnsana güzel bir kul olmanın edebini sadece dille değil gönülle ve hal ile öğretirler. Onların gönüllerinden taşan manevi hisler etraflarına tesir eder, kulluk zevki aşılar.

Öyleyse sözün en doğrusunu söylemeye dikkat eden herkes onların hizmetleri hakkında dürüst olmalı, insanları onlardan uzaklaştırmamalıdır. Bunun vebali sandığımızdan çok daha büyük olabilir…


Sayı : 33
Büyük Kapak