Bizi Kendimize Getiren Bir Tatil

Sayı : 16 / Haziran 2013, Konu Başlığı : Kapak

Haziran ayı girdi mi, çocuklu ailelerde bir heyecan... Öğrenciler okulların kapanacağı tarih için gün sayıyor; tıpkı askerlerin teskere için şafak sayması gibi… Karneyi bir aldılar mı, ondan sonra gelsin yaz tatili…

Haksız da değiller, büyük şehirlerde yaşayanlar için günlük hayat, insan tabiatına aykırı bir tarzda ve hızda akıyor. Her sabah aynı trafiğe girmek, okulda, iş yerinde stres yükleyen ilişkiler ağında yaşamak, yediden yetmişe hepimize gerginlikler yaşatıyor.

Çocuklar okul hayatında, çalışanlar iş hayatında zihnen ve ruhen bitkin düşüyorlar.

Şehir hayatı bizi kendi gerçeğimize karşı yabancılaştırıyor. Sanki bizler, marketlerde satılan paketli ürünlerle vücut enerjimizi sağlayan ve ekonomik düzene hizmet eden robotlarız. Tek gayemiz otomatikleşmiş hareketlerle üretip tüketmek.

Niçin yaşıyoruz? Nereden geldik, nereye gidiyoruz? Düşünmüyoruz…

Modern hayat bizi duygusuz, gayesiz, hep hesaplı kitaplı hareket eden makinelere çevirmiş. Sanki plastik çiçekler gibiyiz, şeklimiz çiçeğe benziyor ama ne kökümüz var, ne yaprağımız; ne de meyve veriyoruz.

Onun gibi bizim de geçmişimizle, geleceğimizle irtibatımız yok. Ait olduğumuz her şeyden kopmuş, yabancılaşmışız. Tabiattan kopmuşuz. İnsanî münasebetlerden uzaklaşmışız. Manevi irtibatlarımızı kaybetmişiz.

Modern insanın en büyük problemi bu aslında, yabancılaşma…

Birçoğumuzun psikolojik sıkıntıları, takıntıları, medet umduğu kötü alışkanlıkları var. Pek çok kişi ailesinde mutluluğu yakalayamıyor. Bir şeylerden bunaldığını hissediyor ama çıkış yolunu bulamıyor. Hatta inandığı gibi yaşamak ve üzerindeki mesuliyetleri ifa edecek gücü kendinde bulamıyor. Çünkü ruhlarımız bezgin, zihinlerimiz yorgun, bedenlerimiz esir…

Neden mi?

Çünkü hem ruhumuzun, hem bedenimizin aidiyetlerinden kopmuşuz, köksüzleşmişiz…

Ait olduğumuz tabiattan kopmuşuz. Sütü kutuda görüyoruz, onun nasıl bir “rahmet mucizesi” olduğunu unutuyoruz. Onun tek bir damlasını bile yaratmaktan aciz, paketlemekten başka bir şey yapmayan fabrikalar giriyor aramıza ve tam ihtiyacımıza göre, bembeyaz, kolay içimli, sağlıklı bir gıdayı, hem de kan ile dışkı arasından ama onlara hiç karışmadan, saf, halis bir içecek olarak ikram Rabbimizi unutturuyor.

Bu yüzden şükür, rıza ve teslimiyetimiz de zayıflıyor. Hâlbuki Mevlamızın daha nice mucizeler yaratacağına güven duysaydık, biz de bunca dünya telaşı içinde süt gibi halis bir kulluk hayatı yaşamaya muvaffak olabilirdik.

Tabiata yabancılaştığımız gibi, insanlığımıza da yabancılaşmışız. Akrabalık bağlarımızı yitirmişiz. Aynı rahimlerde büyüdüğümüz kardeşlerimizle, ana babalarımızın kardeşleriyle, onların çocuklarıyla bağlarımız kopmuş. Bizi birbirimize akraba kılan ve bizi birbirimize emanet eden, vazifeler yükleyen ve bunlardan sorumlu tutan sahibimizle duygusal irtibatımız da zayıflamış bu yüzden… En yakınlarımız bizim için ya cep telefonumuzda bir isim, ya facebookta bir resim olmuş. Hep birbirine benzer mesajlar gönderilen, alınan, beğenilen, eklenen, etiketlenen…

Manevi irtibatımız da ondan daha farklı değil, -eğer özel bir gayret gösterenlerden değilsek.- Tadına varılmadan, heyecanına kapılmadan, ürpermeden, huşu duymadan, mekanikçe yapılıveren… Bizi değiştirmeyen, olgunlaştırmayan, yüceltmeyen, tesirini hissedemediğimiz alışkanlıklar… İş ile ev hayatı arasındaki koşuşturmaca arasında aradan çıkarılıveren vazifeler haline gelmiş kulluğumuz... İşte ruhlarımızı mengene içinde sıkan da bu…

Şehir hayatının sunduğu konfora tiryaki olmuşuz ama bu konforun bitmek bilmeyen masrafının da esiri olmuşuz. Ödemek için çalış, çalışmak için yaşa, yaşamak için öde ve ödemek için çalış… Nereden geldiğini, nereye gittiğini unutturan bir kısır döngü içinde, deney faresi gibi koştur, dur.

İşte yaz tatilleri bu kısır döngüden kurtuluş değilse bile en azından durup düşünmek ve sorgulamak için bir dinlenme, bir sorgulama fırsatı olabilir. En azından o koşuşturma içinde koptuğumuz tabiata bir süre için de olsa dönmek, yabancılaştığımız insani münasebetleri yeniden tazelemek ve unuttuğumuz “yaratılış gayemizi” hatırlamak için…

Evet, baharın gelişiyle ılık ve güneşli günler yüzleri aydınlatmaya başlayınca anlıyoruz ki, beton duvarlar arasında geçirilen puslu günlerden bir süreliğine de olsa kurtulacağız.

İnsanoğlunun inşa ettiği o gri kafesten kurtulup Rabbimizin yarattığı rengârenk tabiat varlıkları içinde, bizim için yaratılmış nimetler üzerinde tefekkür ederek, bize verilen değeri hatırlayarak kendimizi bulacağız ve aslî vazifemize daha bol vakit ayıracağız, inşaallah.

Nasıl Bir Tatil Yapalım?

Ruhlarımızı dinlendirip, şifaya kavuşturup canlandıracak böyle bir tatili, elbette tüketim ekonomisinin telkin ettiği, çok yıldızlı tatil kurumlarında yaşamayı bekleyemeyiz.

Maddiyatçılık, oburluk, eğlence düşkünlüğü, tembellik, bencilik ve kalabalıklar içinde yalnızlıktan ibaret bu tatil anlayışı, değil ruhları, zihinleri ve bedenleri bile dinlendirmez. Aksine bu tatil anlayışı, şehir hayatında bizi kendine esir eden maddiyatçı düzenin, tatil aylarında da peşimizi bırakmamasından başka bir şey değildir.

Hiç kuşkusuz ruhlarımızı dinlendirecek gerçek tatil ancak, bu kısır döngüden çıkıp aslımıza dönmemizle, yani kendi medeniyetimize ait tatil anlayışıyla mümkündür…

Unutmamalıyız ki, bizim insanımızın da kendine ait bir sayfiye anlayışı vardır. Mesela eskiden beri Anadolu insanının ovalardaki bunaltıcı sıcaktan kurtulmak ve kışlık erzaklarını tedarik etmek için yaylalara, bağ evlerine göçmeleri, kendi medeniyetimize ait yazlık anlayışına bir örnektir. Bu anlayış, günümüz insanı için de güzel bir alternatif olabilir.

Çünkü bu tatil anlayışında insanımız gerçek manada tabiatla iç içedir. Betondan yapılmış otellerde, fayans döşeli havuzlarda, plastik şezlonglarda tabiatla iç içe olduğunu kim iddia edebilir ki?

Hem böyle tesislerde yiyip içeceği hiçbir şey büyük şehirdekinden farklı değilken burada, meyve ve sebzeyi dalından kopararak yeme imkânı vardır. Bahçesinde Rabbinin kara topraktan mis kokulu ve leziz şerbetleri nasıl da yarattığını ve kullarına bahşettiğini gözüyle görür. Toprağı kazarken, çapalarken, bir gün olup altına gireceği bu esrarlı ve karanlık varlıkla hemhal olur ve kim bilir belki de bu sırada topraktan güzel ahlak öğrenir.

Yüzüne basıp geçenlere, bağrını yırtanlara hiç kızmayan, kendisine çöp atanlara bile çiçek çiçek gülümseyen, tatlı yemişlerini ikram eden toprağın ahlakına bürünür. Aynen toprak gibi alabildiğine bir mahviyet ve tevazu ile hizmet etmenin, kendisini hor görene bile iyilik yapmanın tadına varır.

Yaz aylarını bağ evlerinde geçiren insan, mutluluğu tüketimde değil, ürettiklerini kardeşlerine, komşu ve akrabalarına ikram etmekte arayan insandır. Tanıdıklarından kaçıp, yabancılar kalabalığı içinde kendini kaybeden insan değil, kendini tanımanın ve geliştirmenin yolunu, insanları hoş görme, affetme ve iyilik yapmakta bulan insan…

Belki bu tatil türü çok konforlu değildir, biraz yorucudur. Ama insan bahçe işlerinde bedeniyle çalışırken ruhuyla dinlenir, huzur bulur. Büyük şehirlerin katı, duygusuz, hesapçı ilişkilerinden sıyrılıp, samimi münasebetler kurar…

Belki buralarda internet erişimi yoktur, cep telefonu da her yerden çekmemektedir. Ama bu sayede insan bir süre için olsun gereksiz söz ve seslerden uzaklaşır, iç sesini dinler. Aklı karışmadan, dikkati dağılmadan Rabbine niyaz etmenin huzurunu yakalar.

Kerem Ahlakını Yeşertmek İçin

Halkımızın çoğu halen böyle düşünüyor olmalı ki, “Yaz tatilinde nereye gidersiniz?” sorusuna hala halkımızın yarısından çoğu “Memleketimize, akrabalarımızın yanına” diyormuş.

Tüketici istatistiklerinden öğrendiğimiz bu haber doğrusu bizi biraz olsun sevindirdi. İnsanımız arasında tüketime ve bencilliğe dayalı modern hayat tarzı yaygınlaşmakla birlikte hepimizi esir alamamış olması güzel. Fakat bu ne kadar devam eder bilinmez.
Çünkü bu sorunun yöneltildiği kişilerin yaşı gençleştikçe ve maddi imkânları yükseldikçe, tatilini modern tarzda geçirme oranı artıyormuş.

Bunda genç neslin yetişme biçimi, hazza yönelimli olması, batıyı örnek alması, konfor ve teknoloji bağımlılığı kadar akrabalık bağlarından uzak yetişmesinin de etkisi var. Ne yazık ki bunun tek suçlusu onlar değil.

Yıllardır memleketine gitmeyen, akrabalarıyla görüşmeyen hatta birçoğunu tanımayan bu gençlere sorduğunuz zaman birçoğundan “Annem veya babam akrabalarıyla küs, görüşmüyor” cevabını almak mümkün. Sebep ise miras paylaşımı gibi menfaat çatışmaları veya gıybet, laf taşıyıcılık gibi dinimizin yasakladığı davranışların sebep olduğu kırgınlıklar.

Hâlbuki dinimiz yakın akrabayla ilişkiyi koparmayı yasaklıyor, akrabaya iyiliği ibadet gibi mükellefiyetler arasında sayıyor. Çünkü akrabalık bağlarını korumak, insana manevi ve duygusal yönü çok zengin tecrübeler yaşatıyor.

Modern toplum yapısının herkesi aynı yaştaymış gibi tektipleştirmesine mukabil, akrabalığa dayalı geleneksel toplum yapısı insanlar arasına farklı farklı renklerde ilişki ağları örüyor. Büyükanne/ büyükbaba ile torunun ilişkisi başka, amca/dayı ile yeğen ilişkisi başka… Her birinde farklı bir saygı, sevgi, ülfet, samimiyet…

İnsan bu ilişkiler ağında zengin tecrübeler yaşarken nefsinin bencillik ve katı kalplilik hastalıklarını tedavi ediyor; meveddet ve merhamet damarlarını ıslah ediyor.

Ruhani yönümüzde gizli bulunan hilim, af, kerem ve rıfk hasletleri ancak bu ilişkiler ağı içinde gelişiyor. İnsan sadece kendi akranıyla ilişki kurarsa bu yönlerinin gelişmesi zordur. Ama hep aynı sözleri tekrar edip duran bir yaşlı amcasını, sanki ilk kez duyuyormuş gibi dinlerken yüreğindeki rıfk ve merhamet filizleri uç verir. Küçük yeğeni en sevdiği çiçeğini kopardığında hiç yüzü ekşimeden affedip geçiveren bir teyzenin kalbinde hilm ve affedicilik çiçekleri yeşerir. Nefsinin arzuları için para saçıp savurmak yerine memleketteki akrabalarına hediyeler götürüp yüzleri güldüren bir amcanın kalbinde kerem ve cömertlik ağacı kök salar.

O cömertlik ağacı ki asıl kökü cennettedir, dallarını yeryüzüne sarkıtmıştır. Hadis- i şerife göre kim cömertlik ağacının dallarından birine yapışsa, o dal onu cennete kadar götürür. Cömertliğin en güzeli ise akrabaya yapılan ikramdır.

Ruhlarımızı çoraklaştıran modern hayattan biraz olsun kurtulabildiğimiz bu tatiller, belki de kendimizi emekliye ayırma ve artık biraz da gideceğimiz ebedi vatana hazırlanmak için daha geniş vakit ayrıma isteğini canlandırır. Bizi kendimize getirir, gaflet uykumuzdan uyandırır, tiryakisi olduğumuz zehirlerden arındırıp kulluğun ve iyiliğin tiryakisi olmamıza vesile olur.

Hele yaz tatilinin üç aylar, Ramazan ve bayramla iç içe geçtiği bu yıllar, fırsatı ganimet bilmemiz gereken zamanlardır. Hız ve haz sarhoşluğundan uyanmak için güzel bir vesile olan üç ayları oruç ve namazla geçirmenin tadı, serin yaylalarda bir başka olsa gerektir.

Allah azze ve celle bu üç ayları ve tatili güzel değerlendirmeyi nasip eylesin inşaallah. Amin.


Sayı : 16
Büyük Kapak