Bugün Özel Bir Gün mü?

Sayı : 39 / Mayıs 2015, Konu Başlığı : Goncagül

Gülay Hanım aynanın karşısında kendini son bir kere daha süzdü. İyi göründüğüne kanaat getirince mutfağa yöneldi. Özene bezene hazırladığı tabakları bir bir masaya taşımaya başladı. Çocuklar annelerinin bu akşam neden bu kadar hazırlık yaptığını pek anlayamamışlardı. Oğlanlar güzel yemekleri görünce;

- Ooo, yemeklere bak! Babam da nerede kaldı! Diye sofranın başında dolanarak sabırsızlanmaya başlamışlardı. Küçük Fatıma ise annesinin beline sarılarak;

- Anneciğim çok güzel olmuşsun, dedi.

Gülay Hanım, kızının saçlarını okşadı.

Büyük oğlu Halid annesini süzerken:

-Anne bugün özel bir gün mü? Diye sordu. Gülay Hanım tam,

- Bizim için her gün özel oğlum, diyordu ki kapı zili çaldı. Çocuklar kapıya koştular.

Küçük Fatıma, babasının annesini görünce ne diyeceğini çok merak ediyordu. Ama Fuat Bey ise hanımına pek bakmadan doğruca yatak odasına yönelmişti. Aceleyle gardırobu açıp bir gömlek çıkardı. Sonra hanımına yönelip,

- Acele çıkmam lazım, yemeğe kalamayacağım, dedi.

Aslında hanımının giyim kuşamını fark etmişti; bu yaptığına biraz bozulacağını da tahmin ediyordu ama kendince haklı bir mazereti vardı:

- Ya… Mesut gelmiş, Almanya’dan. Arkadaşlarla birlikte yemeğe çıkacağız. Seni arayıp haber verecektim ama…

Gülay Hanım, hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti. Çok canı sıkılmıştı. Fuat Bey hanımının arkasından gidince sofrayı gördü. Hanımının bir sürpriz hazırladığı, bu akşam için epey uğraştığı her halinden belli oluyordu. Ama şu an konuşacak, bilhassa sonu gelmez bir tartışmaya girecek zamanı yoktu. “Dönüşte konuşurum,” niyetiyle çıkıp gitti.

Gülay Hanım çocuklara yemeklerini koyarken kendisine sadece biraz salata aldı. Hatta onu da yiyemeyip bıraktı. Hiç iştahı kalmamıştı.

Kocası çok yoğun çalışıyordu. Haftanın iki, üç günü toplantısı, iş yemeği olması daimi bir durumdu. Bazen iyice abartıyor, eve sadece üstünü değiştirmek için uğruyordu. Gülay Hanım artık evliliğinin nereye gittiğini sorgular hale gelmişti.

Sofrayı toplarken çocuklar her şeyi unutmuş, oyunlarına dalmıştı bile. Bir ara oğlanlar kavga etmeye başladı. Gülay Hanım aralarına girip laf anlatacak gücü bulamadı kendinde. Bıkmıştı artık. Babaları eve gelmeyince bunlar da iyice çığrından çıkıyordu. Tek başına çocuklara hem annelik hem babalık etmekten yorulmuştu. Öfkeyle,

- Yiyin birbirinizi! Dedi.

Yenilmeyen yemekleri tencerelere boşaltırken kendini aptal gibi hissetti. Kocası o kadar meşgul, o kadar sosyal, o kadar önemli bir adamdı ki, hanımının uğraşıp yaptığı yemekleri yiyecek zamanı yoktu. Şimdi o kim bilir hangi lokantada arkadaşlarıyla Almanya izlenimleri üzerine konuşuyorlardı. Kendisi ise evin hizmetçisi, çocukların dadısı yerindeydi. Kocasının hayatında hiçbir yeri yoktu.

Üstünü değiştirip sıradan bir şeyler geçirdi üzerine. Sonra lavaboya gitti. Gözleri yaşarınca sürmeleri biraz akmıştı. Aynadaki görüntüsüne baktı. Öyle zavallı görünüyordu ki. Bir pamukla gözlerini silerken boğazına hıçkırıklar düğümlendi.

Kendisini o kadar değersiz hissediyordu ki…

Ne zaman böyle hevesle hazırlık yapsa hevesi kursağında kalıyordu. Artık çaba göstermekten vazgeçecek noktaya gelmişti. Çünkü hayal kırıklığı insanı çok yıpratıyordu.

Namazını kıldı. Rabbine niyaz etti.

-Senden başka kimsem yok Allahım! derken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Ağlamak biraz rahatlatmıştı sanki. Kendi kendine teselli vermeye çalıştı.

- Çok şükür, içkisi kumarı yok. Bize iyi bakıyor. Sonuçta karıya kıza gitmiyor ya, bütün gün çalışıyor. Akşamları da biraz sosyal hayatı oluyor işte... dedi.

Ama yine de içinde koca bir boşluk vardı. Ne zaman “Neden hiç birlikte bir şey yapamıyoruz,” diye konuyu açsa Fuat Bey hep ileri tarihlere dair vaatlerde bulunurdu. Ama kocasının hayatında, önem sırasına göre hep listenin en altında olduğu için, bir türlü vakit ayırma sırası kendisine gelmezdi. Araya giren şeyler yüzünden verilen sözler unutulur veya belirsiz tarihlere ötelenirdi.

Kendisini oyalayacak bir şeyler aradı. Çocuklar kavgayı bırakmış, televizyondaki bitmek bilmeyen dizilerden birine dalmışlardı.

- Ödevinizi yaptınız mı? Deyince isteksizce kalkıp masanın üstünde açık duran defterlerinin başına geçtiler.

Gülay, dizideki repliklere takıldı bir ara. Sevgiden bahsediyorlardı. Yakışıklı bir oğlanla güzel bir kız bakışıyorlar, şiir gibi sözler söylüyorlardı.

- Hele bir evlenin de öyle göreyim sizi, diye geçirdi içinden.

Vakit henüz erken olmasına rağmen uykusu gelmişti. “Uyursam en azından beynim dinlenir.” diye düşündü. Çocuklara;

- Haydi, yatın artık, sabah okula gideceksiniz, dedi. Kendisi de yatağına gitti, kafasında uğuldayan düşüncelerden kurtulmak umuduyla uzandı.

Fuat Bey oldukça geç vakitte döndüğünde evdeki herkes uyumuştu. Mutfağa gidip içecek bir şeyler aradı. Karışık yemekten dolayı midesi biraz rahatsız olmuştu. Ecza dolabından ilaç aldı. Namazını aceleyle kıldı.

Yatağa geldiğinde nedense hiç uykusu yoktu. Hanımı yeterince uyumuş gibi görünüyordu. Ama uyandırılmaktan hiç hoşlanmamıştı.

-Aşk olsun Fuat! İnsan bu saatte uyandırılır mı? Diye söylenmişti.

Aslında Gülay Hanım başka şeyler söylemeyi de geçirmişti içinden. Çünkü akşam epey üzüntülü bir şekilde yatmış, uzun zaman uyuyamamıştı. Beynini kemiren düşüncelerden sonra kocasının böyle duygusuzca davranması onu epey sinirlendirmişti. Fuat Bey ise nedense hanımının abarttığını düşünüyordu.

- Bütün gün ne işin var, yan gelip yatıyorsun, gibi ne kadar gönül kırıcı söz varsa söyledi.

Gülay Hanım, “İnsan bu kadar mı duyarsız olur?” diye geçirdi içinden. “Böyle zamanlarda insan boşanan kadınlara hak veriyor. Bir hayvanı bile ahıra bağlayıp önüne yem koysan durmaz. Beni hayvandan da aşağı görüyor. Hiç halimi anlamaya, gönlümü almaya gerek görmüyor!”

İkisinin de tadı kaçmıştı. Küskün bir edayla uyumaya çalıştılar.



Ertesi akçam Fuat Bey erken sayılabilecek bir vakitte eve geldi. Dün akşamki durumu telafi etmek istiyordu. Bütün gün düşünmüş, ailesini fazla ihmal ettiğini fark etmişti. Bu sebeple eve gelirken hanımının sevdiği fındıklı ekler pastalardan bir kutu almıştı.

Ancak eve geldiğinde kimse kapıyı açmadı. Anahtarıyla açıp eve girdiği zaman ürkütücü bir sessizlikle karşıladı. Çocuklarının cıvıltısı olmayınca ev ne kadar da tatsız oluyordu.

Odalara bir bir baktı. Her şey fazlasıyla derli topluydu. Zaten hanımı oldukça titiz, temiz bir hanımdı. Mutfakta da hiç hayat emaresi yoktu. Ne ocak üstünde tencere, ne salata tabağı, ne ekmek… Sanki uzun zaman önce terk edilmiş gibi görünüyordu her yer.
Masaya bakınca akşamki sofrayı hatırladı. Şimdi ise üzerindeki vazo ve dantel örtüyle pek bir küskün duruyordu.

Yatak odasına geçti, aynaya baktı. Karı koca birbirlerine not bırakırlardı bazen. Öyle bir şey de yoktu. Sadece köşedeki komodinin üzerinde duran namaz örtüsü, tesbih ve seccade çarptı gözüne. Hanımı saliha bir kadındı, kocasından, çocuklarından ve Rabbinden başka kimseyle işi olmazdı. Bu zamanda zor bulunur bir kadındı. Neredeydi acaba? Haber vermeden bir yere gitme adeti yoktu.

Cep telefonunu çıkardı. Hanımının numarasını çevirdi. Telefon çalınca kimse hanımının ismini görmesin diye “Hatun” diye kaydetmişti. Telefon uzun uzun çalıyor, kimse açmıyordu. Oğlunun numarasını çevirdi. O da açmayınca tedirginliği bir kat daha arttı.

Kayınvalidesini aramayı içinden geçirdi. Haber vermeden gitse gitse ona giderdi. Ama arayınca kötü bir haber almaktan öyle korkuyordu ki, bir türlü eli varmıyordu. Ya bu gidiş kötü bir gidişse… Hanımını o kadar çok mu ihmal etmişti?

Birden boşanmış arkadaşları geldi gözünün önüne. Çocuklarını ancak hafta sonları görüyorlardı. Yeni bir yuva kurmak, üvey anneyle çocuklar arasında problemlerle boğuşmak, pişmanlıklar, karşılıklı suçlamalar, maddi sıkıntılar, aile sırlarının ortaya dökülmesi…

Büyük konuşmamaya hep dikkat ederdi ama boşanan kişilerin aklına şaşardı hep. “İnsan problemleri çözmek varken boşanma yolunu niye tercih eder ki…” derdi. Yoksa şimdi de onun başına mı gelecekti?

“Yok, Gülay yapmaz böyle bir şey” dedi kendi kendine. Buna inanmayı o kadar çok istiyordu ki…

Gardıroba baktı. Hanımının kıyafetlerini yerli yerince görmek bile biraz olsun içini rahatlatmıştı. “Demek ki evi terk etmemiş…”diye düşünmek istedi.

Tam o sırada telefonu çalmaya başladı. Telefonunun ekranındaki “Hatun” yazısının onu bu kadar sevindireceğini kırk yıl düşünse hesap edemezdi. Hemen açtı.

Hanımının sesi çok neşeliydi. Öyle ki ne dediğini bile zor anladı. Ancak ikinci tekrarda “Memleketten ablamla eniştem gelmiş, konuşmaya daldım, sana haber vermeyi unuttum. Telefon da çantamda kalmış, duymamışım. Mahzuru yoksa sen de gel, görüşmüş olursun.” Dediğini anlayabildi.

Normalde böyle emr-i vakilerden hoşlanmazdı, aksilik ederdi ama bu sefer hiçbir şey demedi. “Tamam geliyorum diyerek” pasta kutusunu aldığı gibi kapıya yöneldi.

Anahtarını kapının üstüne takarken, “Allahım sana şükürler olsun,” dedi. İlk kez kayınvalidesinin evine giderken bu kadar seviniyordu.


Sayı : 39
Büyük Kapak