Can Çekişen Üç Can...

Sayı : 40 / Haziran 2015, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Huzeyfe el-Adevî radıyallâhu anhu anlatır:

“Yermük Muhârebesi’ndeydik. Çarpışmanın şiddeti geçmişti. Sıcak kumların üzerinde aldıkları ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan, can çekişen Müslümanlar vardı. Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlunu aramaya koyuldum.

Yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, buldum onu. Ama ne hâlde! Bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, ancak göz işaretleriyle konuşabiliyordu. Yanımdaki su kırbasını göstererek;

–Su istiyor musun? dedim.

İstemez miydi, dudakları hararetten âdeta kavrulmuş gibiydi. Ammâ cevap verecek mecâli yoktu. Göz işareti ile de muzdarip hâlini îmâ eder gibiydi. Kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından bir “Âh!” sesi duyuldu:

Amcamın oğlu, bu feryâdı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş ve göz işaretiyle suyu hemen ona götürmemi istedi.

Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa ona yetiştim. Baktım ki o, Hişâm bin Âs imiş. Ona;

–Su ister misin?” diye sordum. O da göz işaretiyle “Evet!” dedi. Tam suyu içeceği esnada bir başka yaralının “Âh, âh!” diye inlediği duyuldu. Hişâm, suyu ona götürmemi işaret etti.

Onun yanına vardığımda şehîd olmuştu. Derhâl Hişâm’ın yanına geri döndüm, kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; o da şehîd olmuş!

Bari amcamın oğluna yetişeyim dedim. Koşa koşa ona gittim. Ne çare ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula rûhunu teslîm eylemişti... Elimdeki kırba, dolu olarak üç şehîdin ortasında kaldı. Son davranışları dahî, kardeşleri için feragat ve fedâkârlık olan bu yiğitler, şehâdet şerbetini yudumladılar, şimdi Rableri katında daha ne nimetlerle rızıklanmaktalar...”

Yine üç kişi, üç müslüman genç uzanmış yatıyor...

Biri geniş ekranlı televizyonun karşısında yan gelmiş. Hiç kaçırmadığı yabancı diziden gözlerini bir an olsun ayırmamakta... Elinde, önünde seyrettikleriyle aynîleşmiş yiyecek ve içecekleri ağzına götürürken bile gözleri ekranda... Hipnotize olmuş gibi...

Ekrandaki gülünce o da gülüyor, kızınca o da geriliyor.

Diğeri bir köşeye yüzükoyun yatmış. Önünde akıllı telefonu... Yüzünde hin bir sırıtış. Sosyalleştirme iddiasındaki programlarda arkadaşlarının gönderdiklerine yetişmeye çalışıyor. Birinde abuk subuk bir video. Diğerinde kaba saba bir espri... Öbüründe o hafta yenilen rakiplerini aşağılayan, küfreden bir yorum... Arada başka başka daha bir problemli “paylaşım”lar...

Üçüncü delikanlı da farklı değil. O da tabletinde bir bilgisayar oyununa kilitlenmiş. Gerçek hayattaki bir direksiyon gibi evirip çeviriyor tabletini, minderlere gömülü vaziyette. Dokunmatik ekrana dokundukça ekrana kan sıçrıyor. Birinin beyni dağılıyor, kolu bacağı kopuyor, o da puan kazanıyor, level atlıyor. Yeni katliamların kapısı açılıyor.

Bu esnada köşede bir koltuğa ilişmiş babaanneleri, elindeki kitabı sehpaya koydu ve seslendi:

–Evlâdım bir su verseniz de ilâcımı içsem...”

Önce duymazdan gelindi...

Anadolu’dan bir süreliğine torunlarını görmeye gelen babaanne, belki en küçüğüne nazım geçer düşüncesiyle tekrarladı:

–Bir su versen oğlum Fırat...

–Ya babaanne oyunun en can alıcı noktası, online oyun olmasa, basarım pause’a getirirdim de. Hepsi yanar, hemen vururlar beni. Suat abi sen getirsene suyu...

–Dur bir dakikaya ya. Bizim arkadaşı işletiyoruz. Maymuna çevirdik çocuğu. Feyk kız arkadaş profili açtım oradan neler yazıyor enayi, sorma... Vay adi vay... Suyu Fuat abim getirir şimdi...

Fuat yine gözlerini dev ekrandan ayırmadan konuştu:

–Oğlum bir gürültü etmeyin ya, dizinin en heyecanlı yeri... Şimdi bu adam eve gelince kesin vuracak karıyı... O da hak etti ama... Gerçi herif de pisliğin teki, o da hak etti bu boynuzu ama dur bakalım...
Yaşlı kadın inleye inleye mutfağın yolunu tutarken, az önce kitapta okuduğu üç şehid ile; yerlere serilmiş ruhları can çekişen şu üç torununu acı acı mukayese ediyor ve sızlayan dizlerinden ziyade, kanayan yüreğinden gelen bir acıyla; “Aaah!” diyordu. “Aaah!”


Sayı : 40
Büyük Kapak