Celladına Hayran Kurbanlar!

Sayı : 8 / Ekim 2012, Konu Başlığı : Şahsiyet Gelişimi

Afrika’ya yardım götürmeye gidenlerin yazılarında şöyle bir hatıra okuduğumu hatırlıyorum:

“Yardım dağıttığımız aç insanların arasında bazı kadın ve kızlar görüyoruz ki; dudaklarına ruj sürmüşler. Hem de dudaklarına sürdükleri boyanın rengini kıyafetlerine uydurmuşlar.”
Ne garip bir tezat! Bunca yoksulluk içinde, bu kadar gereksiz bir harcama… Hadi para vermediklerini, o boyanın ellerine bir şekilde geçtiğini varsayalım; yine de açlıkla pençeleşirken dudağına boya sürmeyi düşünebilmek çok tuhaf geliyor insana… Ailen, kardeşlerin can çekişirken süslenmeyi düşünebilmek…

Aslında bu sadece kadınlara mahsus bir durum da değil. Bir belgeselde izlemiştim; devletin yoksul bir bölgeye yardım programı gereği, yetişkin erkeklere bir vesileyle iş verip maaş bağladığını, ama bu kişilerin ellerine geçenlerle, radyo, televizyon gibi eğlence araçları aldığını anlatıyordu. Hatta orada elektrik olmadığı için pilli radyolar alıyorlar ve pili bitince -yeni pil takmayı bilmediklerinden- bozuldu, diye atıyorlardı. Belgeselde bu durum “yoksullara sadece yardım etmenin çözüm olmadığına, eğitim de verilmesi gerektiğine” örnek olarak anlatılıyordu.

Gerçekten de Afrika’nın bazı bölgelerinde beş metreden bile kaynak suyu çıkıyor ama insanlar birikinti suları içmekten hasta oluyorlar.

Yoksulluk sadece midelerin açlığından ibaret değil, akılların ve gönüllerin açlığının da doyurulması gerekiyor. Ancak sömürgeci-müstekbirler bu bölgelere pilli radyo, ruj getiriyor fakat eğitim getirmiyor. Çünkü getirirse bu insanların kendi kaynaklarını sahiplenip işleyeceklerini biliyor.

Verdikleri eğitim de, batı kültürlerine özenip onları üstün görmelerine sebep olacak tarzda bir eğitim. Bunun sonucunda da batıya hayran, onların tüketim alışkanlıklarını körü körüne taklit eden zavallılar ortaya çıkıyor.

Zaten büyük mütefekkir İbn-i Haldun’un dikkat çektiği gibi, “ezilenlerde kendini ezenlere karşı bir hayranlık hissi doğal olarak vardır. “

Ne yazık ki bugün ezilenlerin durumunu daha da acıklı hale getiren tam da budur: yoksulluğu katmerlendiren özenti, sorunları çözümsüzleştiren ahlaki yozlaşma, acıları derinleştiren maneviyatsızlık ve bütün bunlardan kurtulmayı imkânsızlaştıran kendine güvensizlik… Hepsinin de kökeninde yatan duygu aynıdır: zalimi yenilmez bir kahraman olarak görme…

Aslında bunu görmek için ta Afrika’ya gitmek de gerekmiyor. Bizim yoksul köylerimiz ve varoşlarımız ondan farklı mı sanki? Bizim ülkemizde gizli açlık yok mu?
Ne zaman niteliksiz gıdalarla karın doyuran ama gerçek manada beslenmeyen solgun benizli, çarpık bacaklı çocuklarımızın elinde, cipslerden çıkan o oyun kartlarını görsem, içim sızlar…

İyi beslenmediği için boyu kısa kalmış ama saçlarına ünlü futbolcular gibi biçim vermiş delikanlılarımızı…

Yahut tekstil atölyelerinde her türlü sosyal hak ve güvenceden mahrum çalışan, üç kuruşluk maaşıyla saçlarını açık renklere boyamaya çalışan kadınlarımızı… Hepsinden kötüsü de onları eğitmesi gerekirken kendisi eline geçeni alkole, kumara veren babaları…

Neden?

Neden bizi sömüren, zavallı bir hale düşüren zalimleri böylesine zavallı bir şekilde taklit ediyoruz? Cevabı, çocuklarımızın defterlerine yapıştırdıkları kahramanlarda gizli: dünyayı kötü canavarlardan kurtaran Örümcekadamlar, Süpermenler, Ben Tenler…

Hiç farkında olmasak da sürekli bir beyin yıkama faaliyetine muhatabız… Televizyon ekranlarına kurulan hayal perdesinde sürekli sahte kahramanlar, uydurma uzaylı canavarları yenip dünyayı kurtarıyor(!) Ve kahramanların hepsi de Amerikalı!

Dünya kaynaklarını sömürüp, savaşlar ve fitneler çıkartıp her çeşit acılara sebep olanlar, ustalıkla kendilerini kahraman olarak benimsetiyor. Nesiller, üstün teknolojiyle çekilen bu modern masallarla uyutuluyor ve efendilerine hayran bir şekilde yetiştiriliyor.

Zaten zalimlerin telkin ettiği gayesiz hayat, Rabbinin kendisine vaad ettiklerinden ve kendi değerinden habersiz yığınların nefsine hoş geliyor. Bu yüzden de kıyamın ve mücadelenin zorluğu yerine üstünlük taslayanı taklit etmenin kolaylığı tercih ediliveriyor. Sonuç: mazlumlar da zalimlerin yaptıklarına rıza, hatta hayranlık ve taklit sebebiyle aynı günaha ortak oluyorlar.

Kur’an-ı Kerim’de zalimlerle onlara itaat eden mazlumların kötü akıbeti ve birbirleriyle çekişmeleri şöyle anlatılıyor:

“Rablerinin huzurunda dururken zalimlerin birbirlerine nasıl laf attıklarını bir görseydin! O gün toplumun zayıf kesimi (mustazaflar) büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) “Siz olmasaydınız biz iman edenlerden olurduk” derler. Ezenler de ezilenlere: “size hidayet geldikten sonra sizi ondan biz mi alıkoyduk? Zaten siz kendiniz günahkârlardan idiniz” derler. Ezilenler : “Hayır hayır; bize Allah’ı inkâr etmeyi, Ona ortaklar koşmayı emrederken gece gündüz hileydi yaptığınız,” derler…” (Sebe: 31–33)

Ayet-i kerimede nefislerine hoş gelen şeylere çağırdıkları için zalimlere uyuverenlerin de azaba uğrayacağı bildirilmesi ne kadar büyük bir ikaz. Demek ki bilmemek, araştırmamak, nefse hoş gelene uyuvermek mazeret değil… Rabbimiz, insana izzeti yakıştırmakta, boş mazeretler arkasına sığınarak gevşeklik göstermeyi ve zilleti yakıştırmamaktadır.

Hem Allah- u Zülcelal, Rabbinin yardımına güvenerek zalimlerin düzenine direniş gösterenlere büyük müjde vermektedir: “Biz istiyorduk ki, yeryüzünde zaif bırakılmış kimselere/ mustazaflara iyilik edelim, onları varisler kılalım. Onları yeryüzünde iktidara getirelim. Firavun’a, Haman’a ve onların ordularına onlardan sakındıkları şeyi gösterelim. (Kasas: 5–6)

Öyleyse mazlumiyet bahane değildir. Eğer ezilenler kendilerini sömürenlerin telkinlerine karşı dirençli olur, Rabbinin eğitim programı ile bilinçlenirse, Allah'ın yardımı yakındır.
Müslümanlar önce kendi nefislerinin, sonra ailelerinin, sonra bütün insanlığın fitnelerden kurtuluşu için mücadele etmelidirler. Kitabımız bize yalnız ibadetleri değil, şuurlu ve izzetli olmayı da emretmektedir.

Zaten zalimlerin Kur'an ı Kerim’ e karşı bitip tükenmek bilmeyen düşmanlığının sebebi de budur!


Sayı : 8
Büyük Kapak