Cennet Ramazan’a Hazırlanıyor, Ya Biz?

Sayı : 5 / Temmuz 2012, Konu Başlığı : Kutlu Mevsim

Hicretin II. yılı, Şaban ayının son günüydü. Bu ay içinde nazil olan ayetler “sizden öncekilere farz kılındığı gibi” diyerek emri ilahiyi bildirmişti. Yarın Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem ve Ashab-ı Kiram ilk kez Ramazan orucu tutacaktı.

Bundan evvel Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem Muharrem ayında Aşure orucu tutmuştu. Ama bir ay sürecek bir oruç tecrübesi onlar için bir ilkti. Allah Resulü aleyhisselatü vesselam namazdan sonra hutbe irad etmek için ashabına yüzünü döndü.

“ Ey insanlar! Mübarek ayın gölgesi başımıza düştü…” diye başladı sözlerine…
Sanki gölgesiyle ümmeti serinleten bir bulut gibi bahsediyordu Ramazan’dan… Sanki Müslümanlar yakıcı bir güneş altında kalmışlardı da, Ramazan bir rahmet bulutu gibi üzerlerine kol kanat germişti.

Öyleydi zaten… Çünkü Ramazan, Kur’an ayı idi. “İnsanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidâyet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'ân, o ayda indirilmişti.”(Bakara: 185)

Kur'an-ı Kerim de insanlar için bir rahmet değil miydi zaten? Bizzat Rabbimiz onu rahmet diye adlandırmıyor muydu?

“Allah rahmetini dilediği kimseye tahsis eder (Peygamberliği kime isterse ona verir)”(Ali İmran: 74)
Rahmet nasıl olur?

Yarattığını başıboş salıvermek rahmete uygun düşer mi? Gelip geçici nimetler verip, sonra ebedî hüsrana düşmesine seyirci kalmak… Rahmetin kemal derecesi için düşünülebilir mi?

Mademki Kur’an-ı Kerim, insanı, fani nimetlerin diyarından Ebedi Saadet Yurduna eriştiren bir rahmetin tecellisidir, öyleyse onun nazil olduğu ay için de “Rabbinin kullarına rahmet nazarıyla baktığı ve en yüksek rahmetiyle tecelli ettiği ay” demek yanlış olmaz.

Cennet Davetiyesi

İyi düşünelim; ne diyor Kur'an ı Kerim? Nihaî olarak bizi cennete davet ediyor, öyle değil mi?
Allah dostlarından birinin dediği gibi, “Mevlâ Teâlâ öyle cömerttir ki, kullarını cennet sofralarına davet ederken, bu daveti reddeden veya gelmekte gevşeklik gösterenleri azapla korkutur ki; ihmal etmesinler, mutlaka gelmeye özen göstersinler…”

Öyle değil mi? “Gelirseniz buyurun gelin, gelmezseniz de canınız sağ olsun,” demiyor, illa ki gelmeye can atın, gayret gösterin istiyor. Onun dostluğuna rağbet edin, koşuşun, yarışın, manilere takılmayın, yokuşları aşın, muhakkak gelin…

Öyleyse, O’na “Kerem Sahibi Rabbimizin kullarına gönderdiği bir cennet davetiyesi” diyebilir miyiz? Hem yalnız bir davetiye de değil, yolda kaybolmasınlar diye çizdiği yol haritası, yolculuk rehberi…

Her kelimesiyle bizi cennete çağıran ve bizi cennet yolundan saptırmak isteyenlere karşı ikazlarla dolu olan Kur'an ı Kerim, kelimenin tam manasıyla bir kurtuluş ipi değil de nedir?

Allah'ın Resulü Onun için “O, Allah'ın ipidir. Her kim ona tâbi olursa doğru yolda ve kim de onu terkederse dalâlette (sapıklıkta) olur" (Müslim, Fadailü's-ashab, 37) buyurmadı mı?

Kur’anın emir ve yasakları özünde nedir ki? Gönül gözümüzün, yol boyunca doğru görmesi ve hak yoldan sapmaması için konulmuş işaret levhalarından başka…

Ya kısıtlamalar, kurallar ve nefse zor gelen ameller; onlar da bu zorlu yolun virajlarında savrulmadan, selametle yurdumuza varabilelim diye nefsi gemleyen emniyet freni değil mi?

Salih amel tavsiyeleri, hayır ve iyilik nasihatleri de bizim yolumuzun azıklarından başka ne ki?
İşte oruç da aynen böyle, sarp yokuşları kolayca aşalım diye bizi hırs ve oburluk yükümüzden kurtaran hafifletici bir talim değil mi?

İşte o oruç ki, nefis bineğinin ağzına gem vurur. Artık o diğer aylardaki gibi asi ve huysuz değildir; asil bir küheylan gibi, sadakatle, ruh süvarisine boyun eğer. Onu cehenneme sürüklemez, Sevgili’nin diyarına kanatlandırır.

Eli Boş Gidilmez Gidilen Yere

Düşünün ki Cennet bu ay için ziynetleniyor, misafirleri için nazlı bir gelin gibi hazırlanıyor. Öyleyse biz de davet edildiğimiz bu dostlar sofrasına bir şeyler hazırlamalı değil miyiz?

Bu ayda cennetin kapıları açılıyor, salih amel sahibi müminler her kapıdan davet ediliyor. Namaz kapısı, oruç kapısı, sadaka kapısı, cihad kapısı… Her birinde teşrifatçılar dizilmiş, ihlâslı amel sahiplerini davet ediyor. Bu ayda hayırlar kolaylaştırılıyor ve bol bol mükâfatlandırılıyor.

Ramazan’da bütün hayır kapıları açıldığı gibi hayır işlemek de kolaylaştırılıyor. Çünkü ne zaman hayra uzansak bizi fakirlikle korkutan şeytanların eli kolu, ağzı dili bağlanıyor. Günahlar da bizi kendine cezp edemiyor, çünkü bu ayda tuttuğumuz oruçlar, “günahlara karşı kalkanımız.” (Nesâi, Savm, 167) Hem nefsini alıkoyma talimatına uyanlar için cehennemin kapıları kapanıyor. (Buhari, Savm, 5)

Kur'an ı Kerim nasıl bir cennet davetiyesi ise, Ramazan da bir cennete layık hale gelme hazırlığıdır. Öyle ya el-Kuddüs olan Âlemlerin Rabbinin davetine, günah kirleriyle lekeli elbiseyle gidilir mi? O güzellerin yurduna kötü ahlakla çirkinleşmiş bir suretle nasıl varılır?

Hem, her davete bir hediyeyle gidilmez mi? O kapıya hiç değilse berrak bir iman, halis bir kulluk ve içli bir dua olsun, götürmeli değil miyiz?

Öyleyse Ramazan’ı layık olduğu gibi kutlamalı değil miyiz?

Öyleyse Bu Ayı Nasıl Kutlamalı?

Bize kalsa nasıl kutlardık acaba… Ne tuhaf adetler çıkarırdık kim bilir? Tıpkı bizden önce nice ümmetlerin “dünya hayatına aldanıp, dinlerini bir eğlence ve bir oyun ittihaz” (Araf, 51) ettikleri gibi…

Dünyanın hangi köşesine gitseniz, dinî inançlarını bir takım merasimlerden, gösteri ve festivallerden ibaret bir ayine dönüştürmüş kavimlere rastlamıyor muyuz? Hatta bunların birçoğu akla ve vicdana gayet ters işleri, inançları namına icra etmiyorlar mı?

Allah'ın rahmeti olmasa biz de onlardan biri olabilirdik. Şimdi belgesellerde seyredip hallerine şaştığımız insanlar gibi davranabilirdik.

Şükürler olsun, Rabbimiz bize rahmetinden bir tecelli daha ikram etti de, Kur’an ayını nasıl ihya edeceğimizi de öğretti. Ve böylece aslında Kur'an- ı Kerim’ in esrarını idrak etmenin ve ondan istifade etmenin yolunu da talim etti.

Gerçekten de Ramazan ayında Kur’an’dan istifade yollarıyla ilgili birçok talimi bir arada yaşıyoruz. Kur'an-ı Kerim bizi küfrün en çirkin sıfatı ve ahlakî boyutu olan nankörlükten şükre çağırıyor. Ancak dünya hayatı bize şükretmeyi zorlaştıran engellerde bezenmiş. Mesela büyük bir kısmımız bize verilen nimetlere bakıp şükredeceğimiz yere bizden daha fazla nimete sahip olanlara bakıp elimizdekini küçümsüyoruz. Yahut alışkanlık sebebiyle nimetlerin tadını almıyoruz.

İşte oruç, his vasıtalarımıza yapışıp kabuk bağlayan alışkanlık zarını kazıyıp atıyor ve insana yeniden nimetlerden lezzet duyma zevki bahşediyor. Pasta yese bile zevk alamayan insan, sadece bir günlük orucun sonunda bile, ekmek kokusundan mest olur hale geliyor.

Fark ettiğimiz nimetler sadece maddî olanlardan ibaret değil. Biz Ramazan sayesinde, nimet olduğu aklımıza bile gelmeyen nice nimetlerin farkına varıyoruz. Mesela bizler bir ay boyunca oruç tutup, akşamında teravih kılabileceğimizi tahmin eder miydik? Kendimizden bunu umar mıydık?

Birçoğumuz dünya hayatının içindeki rolümüze kendimizi öyle kaptırmışız ki, kendimize ancak o roller kadar kıymet biçmişiz. Zannediyoruz ki kimliğimiz, kişiliğimizdir. Yani cinsiyetimiz, mesleğimiz, unvanımız vs rollerimiz bizim asıl kişiliğimizi oluşturur ve biz bundan ibaretiz.

Bu rollerin sadece fani birer kostüm olduğunu, bunların içinde imtihan olunmakla birlikte, aslında bu kabuğun altında “ibadet için yaratılmış” “eşrefi mahlukat” ve “yeryüzünde bir halife” vasıflarına haiz bir kulun bulunduğunu hatırlıyor muyuz?

Oku Beni Ey Kur’an!

İşin doğrusu Kur'an-ı Kerim bize sesleniyor ama biz oynadığımız dünya hayatı oyununa öyle bir dalmışız ki, onu duymuyor veya tam manasıyla anlamıyoruz. Çünkü hissiyatımız körleşmiş, şuurumuz bulanıklaşmış ve zihinlerimiz dünya meşgalesiyle darmadağınık…

İşte biz böyle sarhoş bir halde sayılı ömrümüzü tüketirken, birbirini kovalayan günlerin ardı arkası kesilmeyecek vehmiyle aldanmışken, birden bire Ramazan gelip kapıya dayanıyor. Hala uyanmayacak mıyız?

Ramazan ki, bu ayda oruçla sessizleşir dünyamız. Kahvaltısız başlanan bir gün, çayla, atıştırmayla zevklenmekten mahrumiyet içinde geçer. İftar yaklaşırken insanın üzerine tatlı bir halsizlik çöker. İnsan dünyanın koşuşturmasından çeker kendini, dinlenmeye ve kendini bulmaya zaman ayırır belki de ilk kez.
Gün bereketlenir, zaman uzar da uzar… Hatim indirmek için, zikretmek için bolca vakit bulunur. Tefekkür edilirse Kur'an ı Kerim sırlarını açar oruçluya…

Oruçla temizlenen iç dünyamızda Kur’an’ın sadâsı başka türlü yankılanır sanki… Nasihatler, incelen hissiyatımızı titretir, güzel sözler içimize işler. Ruh, nefsin homurtularından kurtulur, vatanından kopup gelen müjdelerle sevinir.

Ne mutlu bu ayı layıkıyla değerlendirip son nefesini müjdeler duyarak verenlere…


Sayı : 5
Büyük Kapak