Cennetin Özlediği Hanımefendi: Hz. Fatıma

Sayı : 10 / Aralık 2012, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Küçük Fatıma’nın annesi bugün çok meşgul; onunla pek ilgilenemiyor. Çünkü yaptığı ekmekleri bir an önce pişirip, ikindi serinliğinden istifadeyle Hira mağarasına götürmek istiyor. Hira mağarası, Mekke yakınlarındaki bir dağın Kâbe’ye bakan yamacında bulunuyor. Fatıma’nın babası orada sık sık inzivaya çekiliyor.

Fatıma, babasını çok özlüyor. Onun tatlı tebessümünü, şefkatli okşamalarını… Onun babası başka babalara hiç benzemez. Çünkü onun babası…

Fatıma babasının sırrını kimselere söylememesi gerektiğini biliyor. Evlerinin kapısı birçok sırları örtüyor artık. O kapının berisinde bu aile, kimsenin bilmediği bir şeyler yaşıyor, kimsenin akıl erdiremeyeceği şeylerden bahsediyor. Onların evleri, sanki ötelerden getirilip bu kızgın toprağa kondurulmuş bambaşka bir âlem…

Fatıma henüz çok küçük ama bunları kimseye anlatmaması gerektiğini biliyor. Çünkü babasının öğretmeni Cebrail, ona henüz davetini açıklama izni vermedi. Şimdilik sadece kendileri okuyorlar, Allah’ın ayetlerini…

Rasulullah aleyhisselatu vesselam kendisine nazil olan ayetleri, cemaatle kıldıkları namazlarında tekrar tekrar okuyor. Arkasında saf tutan Hatice ve kızları, onun uzun kıyamlarında okuduğu ayetleri içlenerek dinliyorlar.

Dinlediği sureler Fatıma’nın tertemiz hafızasına adeta mermere hakkedilmiş gibi işleniyor. Mekke kızları, şarkıcı cariyelerin söylediği, günaha davet eden şarkıları ezberlerken; Fatıma babasının okuduğu ayetleri ezberliyor. Gün boyunca o ayetler yankılanıyor iç âleminde…

Fatıma henüz her ayetin manasını tam anlayamasa bile bu ayetler karşısında ne hissetmesi gerektiğini anlıyor. Çünkü annesinin ayetleri dinlerken ürperdiğini, gözlerinden yaşlar döke döke ağladığını görüyor. Annesinin anladığı şeyler onu ağlatıyorsa demek ki o ayetler çok büyük bir şeyler anlatıyor…

Duydukları ayetlerden simalarının renkleri değişiyor bazen. Bazı ayetlerde de seviniyorlar, yüzleri aydınlanıyor. Fatıma onların simalarından öğreniyor ayetlerden ne anlayacağını. Onların gönül aynalarındaki yansımalar Fatıma’nın kalbine aksediyor.

İman, hürmet ve muhabbet bu kutlu sinelerden ilk önce Fatıma’nın sinesine akıyor. Onlardan öğreniyor ayetleri kalbine nakşetmeyi.

O’na Layık Evlat

Fatıma okuyor. Okuduğu ayetler o kadar büyük meselelerden bahsediyor ki… Kıyamet sahnelerinin, ahiret gününün dehşetinden… Semaların nasıl bir çadır gibi yırtılıp açılacağından, şimdi gaflette oldukları hakikatin nasıl apaçık ortaya çıkacağından… Yerin nasıl bağrında sakladığı sırları fırlatıp çıkaracağından… Yapanın yanına kar kaldı sanılan hesapların nasıl ortaya döküleceğinden…

Ayetlerin bahsettiği o gün, o ahiret âlemi; Fatıma’ya o kadar yakın geliyor ki… Dışarıdaki dünyadan çok daha yakın hissediyor kendisini o “iyiyi kötüden ayırt eden” diyara…
Fatıma dinliyor, okuyor, tekrar ediyor, tefekkür ediyor… Babası ondan ne istiyorsa yerine getiriyor. Çünkü ayetlerden anlıyor ki; babası çok büyük bir insan! Âlemlerin Sahibi onun babasını seçti, ayetlerini insanlara okuması için!

Böyle bir babanın kızı olmanın sorumluluğunu omuzlarında hissediyor, Fatıma. Onun kızı olmak büyük bir şeref ve bunu hak etmesi gerek. Bu şerefe layık olduğunu ispat etmesi için, ona leke getirmemesi, ona yakışır bir evlat olması gerek…

Fatıma henüz çok küçük ama bunları düşünebilecek kadar olgun. Çünkü o annesiyle babasını örnek alarak bu ayetlerin eğittiği, yoğurduğu, arındırıp saflaştırdığı, ter temiz bir insan olmaya çalışıyor.

Kızlar bu yaşlarda annelerini örnek alırlar. Fatıma ise çok şanslı, çünkü onun örneği ona cennetin zirve makamlarına kadar rehberlik yapabilecek bir anne… Annesinin bu şerefli vazifeyi taşımaya nasıl can attığını gördükçe, içi içine sığmıyor Fatıma’nın. O da annesi gibi olmak istiyor.

Onun gibi hep babasının yanında olmak… Onun ardında saf tutmak, her şeyiyle onun arkasında durmak, varlığını onun yoluna sermek, ona hizmet etmek, ona pervane olmak… Dışarıdaki dünyayı dışarıda bırakıp, evinde bir iman kalesi inşa etmek…

“Bu iş nasıl olacak? Nasıl başa çıkacağız? Nasıl dayanacağız?” diye vehimlere kapılmadan, hesap kitap yapmadan, “Beni davet et, ben iman ederim,” diyebilmek…
O Büyük Hatice. Hep büyüktü o. Hep şerefli, hep faziletli, hep dirayetliydi. Ama Fatıma henüz çok küçük. O annesi gibi olabilir mi?

Babasının Annesi

Büyümek istiyor Fatıma. Annesi gibi büyük olmak istiyor. Oluyor da…

Babasının başından aşağı işkembe boşaltan bedbahtlar gülüşüp alay ederken, onlara laf sayan ve babacığının elbisesini temizleyendir o…

“Babasının annesi”dir O. Öyle düşkündür ki, babasına…

Nasıl olmasın ki… Fatıma’nın babası hep sevgi ekti, sevgi biçti… Cahiliyye çağının utanç saydığı kız evlatlarını şefkatle bağrına bastı. Hiçbir zaman hor görmedi. Aşağılama ve eziyet ekip, isyan ve nefret biçmedi…

Ne Fatıma, ne de ablaları hiçbir zaman isyan etmediler. Fatıma’nın ablalarının nişanı bozulmuştu babalarına inen ayetler sebebiyle. Ama onlar şikâyet etmediler. Hiçbir zaman babalarına leke getirmediler; utanç olmadılar. Hep destek oldular, onun müjdelerine güvenip sabrettiler.

Fatıma sofra başında, annesine yardım ediyor. Onların sofraları herkese açıktır; en çok da gariplere… İman ettiği için eza gören köleleri Hz. Ebu Bekir satın alıp azad ediyor. Yoksullar, garipler Hz. Hatice’nin kurduğu sofralar sayesinde karnını doyuruyor.

Fatıma tıpkı annesi ve ablaları gibi, himayelerine sığınmış bu fakirlere hizmete adamışlar kendilerini. Mekke’nin genç kadınları ve kızları ellerine geçeni giyim kuşama, mücevhere ve güzel kokulara harcarken onlar yoksullara harcarlar.

Fatıma’nın ergenlik çağı, boykot yıllarına rastlamıştı. Mekkeliler Müslümanlardan ve onları himaye etmekte kararlılık gösteren Abdulmuttalipoğullarından kız alıp vermiyorlardı.
Genç bir kızın hayallerini süsleyen şey nedir? Elbette onu seven bir gençle yuva kurmak… Hz. Fatıma’nın ise bunu düşünmeye fırsatı olmadı… Çünkü doğup büyüdükleri şehirde her yönden dışlanmış durumdaydılar.

Hz. Fatıma’nın acısı iki kat… Çünkü sevgili annesi ölüm döşeğinde… Zaten ablası Hz. Rukıyye, müşriklerin zulmünden dolayı kocası Hz. Osman ile birlikte Habeşistan’a hicret etti. Diğer ablası Zeyneb’e, kocasının akrabaları kötü söz söylüyor ve kocasının onu terk etmesini istiyorlar. Anneleri, onların en büyük sığınağıydı. Şimdi o da vefat edince ne olacak?

O Benden Bir Parçadır

Medine’ye hicret ile dertlerin biri bitti, diğeri başladı. Mekke merkezdi, ticaret şehriydi; iş imkanları çoktu. Yesrip ise öyle değil. Hicretle birlikte nüfus artınca, yokluk kaçınılmaz oldu. Sabır, sabır, sabır…

Hz. Fatıma evlilik çağına ulaşmıştı, talipleri de çıkıyordu. Ancak Efendimiz bu hususta Rabbinin emrini bekliyordu. Bu sırada sahabeden bazı kişiler faziletini iyi bildikleri Hz. Ali’yi Hz. Fatıma’ya talip olmaya teşvik ettiler.

Hz. Ali ise çekiniyordu, çünkü o zamana kadar ilim ve İslam’a hizmet yolunda çalışmaktan hiçbir dünya malı biriktirmiş değildi. Utana sıkıla Peygamberimiz’in huzuruna çıktı ama konuşamadı. Efendimiz, “Yoksa Hz. Fatıma’yı mı isteyeceksin?” diye sormasa belki de hiç konuşamayacaktı. Halbuki gökte melekler çoktan birbirlerine onların nikah haberini muştuluyordu.

Çok sade bir düğünle ve basit bir çeyizle evlendiler. Efendimiz düğünden önce kızına “Kocasına karşı iyi davranması” hususunda nasihat etti. Hz. Ali’ye de:
- Ya Ali! Fâtıma'nın hatırına riayet eyle! O benden bir parçadır. Onu hoş tut! Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun, buyurdu.

Hz. Ali ailesinin nafakası için, kova başına bir adet hurma almak üzere kuyudan su çekiyordu. Yavruları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in oyun sahası ise hurma ağaçlarının dibindeki su birikintileriydi.

Hz. Fatıma’nın hizmetkârı yoktu; evinin işini kendisi yapardı. El değirmeni parmaklarında nasır yapmış, su kırbası omzunda iz bırakmıştı. İşlerini yapmaya yüksünmezdi de bu sırada yavrularının ağlamasına hiç kıyamazdı. Selman-ı Farisi, “Ya değirmeni ben çevireyim, sen çocuklarında ilgilen. Yahut ben çocuklarınla ilgileneyim sen değirmeni çevir” diye yardım teklif edince, çocuklarıyla ilgilenmeyi tercih etmişti.

Hz. Ali’nin ısrarıyla hizmetkâr istemek için babasının yanına gittiğinde isteğini açmaya utanmış, geri dönmüştü. Babası ise ona hizmetçi değil tesbihat tavsiyesinde bulunmuştu.

Gerçek Muhabbet

Halbuki baba kızın birbirlerine olan sevgisi öyle büyüktü ki; Hz. Fatıma, günlerdir sıcak yemek yüzü görmemiş olduğu halde, kendisine hediye gelen tirit yemeğinin üstünü örter; babası gelince ona ikram etmek için saklardı. Babası ise yemeği ikram etmek için bütün bir suffa ashabını davet ederdi. Onların bu fedakarane muhabbetiyle sofraya öyle bir bereket inerdi ki, bir kişilik yemekle sayısız insan doyardı.

Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre Hz. Fatıma çocukları arasında Peygamberimize en çok benzeyeniydi. İri siyah gözleri, pembe beyaz çehresi, boyu ve endamı yanında, yürüyüşü, hal ve tavrı da çok benzerdi.

Hz. Fatıma babasının yanına geldiği zaman Peygamberimiz ayağa kalkarak onu karşılar, kucaklar, alnından öperdi.

Peygamberimiz çok sevdiği kızına, bu sevgiye güvenmemesini şöyle öğütlerdi:

“Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye! Allah katında makbul olan ameller işleyiniz. Yani bana güvenip tembellik etmeyiniz. Çünkü Ben, sizi, Allah'ın azabından kurtaramam!"
Onun evinde işlemeli bir kumaş parçasından yapılmış bir yüklük perdesi gördüğü zaman “Seni dünyaya meyletmiş görüyorum” diyerek dönüp gider; üstünde bir ziynet eşyası görmeye tahammül edemezdi. Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, evladına karşı olan sevgisinden dolayı, onu, dünya hayatını ahret için feda etmeye teşvik ediyordu. Böylece gerçek evlat sevgisinin nasıl olması gerektiğini de öğretiyordu.

Hz. Fatıma Medine devrinde de babasının hep yanında oldu. Savaşlarda bile geri hizmete bakar, yaralıları tedavi ederdi. Bir keresinde de Efendimizin kanını durdurmak için bir hazır yakıp külünü yaraya bastırmıştı.

“Gündüzleri karartan musibet”

Allah Rasûlü rahatsızlandığı zaman hemen yanına koştu. Onun ateşler içinde yandığını görünce: "Vah babacığım!" diye inledi.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onu teselli etmek için: "Ehl-i beytimden bana ilk kavuşacak olan sensin." buyurdu.

Babasının vefatı üzerine hissettiği acıyı şöyle anlatmıştı "Üzerime öyle musîbetler döküldü ki, şayet onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi, kararır da gece olurdu." Kocası Hz. Ali'ye: "Allah'ın Rasûlü'nün üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu?" diyordu.

Rahmet Peygamberinin vefatından sonra altı ay geçmişti. Hz. Fâtıma da hastalanıp yatağa düştü. Rahatsızlığı şiddetlenince Hz. Ali'ye “Ben ölünce Zeyneb ablamın öksüz kızı Ümameyle evlen. O çocuklarıma şefkat gösterir” diye vasiyet etti. Ölürken bile çocuklarını düşünen anne…

O, kocası ve çocukları; Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin “aba ehli” idi.

Onlar; iftar edecekleri tek yiyeceklerini kapıya gelen dilenciye vererek üst üste üç gün aç karnına tutanlardı…

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem birisine karşılıklı yeminleşmek üzere meydan okuduğunda, ailesi olarak onları yanına alırdı. Onlar, “yakınlarım için sevgiden başka bir ücret istemiyorum” ayetiyle ümmete emanet edilmiş yakınlardı.

Hz. Fatıma kolay hak etmedi bu şerefi.


Sayı : 10
Büyük Kapak