Cevat Akşit Hoca İle Söyleşi

Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Röportaj

Ekranlardan tatlı diliyle, güler yüzüyle tanıdığımız Prof. Dr. Mustafa Cevat Akşit hocamız, ilmî ve tasavvufî yönden kendini yetiştirmiş ama her kesimden dinleyiciye kendisini dinlettirebilen bir hoca efendi. Onunla “İnsan nedir, insan hayatını değerli kılacak olan nedir ve Ramazan ayının insan hayatındaki mana ve ehemmiyeti nedir?” Konularında güzel bir sohbet gerçekleştirdik. İstifade etmeyi ümit ediyoruz.

Prof. Dr. Mustafa Cevat Akşit 1938’de Denizli’de doğdu. Amcası Zühtü Akşit’ten Kur'an-ı Kerim ve Arapça dersleri alarak ilim hayatına başladı. Ispartave İstanbul İmam Hatip Lisesi’ndeki eğitiminden sonra Fatih, Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Mescidi’nde uzun yıllar merhum Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh Hazretleri’nden ilim irfan tahsil etti. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve Hukuk Fakültesi olmak üzere iki fakülteyi bir arada bitirdi. 1975’te Doktor, 1980’de Doçent olan yazar, 1988’de İslâm Hukuku Profesörü oldu.

İngilizce, Fransızca, Arapça ve Farsça bilen Prof. Dr. Mustafa Cevat Akşit’in, İşletme Hukuku ve İş Hukuku konularında üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan eserleri yanında, İslam Hukuku ve İş Hukuku alanında çeşitli kitapları, Mutlu Evlilik İslami Esasları, İslâm’da Lanetliler Toplumsal Yaralar, Modern Ticaret Hukuku ve İslam Ticaret Hukukunda Haksız Rekabet, İslâm’da Ticaret Prensipleri, İslâm Ceza Hukuku ve İnsâni Esasları, Hac Rehberi ile yurt içi ve yurt dışında yayınlanan makale, konferans ve tebliğleri mevcuttur.

Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Kürsüsü’nden emekli olan Prof.Dr. Mustafa Cevat Akşit, Halen Gümüşhaneli Araştırma Yardımlaşma ve Eğitim (GAYE) Vakfı mütevelli heyeti başkanlığını yürütmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır.

İslamî Hayat: Hocam, sizinle sohbet imkânı bulmuşken en temel meselemizden başlayalım istiyoruz. Her şeyden önce insan nedir? İnsanın Yaratıcısı katındaki durumu, yaratılış gayesi, diğer mahlûkatın arasında insanın yeri nedir?

Prof. Dr. Cevat Akşit: Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbi’l âlemin. Essalatü vesselamü ala rasulina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmaıyn. İnsan kelimesi, âlimlerin bildirdiğine göre bir üns kelimesinden gelir; yani yakınlık kurmak, dostluk, alaka kurmak manasında. Bir de demişler ki, nisyan kelimesinden türemiştir, yani unutmak… İkisi de insanda vardır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: “İnsanı ellerimle yarattım.” (Sa’d, 75) Bu ne demektir? Yani onu yaratmayı başkasına havale etmedim, kendim yarattım. Demek ki Allah, insana çok değer vermiş. İnsan, Allah'ın yarattıkları içinde eşref-i mahlûkat, yaratılmışların en şereflisi…

Allah insanı neden yarattı? Bunu ancak Allah bilir. Allah-u Teâlâ “La yüs’el”dir, yaptığı işlerden sorulmayan yegâne O’dur. Allah-u Teâlâ kâinatı böyle, dilediği şekilde yaratmış. Kâinatın en şerefli yaratığı olarak da insanı yaratmış. İnsanın dışında, şuur sahibi varlıklardan cinler var, melekler var. Cinler, insan gibi ibadet için de kötülük için de iki tarafa da yönelebilen varlıklar. Peygamberimiz cinlere de gönderilmiştir. Cin mescidi vardır, Peygamberimiz orada bütün cinlerin reislerini topladı orada onlara tebliğde bulundu. Cinler böyle latif varlıklardır, iman edeni de vardır, kâfir olanı da vardır. Melekler ise böyle değil onların kötülük yapması mümkün değil. Onları Allah itaat için yaratmış, Allah'a ibadet ederler, tesbih ederler. Onların makamları sabittir, bir karar gider. Allah insanı özel yaratmış ama insanda iki yön var; bir Kur’an’ın tabiriyle kokar çamurdan gelen tarafımız, nefs-i emmaremiz var. Bir de arştan gelen tarafımız var, Allah Teâlâ, “Ruhumdan üfledim” (Hicr, 29) buyuruyor, ruh tarafımız var. Yani insanda dualite var, ikilik var.

Tabi, Allah insana bu kadar şeref vermiş onu mahlûkata üstün kılmış, her şeyi onun emrine musahhar kılmış. Böyle üstün kılınca, “Bakalım bunları vereni bilecek mi, tanıyacak mı, şükretmek için ibadet edecek mi?” diye bakıyor. “İllâ liya’büdûn” “Yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat, 56) buyuruyor, Allah. “Allah'ı tanısınlar, bilsinler, ona kul olsunlar” diye yaratmış.

Allah insanı sevdiği için, onu yükseltmek istediği için… Tabi bir makama gelmek ancak imtihanla oluyor, fedakârlıkla oluyor. Önemli bir mevkiye bir fedakârlık yapmadan gelinmiyor. Babamız Âdem aleyhisselam bu imtihanı kazandı. Biliyorsunuz, Allah onu yaratınca, meleklere emretti “Ona secde edin,” diye. Meleklerin hepsi secde etti, şeytan etmedi. Sonra cennetten kovulunca Havva anamıza geldi, ikisini kandırdı, yasak meyveyi yediler. Ama insanın farkı şudur, insan hatasını kabul etti hemen tevbe etti. Kuran’da buyuruyor ki; Âdem’le Havva: “Ey Rabbimiz biz ikimiz nefsimize zulmettik, eğer sen bağışlamazsan hüsrana düşenlerden oluruz.” Diye dua ettiler. (Araf, 23)

İşte insanın bir hususiyeti ortaya çıkıyor. Şeytan hata yapınca diretti, “Sen bunlar yüzünden beni kovdun, bana mahşere kadar mühlet ver, ben onları de nesillerini saptıracağım” diye. Allah mahşere kadar değil kıyamete kadar mühlet verdi. Şeytan kıyamet dehşetinden kurtulmak istedi, ona izin vermedi. Şeytan “Bana mühlet ver onların yollarına oturacağım, sana gelemeyecekler” demiş. Allah Teâlâ, adeta “Hodri meydan” diyor. Buradan anlıyoruz ki, insana büyük bir şeref bahşedilmiş ama bu şerefe layık olduğunu ispat etmesi için bir imtihandan geçmesi lazım. İşte insanın bu dünyada imtihandan geçmesinin sebebi budur.

İslamî Hayat: Hocam, ilim nedir? İnsanın bu hayat imtihanından geçmesinde ilmin ehemmiyeti nedir?

Prof. Dr. Cevat Akşit: Yunus emre ne demiş “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.” İlmin başı insanın kendini bilmesidir. İlim sayesinde insanlar bu dünyada bazı kolaylıklar elde ederler. Allah-u Teâlâ’nın “Göklerdekini ve yerdekileri emrinize musahhar kıldım” (Lokman, 20) ayetinin gereğini yaparlar. Bütün eşyayı, kullanma usulünü insan ilim ile keşfediyor. Ki bunların hepsini Allah insanın mayasında yaratmış. Ayette buyruluyor. “Allah Âdem’e isimleri öğretti.” (Bakara, 31) İnsanda ilim kabiliyeti var. Kim çalışırsa, o küllenmiş kabiliyet inkişaf ediyor, onu yerinden bulup çıkarıyor. Allah adildir, kim çalışırsa ona veriyor.

Peygamberimiz bir kişiydi, insanlara tebliğ ettiği zaman, tek başınaydı. Sonra bir kişi, bir kişi daha… Bu kadar ümmeti oldu. Şu anda dünyada hayatı en iyi bilinen kişidir. İman etmeyenler de onun hayatını araştırıyor. İnsan ne kadar şerefli olsa da mahlûktur.

Allah ise gökleri, yeri Yaratandır, çok yücedir. İnsanın şerefi ancak Allah'ın sevgisini kazanmak sayesinde yücelir. İnsan aklıyla Allah'ı bilse bile ona nasıl kulluk edeceğini nasıl bilecek?

Peygamberimize Allah bildiriyor ki, “De ki, eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”(Al’i İmran, 31) Kuranda “Namaz kılın” diyor, nasıl kılacağız? “Ben nasıl kılıyorsam öyle kılın!” İlim sayesinde Peygamberimizin ibadetini, ahlakını, takrirlerini öğreneceğiz. Yani ilimsiz olmaz; ilimsiz hedefe ulaşılmaz.

Kuran Arapçadır, ama esas Allah’çadır. Onu bize Allah'ın Peygamberi açıklıyor, tatbikatını öğretiyor. Bir gün ben Hacca gittiğimde bir arabaya bindim. Orada devlet, hac zamanı taksiler yetmediği için, hacılara hizmet etmek isteyenlere izin veriyor, teşvik ediyor.

Ben böyle bir arabaya bindim ama anladım, şoförde taksi şoförü hali yok. Sordum “Sizin işiniz nedir?” Üniversitede Arap edebiyatı hocasıymış. “Ooo, ne güzel siz Kuranı anlıyorsunuzdur” dedim. “Yoo, anlamıyorum, tefsirlere bakıyorum” dedi. İşte onun için diyorum, Allahça’dır, diye. Onu anlayıp bize açıklamak için bizden biri lazım. O da Muhammed Mustafa!

“Âlemlere rahmet için gönderildim!” Buyuruyor. O bizim gibi ortopedik yataklarda yatmadı, uçaklara binmedi, otellerde kalmadı. Çöllerde sefer yapıyorlar, yılanlar, çıyanlar var, ama sahabeden hiçbiri geri kalmadı. Hayat bir imtihandır, demiştik, imtihan işte böyle kazanılıyor.

Allah buyuruyor ki, “insanlar için ‘hubbu’ş-şehevat’ süslendi,” (Al’i İmran, 14) yani dünya isteklerine karşı sizde bir arzu yarattık. Kim dese ki “ben dünya nimetlerini sevmem,” diye, yalan söylemiş olur. Çünkü Allah bildirmiş, “Biz onu sizin nefisleriniz için süsledik” diye. Öyleyse çare nedir, Allah'ın “dur” dediği yerde durabilmek. Parayı seviyoruz, Allah'ın “ver” dediği yerde veriyor musun? Hiç tereddüt etmeden, ikircikli olmadan, seve seve verebiliyorsan, işte çizgi bu.

Âdem babamız Havva anamız baktı, cennet çok güzel, çıkmak istemediler. Şeytan işte insanda bu zaafı gördü, onları “Buradan çıkmamak için bu ağaçtan yiyin” diye kandırdı. İnsan kendi nefsini bildiği zaman şeytana kanmaz, imtihanı geçer.

Âdem babamız ve Havva annemiz yeryüzüne indirildiler, üç yüz sene ağladılar. Allah onları affetti, Arafat’ta buluştular, Müzdelife’de evlendiler.

Hz. Nuh’un kavmi, Peygamberlerine iman etmediler, Allah tufan ile helak etmeden önce onlara bazı iptilalar gönderdi ki, tevbe etsinler diye. Yağmurlar kesildi, nesilleri kesildi, çocukları olmadı. Hz. Nuh onlara diyor ki: “Tevbe istiğfar edin de Allah size bol yağmurlar versin.”

Hasan Basrî, büyük bir âlimdir, tabiûndandır. O kadar etkili, güzel konuşurmuş ki yüz binler dinlermiş onu. Medreselerinde ders yaparken, insanlar gelip soru soruyorlar. Biri geliyor, diyor ki “Çocuğumuz olmuyor.” Ona diyor ki: “İstiğfar et!” Bir başkası geliyor, “Yağmurlarımız yağmıyor,” ona da diyor: “İstiğfar et!” Yanındaki molla isyan etmiş, “Hocam herkese aynı şeyi söylüyorsun.” Büyük adam kızmaz, hiç kızmadı, dedi ki: “Oğlum, Hz. Nuh’u okumuyor musun? O da öyle diyor, ‘İstiğfar edin Allah size yağmur versin, nesil versin’ demiyor mu?” (Nuh, 10-12)

Hz. Nuh, insanları davet etti, gece, gündüz, gizli aşikâr her yolu denedi, tefsirlerde, sadece seksen kişi iman etti, diyorlar. Nuh aleyhisselam gemi yaptı, iman edenleri bindirdi. O geminin kalıntılarını Cudi dağında bulmuşlar. Doğubeyazıt’a giderseniz görebiliyorsunuz. Nuh aleyhisselam gemiye iman edenleri aldı, baktı ki şeytan da geminin ucuna oturmuş. “Bu kadar insan senin yüzünden helak oldu, gel tevbe et,” dedi. O da “Acaba Allah tevbemi kabul eder mi?” diye sordu. Hz. Nuh dua etti, Allah buyurdu ki “Ona söyle, Âdem’in kabrine secde etsin onu affedeyim.” Şeytan dedi ki “Ben onun dirisine secde etmemişim ölüsüne mi edeceğim!” tevbe etmedi. İşte Adem babamızla şeytanın hikayesi budur. Kuranda Allah bu kıssalardan niye bahsediyor? Kendimizi bilmemiz için…

Ne demiştik, insanın iki tarafı var, bir yanı onu aşağıya çekiyor, bir yanı Arş-ı âlâya çekiyor. İnsan bunun arasında imtihandadır. Bu imtihanı kazanırsa Allah'ın nasip ettiği en yüksek dereceye ulaşacak, dünyaya geliş sebebi bu. İnsanda bir akıl tarafı var bir de duygu tarafı var. Aslında akıl tarafı Allah'ı bulur, Allah onu insana bunun için vermiş… Ama tek başına akıl yetmiyor.

Ebu Cehil, Ebu Lehep, bunlar çok akıllı adamlardı. Ebu Lehep dahi bir insandır. Peygamberimiz dünyaya geldiği zaman bir bakışta anlamış, “Bu büyük adam olacak” demiş. “Bizim sülaleden böyle bir çocuk doğdu” diye çok sevinmiş, sofralar kurmuş, ziyafetler vermiş, fakir fukaraya hediyeler dağıtmış. Kendisine müjde getiren cariyeyi azad etmiş. Bu sayede cehennemde azab görürken, her Pazartesi günü onun azabı kaldırılıyor. Peygamberimiz Pazartesi günü doğmuştu ya, onun doğumuna sevindi diye…

Bizim millet çok akıllı, bakıyor ki, Ebu Lehep iman etmediği halde onun doğumuna sevindi diye azabı kaldırılıyor. Öyleyse biz iman ediyoruz kim bilir bize neler verilecek diye Mevlit kandilinde camileri dolduruyor. Buna en çok bizim milletimiz önem veriyor.

Peki, daha sonra Ebu Lehep niye inanmamış? İşte duygular aklı örtüyor bazen, o zaman akıl şaşıyor. “Sen benim elime doğdun, ben seni kucağıma aldım böyle sevdim, hoplattım. Şimdi sana Peygamberim mi diyeceğim?” Kibir de bir duygudur, işte…

Ebu Cehil de öyle. Mekke’nin hâkimi olmuş. “Ne yani?” diyor “Ben bu kadar zengin adamım, biz bu köleyle eşit miyiz?” Kibir yine… Bu duygular hepimizde var. Ama ilim öğrenirsek, yaratılış gayemizi öğrenirsek o zaman imtihanı kazanacağız.

İslamî Hayat: Hocam Ramazan’ın insanın yaratılış gayesinde, mücadelesinde önemi nedir?

Prof. Dr. Cevat Akşit: Şimdi dedik ya, şeytan bize musallat olacak. Şu anda bile bizimle. Ondan korunmanın çaresi, “Euzu besmele” çekmek, Allah'ı zikretmek, gafil olmamak. Ramazan’a gelince, Allah insanı sevdiği için, insana akıl verdiği halde, Peygamber gönderdiği halde, akıllı bir insanın ne yapması lazım, doğru cennet yoluna gitmesi lazım. Ama her insan bunu yapamaz. İman eder, ama günah, hata işlemeden duramaz. İşte Allah iman eden kulunu bırakmıyor, ona tevbe için yine vesile gönderiyor.

Mesela Üç aylar var, Recep ayı geliyor, Allah'ın rızası için ona önem veren bir kişiye Allah rahmet ediyor. Sonra Şaban ayı geliyor, Ramazan geliyor, Peygamberimiz buyuruyor ki; “Kim fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, İman: 28, Savm: 6)

Ramazan kelimesi de zaten günahları temizleyen demektir. Ya kızgın güneşin pislikleri yakmasına veya güz yağmurlarının böyle şakır şakır yağıp, toz toprakları yıkayıp temizlemesinden geliyor. İşte Ramazan da böyle günahlarımızı yıkayıp temizler. Eski ümmetler de oruç tuttular, ama Ramazan ayı Ümmet-i Muhammed’e Allah’ın rahmetidir, onda Kadir gecesi var, bin aydan hayırlıdır.

İslamî Hayat: Hocam oruç ibadetinin önemine dair, Elmalılı Hocamız oruç ibadeti nefse en zor gelen ibadettir demiş, ne dersiniz?

Prof. Dr. Cevat Akşit: Orucun en büyük sırrı, ihlâstır. Diğer ibadetlerde riya karışabilir ama oruçla riya olmaz. Çünkü kimse senin gerçek oruç olduğunu bilmez ki. Allah buyuruyor “Âdemoğlunun işlemiş olduğu her iyilik ve ibadet, sevap bakımından on katından yedi yüz katına, Allah’ın dilediği sayıya kadar artar. “Allah buyuruyor ki: ‘Ancak oruç böyle değildir. Çünkü oruç sırf Benim rızam için tutulmuştur, Bana aittir. O zevkleri ve yemesini Benim için bırakır.’” (İbni Mâce, Sıyam: 1)

Hani dedik ya, insanda bir topraktan gelen nefis var bir de ruhani yön var diye. İşte oruç, o ruhani yönü yüceltmekte en kestirme ibadettir, çünkü nefsi kırıyor. İnsanın olgunlaşması için en faydalı ibadettir.

İslamî Hayat: Hocam Ramazanda bütün ibadetlere kat kat sevap veriliyor. Namaza, zekâta, sadakaya… Ramazanda ibadetin birini yapana diğeri de kolaylaşıyor sanki değil mi?

Prof. Dr. Cevat Akşit: Çünkü insandaki ruhaniyet parladığı zaman, bütün dünya vız geliyor. Bakın Peygamberimize “Sana mal verelim, istediğin kişiyle evlendirelim, başımıza kral yapalım, bu davadan vazgeç” dediler. Ne dedi: “Bir elime güneşi, bir elime ayı verseniz vazgeçmem!” Niye? Çünkü o ruhaniyetin tadını aldı. Artık “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim, aşkınla avunurum. Bana seni gerek seni.”

İmam Azam hazretleri, hiç devletten maaş almazdı, kendi ticaretiyle geçinirdi. Ona geldiler, dediler ki, “Senin kervanını eşkıyalar soydular,” şöyle bir bakmış kalbine “Elhamdülillah” demiş. Sonra gelmişler, “O kervan seninki değilmiş, senin kervan büyük kar elde etmiş, geliyor” demişler. Yine “Elhamdülillah” demiş. Niye? “Kalbime baktım, ne kervan gitti diye üzüldü ne de kar ile geldi diye sevindi. Ben de bu halime hamd ettim.”

İşte bu, ruh tarafı galip gelenlerde oluyor. İnsan Allah aşkına yandığı zaman, başka bir derde yanmaz olur. Hacı Bayram Veli, “Yanmada derman buldu bu gönlüm” diyor ya… Oruç bu hale gelmekte en kestirme yol.

Zekât da nefse zor gelen ibadettir. İnsan parayı çok sever. İnsan sevdiği şeyleri Allah rızası için verebiliyorsa demek ki o olgunlaşmış demektir. Zenginlere gidersiniz, talebeler için yardım istersiniz, “Hocam bizim sizi arayıp bulmamız lazımdı, kusura bakmayın ayağımıza getirttik, ”diyen de var “Gitsinler, çalışsınlar!” diyen de var…

İslamî Hayat: Allah razı olsun hocam.


Sayı : 29
Büyük Kapak