Ücreti Cennet Olan Yiğit!

Yazar : Emre Uyar
Sayı : 29 / Temmuz 2014, Konu Başlığı : Delikanlıca

Gölgelerin koyulaştığı, dalların hurma salkımlarıyla sarktığı günlerdi. Medine'nin seçkinlerinden Esad bin Zürare’nin hurmalıklarında bir grup oturmuş, temiz yüzlü bir genci dinliyorlardı.

Mekke’den gelen bu asilzade gencin fasih konuşması, tatlı siması gönüllerine taht kuruyordu. Okuduğu ayetlerin yüceliği karşısında sarsılıyorlardı. Okuyanın tatlı sesi ve samimiyeti ise ayetlerin uyandırdığı ürperişi daha da artırıyordu. Sanki gökteki bulutlar duraklamış, ona bakıyor, Medine’nin dağları bu gencin tatlı okuyuşunu dinliyordu.

Onlar böyle huşu atmosferi içinde sohbet ederken, birden güçlü kuvvetli bir adam elindeki mızrağıyla gayet tehditkâr bir şekilde hurmalığa daldı. Gelen kişinin, Evs kabilesinin önde gelenlerinden Üseyd bin Hudayr olması oradakileri endişelendirmişti. Çünkü Üseyd’in İslamiyet’in yayılması karşısında kuşkuları olduğu duyulmaktaydı. Nitekim Üseyd buradaki toplanmadan rahatsız olduğunu ve buna izin vermeyeceğini ifade etmekten çekinmemiş, ayetleri okuyan Mekkeli genci açıkça tehdit etmişti:

- Sizi, bize getiren nedir? Zayıflarımızın inançlarını mı bozacaksınız? Eğer, canından olmak istemiyorsan çekip gidersin.

Genç, bu kaba tavır karşısında ne sertleşti ne de alınganlık gösterdi. O İslam uğruna nice işkencelere uğramış, öz annesi bile onu hapsetmişti. Benliğini tamamen Allah ve Resulünün muhabbetinde eritmiş bu yiğit, muhatabına gayet yumuşak bir sesle cevap verdi:

- Hele biraz otur, sözümüzü dinle! Beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen dinlemezsin.

Temiz yüzlü delikanlının bu sakin ve makul teklifi muhatabının mızrağını toprağa saplayıp, bir süreliğine olsun oturmasını sağlamıştı. Yaptığı kabalığa karşı böyle nazik bir davetle karşılaşan Üseyd oturdu ve dinledi. O tatlı sözlü gencin okuduğu ayet-i kerimeleri dinlerken,

- Bu, ne kadar güzel, ne kadar yüce sözler… Demekten kendini alamadı.

Demek ki insanları bal arılarının çiçek kokusuna toplanması gibi başına toplayan bu güzel ayetlerdi. Üseyd bu ayetlerin gerçekten de Allah sözü olduğuna kanaat getirmişti.

Mekkeli gencin İslam dini hakkında verdiği bilgileri sonuna kadar dinledikten sonra daha oradan ayrılmadan kararını verdi:

- Bu dine girmek için ne yapmak lazım?

Üseyd yalnız kendisi iman etmekle kalmamış, arkadaşı Sad’ın ve bütün bir kabilesinin Müslüman olmasına da öncülük etmişti.

Musab bin Umeyr Allah'a bu büyük lütfu için ne kadar şükretse azdı. Çünkü Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Akabe tepsinde iman eden Medinelilerin isteği üzerine buraya muallim olarak onu göndermişti. Eğer İslam’ı anlatma görevinde başarılı olamasaydı ne kadar üzülse azdı. Ama ne mutlu ona ki, Allah Resulünün dizi dibinde oturup, nazil olan ayetleri ezberleyerek, yazarak bir tebliğ fedaisi olarak yetişmişti.

Yakışıklı, sevimli bir gençti Musab. Simasının güzelliği Peygamberimize benzerdi. Huyu da Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin huyu gibi tatlı ve hoştu. İnsanlara İslam’ı en güzel şekilde tebliğ etmenin yolu da, önce bizzat kendi nefsini İslam ahlakıyla bezemek değil miydi zaten?

İşte Medine ahalisinin hızla İslam’a koşmasının sebebi de buydu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, hurma gibi tatlı bir meyveyi yetiştirerek hayatını kazanan bu tatlı huylu insanlara, onların seveceği, ülfet edeceği böyle tatlı yüzlü, tatlı huylu Musab’ı göndermişti.

Medine halkı arasında İslamiyet hızla yayıldı. Medineli Müslümanlar ikinci Akabe bî'atina 75 kişiyle katıldılar. Peygamberimizden aldıkları emirle her hafta Arube gününde toplanıp namaz kılmaya başladılar. Bu günün adı daha sonra değişecek, toplanmak manasına gelen “Cuma” olacaktı.

Mus’ab bin Umeyr, Allah Resulüne güzel haberleri vermek için sabırsızlanıyordu. Mekke’ye varır varmaz, kendi ailesinin yanına bile uğramadan Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanına koştu.

Musabın annesi Hunnas, Musab’ın Mekke’ye geldiğini ama kendisine gelmediği duyunca çok öfkelenmişti. “Ey vefâsız oğul! Mekke’ye geliyorsun da beni ziyârete gelmiyorsun!” diye sitemli bir haber gönderdi.

Hz. Mus’ab’ın annesi, Mekke’nin sayılı zengin kadınlarındandı ve oğluna çok düşkündü. Hayattaki en büyük zevki, oğlunu en iyi şekilde giydirip kuşatmak, en iyi cins bineklere bindirmek, cebine bol harçlık koymak ve her istediğini yerine getirmekti. Oğlunun yakışıklığıyla övünür, genç kızların onun yollarını gözleyişini fahr ederek anlatırdı. Fakat ne tuhaftır ki oğlu bütün bu nimetlere sırt çevirmiş, Hz. Muhammed’in etrafına toplanmış, çoğu yoksul ve gariplerden müteşekkil müminler arasına katılmıştı.

Musab’ın ailesi olan Abdüddâr oğulları bu durumu kabullenememişler, onu inancından vazgeçirmek için elindeki bütün imkânları ve nimetleri almışlardı. Fakat o buna aldırmayıp yine Sevgili Peygamberinin yanına koşmuştu. Bu sefer onu hapsettiler, dininden dönmesi için baskı yapmaya başladılar. O ise dininden asla vazgeçmeyeceğini söyledi ve dinini korumak için önce Habeşistan’a hicret etti, sonra Medine’ye…

Annesi onu şefkatiyle etkilemek istedi ve tatlı sözlerle ikna etmeye çalıştı. O ise annesini Allah'ın hak dinine çağırıyordu. Hünnas oğlundaki bu samimiyeti görünce artık ona mani olmaktan vazgeçip rahat bıraktı. Aslında o da oğlunun böylesine içtenlikle teslim olduğu dinin hak olduğuna kanaat getirmişti ama korkuları buna izin vermiyordu.

Musab ise bütün dünyevi korkuları ve menfaatleri arkasına atmış sadece Allah'ın Resulüne hizmete koşuyordu. Öyle ki, annesine uğrayıp, tekrar Allah'ın dinine davet etmek dışında Mekke’de fazla vakit geçirmedi, Medine’ye görevinin başına döndü.

Peygamberin Sancaktarı

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Mekkeli Müslümanlar Medine’ye hicret edince, Musab Peygamberimizin ordusunun sancaktarlarından biri oldu. Mus'ab b. Umeyr hem Bedir’de hem de Uhud'da Müslümanların sancağını taşıdı. Uhud meydanında şehit düştüğünde de elinde Allah'ın Resulünün verdiği bayrağı tutuyordu.

Okçular tepesi terk edilip saflar birbirine karışında Peygamberimizin yanında az sayıda sahabe kalmıştı. Musab da onlardan biriydi. Üzerine iki parçalık bir zırh giymişti. Bu haliyle Peygamberimize daha çok benziyordu.

Müşrik ordusundan at üzerinde, zırhlı, güçlü kuvvetli bir adam öne çıkmış, Peygamberimize yaklaşmaya çalışıyordu. Mus’ab bin Umeyr hemen onun karşısına çıkarak kendi bedenini Peygambere siper etmek istedi. Müşrik önce bir kılıç darbesiyle Mus’ab’ın sağ kolunu kesti. Mus’ab Peygamberin sancağını yere düşürmemek için hemen sol eline aldı. Düşman sol kolunu da kesince sancağı kesik kollarıyla tutup göğsüne bastırdı. Mus’ab’ın üzerine son darbesini indiren dev müşrik bu sefer onu şehit etmişti. Hz. Mus’ab şehid düşünce bir melek onun suretine bürünüp sancağı aldı. Resûlullah efendimiz sancağı tutanın melek olduğunu görünce Musab’ın şehit düştüğünü anlamıştı.

Düşman çekip gittikten sonra savaş meydanını dolaşmaya çıkan Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Mus'ab’ın aziz naşının başucuna geldi. Onun o fedakarlığını görünce içlendi. Ashabına:

"Bakın şu yiğide, Allah onun kalbini nurlandırdı da o, anne ve babasının yedirdiği en güzel yiyecek ve içecekleri bırakıp, Allah ve Rasûlü'nün sevgisini tercih etti."

Sonra Hz. Mus'ab'a hitab ederek: "Ben seni Mekke'de gördüğüm zaman senden daha güzel elbise giyen, senden daha yakışıklı bir delikanlı yoktu!" buyurdu.

Sonra Musab radıyallahu anhu hakkında:

"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir." (Ahzab, 33/23)

Müslümanlar şehitleri kefenleyip toprağa verirlerken, Mus'ab bin Umeyr'e kefen olacak büyüklükte bir kumaş bulunamamıştı. Tek parçalık giysisi ile kefenlemeye çalıştıklarında ise kıyafeti baş tarafına çekilse ayak tarafı açıkta kalıyordu. Peygamberimizin emri üzerine elbisesi baş tarafına çekilip, ayak tarafı da otlarla örtülmek suretiyle defnedildi.

Musab gibi nice güzel yüzlü delikanlılar geçti bu âlemden. Niceleri yedi, içti, giyindi, kuşandı, yakışıklılığıyla böbürlendi. Onların hepsi de bir gün oldu yaşlandı, sonra ölüp kara toprağın bağrında çürüyüp gitti. Onlardan hiçbiri şu anda hatırlanmıyor. Hiçbirinin zevk-u sefası onlara bir fayda vermedi. Sadece sayılı birkaç gün tadını çıkarıp sonra hesabını vermek üzere geçit gittiler bu dünyadan.

Musab ise fani, geçici olanı feda edip, sonsuz olan ahiret hayatını tercih ettiği için sonsuza kadar hatırlanacak. Ne mutlu Mus’ab’a, ne mutlu onu seven ve kendisine örnek alanlara…

İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe. V. 181; İbn Sa'd, Tabakât, III, 116, İbn Abdi'l-Ber, el-İstiâb


Sayı : 29
Büyük Kapak