Değerler Eğitimi: Sorumluluk

Sayı : 31 / Eylül 2014, Konu Başlığı : Çocuk Eğitimi

Çocuk yetiştirmek, sadece besleyip büyütmek ve okula göndermek demek değil. Gerçek manada çocuk yetiştirmek, dünyaya geliş gayesini bilen ve ona uygun davranma becerisine sahip bir insan, bir Müslüman yetiştirmek demek… Bunun için de çocuğumuzu sağlam karaktere ve güzel ahlaka sahip bir şekilde yetiştirmek çok önemli.

Peki, biz Müslümanlar bu hususta başarılı mıyız? Çocuklarımızı kendine hâkim, duygularını ve davranışlarını amaca uygun bir şekilde yönetebilen şahsiyetler olarak yetiştirebiliyor muyuz? Çocuklarımıza doğruyu yanlışı öğretiyoruz ama onlara doğru davranışı sergileyebilecek ruh disiplini aşılayabiliyor muyuz?

Herhalde bu çağda en zor olan, çocuklarımızı bütün çeldiricilere rağmen sağlam karakterli bir Müslüman olarak yetiştirmektir.

Günümüzde çocukların duygu ve davranış bakımından eğitiminin, en az zihinsel eğitim kadar önemli olduğunu herkes kabul ediyor. Artık eğitim sisteminde matematik, dilbilgisi tarih dersleri gibi “değerler eğitimi” “karakter eğitimi” derslerinin de verilmesinin gereği dile getiriliyor. Çünkü ne kadar tahsilli olursa olsun kişilik bakımından olgun olmayan bir insanın, kendine ve topluma faydası olmuyor.

Öyleyse bizler çocuklarımıza değerler eğitimini nasıl vereceğiz? Onları nasıl sorumlu, bir işin sonunu düşünen, doğru davranma becerisi gösterebilen kişiler olarak nasıl yetiştirebiliriz?

Hiç kuşkusuz bu eğitim sadece sözlü bir şekilde verilebilecek bir eğitim değil. Her şeyden önce kendimiz iyi örnek olmalıyız. Ona güzel örnek olabilecek kişileri sevmeli ve sevdirmeliyiz. İyi bir çevre oluşturmalıyız. Kötü örneklerden uzak tutmalıyız. Bunlar esas olmakla birlikte aile içi eğitimde dikkat etmemiz gereken bazı püf noktaları da var. İşte bu yazımızda bunlardan bir kaçını ele almak istiyoruz.

Kaştan Gözden Anlayan Çocuk

Çocuklarımız hatalı bir hareket yaptığında nasıl davranmalıyız?

Çoğumuz çocuklarımızın hatalarına nasıl bir tepki gösterdiğimizin farkında değilizdir. Çünkü nasıl davranacağımıza düşüne taşına karar vermeyiz; alıştığımız üzere ani tepki verir geçeriz. Bu tepki de genellikle anne babamızın benzer durumlarda bize gösterdiği tepkidir. Çünkü anne babalık sanatı çoğu zaman aileden görgü ile öğrenilir.

Anne babalardan örnek alınarak edinilen davranışların bazıları güzel ve doğrudur. Mesela büyükannelerimiz bir hata görünce, dudaklarını ısırır, kaş göz işaretiyle “Aman ha! Bir daha görmeyeyim. Çok ayıp” manasında işaretler yaparlar. Çocuk da etrafa karşı mahcup edilmeden uyarılmış olur. Böyle uyarılar çocuğun hayâ duygusunu zedelemeden eğitim vermenin güzel bir yöntemidir. Hem çocuğun o meseleyi ciddiye almasını sağlar. Çünkü büyükler bir hatayı dillendirmeyip işaretle ikaz ediyorsa demek ki o gerçekten utanılacak bir şeydir.

Ancak kaştan gözden anlayan çocuk yetiştirmek de bir sanattır. Böyle çocukların eğitimi zaten çok kolaydır. Tek gereken çocuğa doğruyu yanlışı öğretmektir. Çocuk hassastır, düşüncelidir, büyüklerini üzmek istememektedir.

Böyle bir çocuk yetiştirmenin püf noktası, çocuğun benlik algısının yüksek olmasıdır. Psikolojide benlik algısı dediğimiz şey, çocuğun kendisine biçtiği kıymet ve kendisine yakıştırdığı kimliktir. Eğer çocuğumuz kendisini “iyi bir çocuk” diye vasıflandırmışsa o değeri kaybetmek istemez. Kendisine yakışmayacak hareketlerden uzak durur.

Psikologlar düşük eğitimli ailelerde ve muhitlerde yetişen çocukların kötü yollara sapma nedenini araştırırken şöyle bir durum tespit etmişlerdir: bir çocuk okulda ve çevrede, sürekli küçük görülüyorsa, düşük benlik algısı geliştirir. Yani kendisini değersiz görür. Bu değersizlik duygusu sebebiyle de kendisine yüksek davranışlar yakıştırmaz. Kendisini dışlayan ortamlara inat, gidip kendisine suç çeteleri gibi olumsuz çevreler edinir. Mesela göçmenler, azınlıklar ve zenciler gibi aşağılanan grupların çocuklarının kötü hallere daha kolay düşmesinin sebebi, kendilerine yüksek bir kimliği yakıştıramamalarıdır.

Bizim ülkemizde de köyden kente göçle birlikte ortaya çıkan birçok sorun var. Bu sorunlardan biri de büyük kentlere göç eden ailelerin çocuklarının, okul ve çevre ortamında yaşadığı uyum sorunu.

Aile çocuğa ne maddi ne de manevi bir kaynak ayırmıyor, onun kendine verdiği değeri yükseltmesine yatırım yapmıyor; yapamıyor. Aksine ailenin birçok problemi var. Öte yandan çocuğunu bu yeni çevrede nasıl yetiştirmesi gerektiğine dair bir şey bilmiyor.

Sadece bir problemle karşılaştığı zaman öfkeleniyor ve çocuğa ileri geri konuşuyor. O kullandığı kötü lakapların ve hakaretli sözlerin çocuğu nasıl arsızlaştırdığını veya kendisini düşük görmesine sebep olduğunu hiç fark edemiyor.

Genelleme ve Etiketleme Pişkinliğe Sebep Olur

Çocuklarda benlik algısının (kendine biçtiği değerin) düşük olmasının nedeni, ailelerin sık sık kullandığı tanımlamalardır. Ailelerin en büyük hatası, çocuğun bazen sergilediği bir hatayı genelleştirmeleridir.

Mesela çocuk ödevlerini yapmıyor, yakalanınca “Ödevimi yapamadım çünkü…” diye bir sürü mazeret üretiyor. Aile ise sık sık bu mazeretleri duymaktan bıkıp: “Sen zaten hep böylesin. Tembelim demiyorsun da bahane uyduruyorsun” diyor.

İşte buna genelleme yapmak ve etiketlemek diyoruz. Yani çocuğun birkaç kere tekrarladığı davranışını genelleyip ona bir sıfat olarak yakıştırmak…

Çocuklar çevreden gördükleri tepkiler üzerinde düşünüp tenkit edemezler. Bu sebeple de kendisine sık sık söylenen sözleri farkında olmadan benimseyip içselleştirirler. Bizim bu duruma çok uygun bir atasözümüz var: ‘Bir adama kırk defa deli dersen deli olur.’

Yani öğretmeni bir öğrenciye “kalın kafalı” dese çocuk “ben kalın kafalıyım” diye kabullenir. Annesi “tembel, işe yaramaz” dese “ben tembelim, işe yaramazın tekiyim” diye benimser. Bu durumda çocuk “Öyleyse benim başarılı olmam beklenmiyor” diye düşünür ve bu düşünceyi kendine mal eder.

Aslında ufak tefek başarısızlıkları sebebiyle aile ve çevresi tarafından horlanan bir çocuk, adeta çöpe atılmış bir elmas gibidir. O çocukta kim bilir ne cevherler vardır ama onu iyi bir eğitimle işleyip pırlanta haline getirecek birinin eline düşmemiştir.

Peki kendimizi o çocuğun yerine koyup düşünelim, bu sözün çocuğa ne faydası var? Çocuk “Aman kendimi düzelteyim de bir daha böyle demesinler” diye hemen davranışını mı düzeltecek? Yoksa işi arsızlığa mı vuracak.

Çocuk kendini düzeltebilecek olsaydı zaten çoktan yapardı. Bunun yöntemini bilmiyor ki…

Bu durumda kendisini öyle kabul ediyor. Nasıl olsa herkes öyle kabul etmiş o niye etmesin ki… tıpkı fıkradaki köylü gibi…

Meşhur fıkradır, köylünün biri, bir kamyonetin arkasına gizlice binmiş. Ani bir fren sırasında arkadaki köylüyü fark eden şoför “Senin ne işin var orada?” deyince “Ağam benim köye dönecek yol param yoktu, kusura bakma” demiş. Şoför “Peki, neyse bakalım” deyip yola devam etmiş.

Bu olay bu şekilde birkaç kere daha tekrar etmiş. Her seferinde köylü “Kusura bakma yol param yoktu o yüzden bindim” diyormuş. Bir gün yine arkadan bir ses gelmiş şoför “Ne oluyor orda?” deyince köylü pişkin pişkin “Yok bir şey ağam! Yine benim, sen yoluna devam et” demiş.

İşte çocuğun da yapacağı budur. Siz bir şeylere tepki gösteriyor ama çözümünü bulma konusunda bir şey yapmıyorsanız çocuk da ”Benim bu durumum böylece kabullenildi. Artık ben bildiğim gibi devam edeyim“ diye düşünür.

Bu sebeple çocuğu azarlayıp, kınayıp, isim takıp sonra o halde bırakmak en kötü davranış biçimidir. Yapılması gereken “Yavrum. Sorunun nedir? Neden ödevini yapamadın? Ne gerekiyorsa yapalım, bu sorunu çözelim. Bir daha asla bu durum olmasın” diye ciddiyetle alaka göstermek gerekir.

Sorumluluğumuzdan Kaçamayız

Çocuklarımızı aşağılayıp, kendilerine olan saygılarını büsbütün kaybettirmek, onun en temel yeteneğini ve şevkini elinden almak demektir. Esasen biz “Sen hep böylesin” diyerek kolaya kaçıyor, çocuğu etiketlemek suretiyle kendimizi temize çıkarıyoruz.

Hâlbuki çocuğu suçlayıp sıyrılıp çıkmamız değil, bize düşeni yapmamız lazım. Mesela çocuk okul ödevlerini yapmıyorsa “Dersi niye anlamıyorsun? Daha önceki yıllardan kalma eksiğin mi var? Öğretmeniniz mi ilgisiz? Yardımcı kitap alsak sorunun çözülür mü?

Sana biraz ders çalıştırabilecek birisini bulabilir miyiz?” diye alaka göstermeliyiz. İmkanlarımızı zorlayarak da olsa en azından meseleyi çözülmesi gereken ve çözülebilir bir sorun olarak gördüğümüzü onlara belli etmiş oluruz.

Böylece hem çocuk ödev ve sorumluluklardan kaçarak da bir şekilde hayatını sürdürebileceğini düşünmez, eninde sonunda bu sorunu çözmesi gerektiğini, ondan bunun beklendiğini anlar. Hem de kendisine verilen değeri ve bunu başarabileceğine inanıldığını hisseder. Kendinde bu değeri ve güveni bulan çocuk muhakkak az çok bir gayret gösterecektir.

Burada asıl mesele çocuğun dersten şu kadar not alması değil, çocuğun hayattaki vazifelerini önemsemesidir.

Herkesin başarısı kendi çapında değerlendirilmelidir. Bir çocuk için başarı, tam puan almak olduğu halde bir diğeri için sadece sınıfını geçecek kadar not almak olabilir. Bu önemli değil. Önemli olan çocuğun vazife şuuruna sahip yetişmesi…

Eğer problem bunlardan biri değil de bizzat çocuğumuzun oyun eğlence düşkünü olmasından kaynaklanıyorsa yine sorunu düzeltmek bizim görevimizdir. “Önce vazifeler bitecek. Ondan sonra biraz oyun ve eğlenceye zaman ayırabilirsin” diyerek disiplinli olmayı öğretmemiz gerekir.

Çocuğumuzun içten denetimli ve kendiliğinden sorumlu olmasını bekleyemeyiz. Önce biz bir müddet dıştan denetimle, ona sorumluluk duygusunu hissettirmeliyiz. Bunun için de zaman zaman hesap sormalı ve durumunu takip ettiğimizi belli etmeliyiz.

Bazı ailelerin yaptığı gibi sene boyunca ilgilenmeyip kötü karne gelince “Hah! İşte olacağı buydu! Senden bu beklenir” demek çok yanlıştır.

Aileye düşen yıl boyunca çocuğunu izlemek “Yavrum, bugünkü ders tekrarını ve ödevini yaptın mı? Defterini getir de bir bakayım. Anlayamadığın bir şey var mı? Sınavın nasıl geçti? Hangi konularda zayıfsın? Gel seninle o konulara çalışalım” diye ilgi göstermektir. Bu sırada çocuk çalıştıkça başardığını görecektir ve kendine güveni gelecektir.

Çocuk başarının tadını alınca ders çalışmanın zevkini de hisseder. Ama hiç başarıyı tatmamış bir çocuk vazifelerden kaçar, hep oyun ve eğlencenin ucuz zevklerine kendini kaptırır. Bu sebeple ufak bir başarıyı bile görmezden gelmeyip mutlaka takdir etmeliyiz.

Böylece moral bulur kendine güveni gelir.

Nerede Kaybettiysek Orada Arayalım

Hani meşhur Nasrettin hoca fıkrasında, hoca kapısının önüne çıkar ve aranmaya başlar. Ne arıyorsun diye soran komşularına “anahtarımı arıyorum” der. Komşuları yardım etmek için sağa sola bakarlar, hiçbir şey göremezler. Sorarlar “hocam burada düşürdüğünden emin misin? Hoca ders gibi bir cevap verir “Yok, aslında samanlıkta düşürdüm ama orası karanlık olduğu için burada arıyorum”

Hoca yanlışlarımızı fark etmemiz için güldürürken düşündürüyor. Öyleyse biz de bir şeyi nerede kaybettiysek orada arayalım. Kaybettiğimiz yerde aramak zor geliyor diye başka yerde aramaya kalkmayalım.

Çocuğumuz kendine saygısını nerede kaybetti? Sorumluluk duygusunu neden kazanamadı? Çalışmanın zevkine, başarmanın tadına neden varamadı?

Bu soruları cesaretle kendimize soralım ve hatalarımızla yüzleşmekten korkmayalım. En önemlisi, onlara güzel örnek olup, sorunlarını çözmelerinde rehberlik yapalım.


Sayı : 31
Büyük Kapak