Dünya Nefsinle Mücadele Yeridir

Sayı : 20 / Ekim 2013, Konu Başlığı : Gönül Sohbeti

Kıyamet gününde Allah-u Zülcelâl, kendi kullarına karşı nasıl davranacağını dünyadayken bildiriyor. Ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“Öyle bir günden sakının ki, o gün hepiniz Allah'a döndürülüp götürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı amellerin karşılığı verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.” (Bakara 281)

Kıyamet gününün korkusu çok şiddetlidir. Bu yüzden Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki, o günden sakının buyuruyor. O Allah’a dönüş günüdür. Herkese kazandığının karşılığını görecektir, kimseye haksızlık yapılmayacaktır. Sübhanallah, böyle iman ettiği halde insanın gevşek davranması çok acayiptir.

Kim istemez ki amel defterinde hep Allah'ın razı olacağı ameller bulunsun, Allah'ın gazaplanacağı şeylerden temizlenmiş, bağışlanmış olsun. Ama istemek yeterli değildir.

Dünya bir imtihan yeridir ve bu imtihanı kazanmak için dünyayla, nefsimizle ve şeytanla mücadele etmemiz gerekir. Dünya hayatı kısa bir zamandır, ama çabuk biter. Görüyoruz bugün nasıl geçti, bu sene ne çabuk geçti, geçenler geçiyor sanki yaşamamışız gibi oluyor. Ben öyleyim, herhalde siz de öylesiniz.

Geçmiş olan zaten geçti, ona zaten elimiz yetişmiyor, kalan ömrümüzü iyi değerlendirmemiz lazım, hiç bitmeyecek, ebed’ül-ebed olan hayatımızı düzeltmek için.

Allah'a inanmayan insanlara hayret ediyorum. Şimdi desen ki, “İki üç tane demir yan yana geldi, bir taksi oldu, kendi kendine yürüdü,” kimse inanmayacak. “Nasıl kendi kendine olur?” diyecekler.

Bu demirler kendiliğinden yan yana gelemiyorsa, bu yerler bu gökler, bu gece ve gündüz nasıl birbirinin arkasına geliyor? Semalar nasıl bir dayanağı olmaksızın üst üste duruyor? Baharlar, çiçekler, yani dünyanın manzarasına baktığımız zaman görüyoruz, bir taksi kendi kendine olmuyorsa bunlar nasıl kendi kendine oluyor?

Bunun bir Sâni’i var, Allah azze ve celle var, o bütün kâinatta tasarruf ediyor, çekip çeviriyor, dilediği gibi idare ediyor. İşte kıyamet gününde de o kullarına aynen öyle tasarruf edecek, yaptıklarının karşılığını ve mükâfatını verecek. Zerre kadar bir şey kaybolmaz.

Hira’ya Çıkaran Sır

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin Hira dağına ibadete çıkması da bana çok hayret verici gelmiştir. Belki hacca gittiğinde Hira dağına gidenler olmuştur aranızda, gitmeyenlere de ben anlatayım; oraya ancak elinle ve ayağınla tırmanarak çıkabiliyorsun, öyle kolayca yürüyerek çıkamazsın.

Şimdi Afganistanlılar biraz merdiven yapmışlar oralarda. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem zamanında merdiven de yoktu. O zaman elektrik de yoktu. Bir kişinin karanlıkta, tek başına o dağlara tırmanarak o mağaranın içine girmesi, aylarca kalması akıl alır bir şey değildir bize göre. Bir maneviyat, bir Allah emri, onu hislendiren bir hal olmasa mümkün değil, bir beşerin Mekke-i Mükerreme’den giderek, o kayalara tırmanarak orada aylarca kalması…

Bu insanı iman etmeye mecbur ediyor, yani iman etmemeyi aklın kabul etmiyor. “Bu hal Allah tarafından olmasaydı bu zat buraya gitmezdi, böyle bir şey yapmazdı,” diyorsun, o kadar harikulade bir şeydir.

Hiçbir insan, sırat köprüsünün üzerinden geçerken, mizan terazisinde günahlarla sevaplar tartılırken kendini hatalardan kurtaramaz. Ancak bu dünyadayken nefsini hesaba çekenler kurtarabiliyor. Eğer önüne ne gelirse yaparsan perişan olursun. Nefsinle hesap göreceksin.

Nasıl ki hain bir ortağın olsa, anladın ki her gün sana hıyanet ediyor, senden bir şey çalıyor. Ne yapıyorsun o zaman, akşam çağırıyorsun, “Gel bakalım kardeşim, ne yaptın ne ettin? Bu para nereye gitti?” böyle hesaba çekiyorsun. İşte nefsin de öyledir. O hain ortağınla nasıl hesaplaşırsan nefsinle de hesaplaşman lazımdır.

Nefis şeytanla beraber geliyor, bizi kandırıyor, “Bugün çok yorgunsun, biraz istirahat et, sabah kılarsın namazını.”

Hep “Sen” diyor, sana dostlukla yaklaşıyor. Sana “Daha ömrün çoktur, çok yaparsın, birazcık istirahat et,” diye tembelliği küçük gösteriyor. Halbuki sana dağlar gibi ağır bir azap yüklüyor. O dost değildir, düşmandır. Bu yüzden elimizden geldiği kadar nefsimizi dinlemeyelim. Allah dostları nefisleri böyle dediği zaman, “biraz uyu, biraz yemek ye, biraz çay iç, bira zkonuş dediği zaman” nefse demişler ki, “Senin istirahatın önündedir, yani yakında ahirete gidince oradadır. Burada istirahat yok, burası yürüme zamanıdır, mesafe kat etme zamanıdır, burada dinlenmek yok” demişler. Ne mutlu onlara...

Ne kadar akıllıydılar onlar, çünkü kısa bir zaman olan dünya hayatını değerlendiriyorlar, hiç bitmeyecek olan ahiret gününde Allah'ın dostluğunu kazanıyorlar. Allah azze ve celle de istediği gibi veriyorlar onlara. Ancak Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerinin terazisiyle, İslam ahlakıyla davrandığımız zaman, işte o zaman Allah-u Zülcelâl bizden razı olacak, kıyamet gününde istediğimizi bize verecek.

Dünyanın Vefasızlığı

Dünya bizi aldatıyor. Dünya deyince yalnız para değildir dünya. Bizi Allah'tan uzaklaştıran her şey dünyadır, Allah'a yaklaştıran her şey ahirettir. Gaflete daldığımız zaman, boş işlerle, mâlâyâniyle meşgul olduğun zaman bunlar da dünyadır. Böyle bilmemiz lazım.

Hz. İsa aleyhisselam, bir gün dünya ona hakikatiyle keşif olmuş. Dünyayı biçimsiz, ihtiyar bir kadın sûretinde gördü. Kendisi çok biçimsiz ama ziynetlerle, altınlarla, elbiselerle süslenmiş. Hz. İsa aleyhiselam dünyaya şöyle sordu:

-Kaç defa evlendin?

-Sayamam!

-Kocalarının hepsi ölüp mü seni bıraktılar, yoksa hepsi seni boşadılar mı?

-Aksine hepsini ben öldürdüm!

-Kalan kocalara yazıklar olsun! Senin geçmiş kocalarından nasıl ibret almıyorlar? Sen onları, birbirinin ardından helâk ediyorsun, hâlâ senden sakınıp uzaklaşmıyorlar!

Siz küçük çocukken orta yaşlı ya da yaşlı olanlar şimdi yaşıyor mu? Biz yaşlandık şimdi biz ölünce diğerleri diyecek sıra bize geldi. Şimdi toprağın üzerindeyiz gün gelecek diğer toprak altındakilerin arasına karışacağız, o günden kaçış yok. Bir tohum atıyorsun, o tohum önce filizlenip fidan oluyor sonra ağaç oluyor sonra kuruyor biçiliyor, öbürü geliyor. Kimi filizken, kimi fidanken, kimi ağaçken bu dünyaya veda ediyor. Biz de öyleyiz. Yüz yaşını gören bin de bir kişi yoktur. Her yüz senede bu dünyanın üzerinde olan insanların hepsi toprağın altına giriyorlar. Kimisi küçükken, kimisi büyüdükten sonra toprağın altına giriyorlar. Biz de onlardanız, o ölecek olanlardan birisiyiz.

Şimdi onlar ne kadar pişman. O kadar pişmanlar ki elini ciğerine atıyor, ben bizzat kendim gördüm, bir kişi yarın ölecek gibi, yarın öleceğini duydum. O gece gördüm ki başını yere vuruyor, secdeye gittiği gibi kaldırıyor, vuruyor kaldırıyor. İyi bir insan olduğu halde öyle yapıyordu. İşte bunu yaptığına pişman olmuştu.

İyi bir insan bile neden daha güzel amel etmedim diye pişman oluyor. Kötü insan daha çok pişman oluyor. İyi insan, keşke daha fazla amel-i salih için gayret etseydim diye pişman oluyor, kötü kişi de hiç yapmadım diye pişman oluyor. İşte dünya böyledir.

Saadet Vesilelerine Sarılın

Sufiler soruyor “Nasıl çalışalım?” diye. Çalışmanın bir şekli yoktur. Herkes bulunduğu yerde Allah’tan bahsetsin, tevbeden bahsetsin. Allah’tan bahsettiğiniz zaman Allah semere verecek. Malayani, boş boş konuşmakla semere olmaz.

Bülbül nasıl bir o dala gidiyor ötüyor, bir bu dala gidiyor ötüyor, biz de her gittiğimiz yerde Allah'ın büyüklüğünü anlatacağız, insanları tevbeye çağıracağız. Ben böyle adam istiyorum.

Sohbetimize gelenler var, onlara kimse vesile olmamış, Allah onlara nasip etmiş gelmişler. Ama bizim vesile olmamız lazım, kendimizi bu sevaptan mahrum etmememiz için.

Bilelim ki, saadet için Allah'ın rızasını kazandıracak sebeplere sarılmamız lazımdır. “Bu sebep, Allah'ın rızasını kazanmaya vesile oluyor, ” diyerek onlara gayret göstermemiz lazım.

Evliyalar demişler ki, "Kişi ancak Allah'ın buğz ettiği şeylerden kendini muhafaza edip sevdiği şeyleri yapmakla Allah'ın rızasına ulaşabilir, başka türlü ulaşamaz."

Allah'ın yanında akıllı kişi Allah'ın sevdiği şeyleri yapandır. Dünyadaki insanların akıllı saydığı kişiler, dünya işlerinde çok başarılı olanlardır ama ben onlara akıllı demiyorum. Akıllı olsaydı fani ömrünü sonsuzluğa, dünyayı da cennete değişmezdi. Bir kişinin aklı onu mezmum, kötülenmiş Allah'ın sevmediği işlerden alıkoyuyorsa, iyi şeylere sevk ediyorsa gerçekten akıllıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor;

“Başı kuru üzüm gibi Habeşli bir köle de olsa, üzerinize emir tayin edilen kişinin emrini dinleyin ve itaat edin.” (Buhari, Ezan,24,26)

Çünkü o öyle de olsa, eğer Allah'ın yapın dediğini emrediyorsa o akıllıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem de öyledir. Çünkü ayet-i kerimede buyruluyor ki “O kendi heva-ı nefsinden konuşmaz, (Onun sözleri, Kur’ân ve sünnet,) Allah tarafından vahyedilenden başka bir şey değildir.” (Necm, 3-4)

Aynı şekilde Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam de buyuruyor ki, “Akıllı kimse, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışandır. Âciz kimse ise, nefsini hevâsına tâbi kılan ve Allah’tan bâtıl şeyler talep edendir” (Tirmizî, 2461)

Günahların Ferahlığı Sahtedir

Evliyalar demişler ki, “Bir kişi için en büyük kusur, kişinin kendine zarar veren şeyle ferahlamasıdır.”

Bütün günahlar böyle değil midir? Bir müddet sonra bize zarar verecek şeylerdir hepsi. Öyleyse bizim şimdi onlarla ferahlamamız bizim için büyük bir kusurdur.

Bütün bunların çaresi nedir? Allah insanda bir et parçası yaratmış, işte onun düzelmesidir. Namazlardan sonra Allah-u Zülcelal'e el açalım, “Rabbim! Kalbimizi düzelt, onu senin sevginle doldur!” diye dua edelim.

Çünkü o et parçası düzeldiği zaman tüm azalarımız düzelir, ama kalp fesada uğradığı zaman tüm vücudu cehennemlik eder.

Allah zengindir, hazineleri doludur, o et parçası onun mahlukudur, O’ndan isteyelim, çünkü o isteyene verir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor:

"Beni Allah edeblendirdi, ne güzel edeblendirdi.”

Yani beni sevgisine uygun, güzel hasletlerle edeplendirdi.

Biz de Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem gibi kalbimizi Allah'a açalım, o zaman Allah’ın nuruyla dolacaktır, kalp tedavi olacak, bütün azalar da tedavi olacak, uygunsuz şeyler bizde tezahür etmeyecektir. O zaman kolay olacaktır. Çünkü o zaman nefisle değil Allah ile yola devam ederiz, cennete gideriz.

Allah’a karşı çok borçluyuz. Allah bize imandan sonra bir de tevbe nasip etmiştir, bunlardan dolayı şükür ve hamd etmeliyiz.

Şeytan o kadar ibadet yapmış ama bir kez bile “elhamdulillah” dememiştir. Göklerde ibadet yapmadığı bir karış yer kalmamıştı, ama bunu Allah’tan bilmediği, “elhamdülillah” demediği için Allah ondan imanını almış. Bizler de şeytana benzememek için elimizden dilimizden geldiğince hamdedelim. Bak bize bu manzarayı o nasip etmiş.

Hamd yalnız dil ile olmaz, ibadetlerimizle, hizmetimizle şükrümüzü eda edelim.

Hz. Âişe radıyallahu anhâ şöyle dedi: “Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Bunun üzerine ona: “Yâ Resûlallah! Senin geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı halde niye böyle kendini yoruyorsun?” dedim.

Bana cevâben: "Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı?" buyurdu. (Buhârî, Tefsîrû sûre (48), 2)

Burada bize işaret, zikirle, ağlamakla, ibadetle şükredelim, hizmetle hamd edelim, başkalarına tevbeyi anlatmakla ona şükredelim.

Şeytanın Feryadı

Ayet-i kerimede buyruluyor:

“Ve onlar (takva sahipleri), bir kötülük yaptıkları veya nefslerine zulmettikleri zaman Allah'ı zikrederler, hemen günahları için mağfiret dilerler. Ve Allah'tan başka kim günahları mağfiret eder. Ve onlar, yaptıkları şeylerde (hatalarda), bilerek ısrar etmezler.” (Al-i İmran, 135)

Bu ayet-i kerime nazil olduğu zaman şeytan öyle bir figan etmiş ki bütün yeryüzündeki şeytanlar onun etrafında toplanmışlar "Ne oldu sana ey seyyidimiz" demişler.

-Nazil olan ayeti duymadınız mı? Biz o kadar uğraşacağız, günah işleteceğiz, onlar istiğfar edecekler ve affolunacaklar. Artık işlediği günahlar onlara zarar vermez.

Şeytanlar diyorlar ki, bakın dikkat edin aynı şimdiki zamandaki insanların dediğini diyorlar;

-Yâ seyyidimiz biz onlara heva-i nefs veririz, sanki hakkın üzerindeymişler gibi hissedecekler ve tevbe etmeye gerek duymazlar. Böylece mağfiret edilmezler.

Aynı şimdiki gördüğümüz insanlar gibi. Görüyoruz ki bazı insanlara tevbe etmelerini telkin ettiğimiz zaman "Biz ne yapmışız ki tevbe edelim, ne günahımız var ki" diyorlar.

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem günde yüz kere tevbe etmişken biz onun ümmetiyiz, günahsızız ki tevbe etmeyelim?

Tevbe insanlar için kurtuluştur, daima tevbeyi anlatalım, tevbeyi sevdirelim. Ne kadar sakınmaya çalışırsak çalışalım insan hata yapar, bilerek bilmeyerek işlediğimiz günahlarımız için tevbe etmeliyiz.

Biz böyle sohbet meclislerinde Allah'ı andıkça, bağışlanma diledikçe Allah'ın rahmeti yağar üzerimize.

Allah-u Zülcelal hepimize amel-i salih ve hayırlı kısmetler nasip etsin bizim günahlarımızı bağışlasın, bizi kendi nefsimize teslim etmesin, nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.


Sayı : 20
Büyük Kapak