Dünyanın Suyu Isınırken

Sayı : 45 / Kasım 2015, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Geçtiğimiz aylarda batı dünyasının gerçek yüzünü gösteren iki grup haber düştü gündemlere:

* Biri mülteci dramına ait haber grubuydu.

Sahile vuran bebek cesedi...

Avrupa’da bir gazetecinin Suriyeli mültecileri tekmelemesi...

Otobüslere, trenlere alınmayan “baş belâsı” olarak görülen misafirler...

“Ancak Hıristiyanlığa geçenlerin mülteci olarak kabul edildiği” iddiaları...

Elbette bunları din ve millet farkıyla izah edip geçebiliriz. Zaten Gayr-i Müslimlerden merhamet ve vicdan beklemek, Müslüman’a pek de yakışmayan bir tavır.

Fakat diğer haber grubu daha farklıydı. Batı’ yı hep eksiksiz, kusursuz bulduğumuz cenahtan:

* Teknik, teknoloji sahasından...

Hem de koca koca otomobil devleri, vatandaşı ve kamuoyunu kandıracak, ince teknolojik hilelere girişmişlerdi. Yazılımlarla dolandırıcılık yapmışlardı.

İşin özü şu idi:

Ürettikleri araçlar çevreyi çok kirlettiği hâlde, denetimlerde az gösterme hilesi yapmışlardı.

Biz batılıları dürüst, işlerinde titiz de bulurduk. Fakat onların asıl uzmanlıklarının hâllerini gizlemekte, maskelemekte olduğu anlaşılıyor.

Mevlânâ der ki:

“Mayası bozuk bir adama ilim ve fen öğretmek, yol kesen bir hayduda kılıç vermek gibidir.”

İki haberin ortak noktası:

Batılılar para/petrol vs. kazanmak için sadece Müslüman öldürmüyorlar, daha çok kazanmak için; kuşları, böcekleri, balıkları, ağaçları da öldürüyorlar.

Mesele sadece otomotiv değil. Bütün endüstrilerde, çevreyi hiçe sayan, tabiatı çöplüğe çeviren bir üretim ve tüketim anlayışı, yine gizli, kapaklı uygulamalarla piyasaya hâkim.*

Helvadan yaptıkları putları yiyen câhiliyye insanı gibi, taptıkları dünyayı da yok eden modern tamtamcılar...

Ne diyordu Âkif:

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Batılıya maskesi de belâ oldu.


Süslü, cafcaflı maskesi, yakıp yıktığı coğrafyaların perişan insanlarını batıya çekiyor.

Maskeyi çıkartsa, o korkunç manzaraya kendisi bile kendi vicdan aynasında bakamayacak durumda...

Maskeler birbiri ardına yırtılıyor. Yırtılıyor amma bir türlü batıya karşı o aşağılık kompleksini aşamıyoruz. Hâlâ mazlumlar bile o zâlim âfetin kucağına koşuyor. Yetimler, babalarının katiline koşuyor.

Müslümanlar neden kendi medeniyetlerini yüceltip, gençlerine iş sahası açmıyorlar. Geçen ay Türkiye kökenli bir profesörümüz Nobel ödülü kazandı ama ne yazık ki batı üniversitelerinde yaptığı çalışmalarla. Neden biz aynı imkanı sağlayamadık?

Batının israf teknolojisi sadece kendi coğrafyalarını tahrip etmiyor. Küresel ısınmanın sonuçları bir yanda çölleşmeye bir yanda ani yağışlara, sellere sebep oluyor. Hatta insanlarımız sele kapılıp hayatını kaybediyor. Biz tabiata zarar vermeyen teknolojiler geliştiremez miyiz? Batı üretiyor biz tüketiyoruz. Batı patronluk yapıyor biz emrinde çalışıyoruz.

Batıya karşı bu kompleksin derinlerinde batının üstün olduğu, ilim ve teknolojiye hükmederek istikbali avucuna aldığı düşüncesi var.

Âkif’in muârızı olan ve günümüz batıcılarının fikir babası olan Tevfik Fikret, oğlu Halûk’a ithafen yazdığı şiirlerden birinde oğlu adına bir takım inançlar dile getirmişti. “Halûk’un Âmentüsü” adlı bu şiirinde, Tevfik Fikret’in geleceğin dünyasına dair fikir ve beklentilerini okumak mümkündür.

Fikret’in tasavvurunda geleceğin akıl ve fen (müspet ilim, teknik) elinde mükemmelleşeceği inancı gayet açık:

Aklın, o büyük sâhirin i’câzı önünde
Bâtıl geçecek yerlere hüsranla, inandım.


Yani akıl, mucizeler gösteren bir peygamber gibi, o güne kadar var olmuş bâtıl putları kırıp geçirecekti.

Hayır, akıl o günden bu güne; menfaat denilen putuna tapmak için bütün maharetini sergilemekle meşgul...

Yine Fikret’in hayalleri:

Bir gün yapacak fen şu siyah toprağı altın,
Her şey olacak kudret-i irfanla, inandım.


Toprak altına dönüşecek diye beklerken, şimdi toprağı elde tutmanın derdini yaşıyor insanlık. Buzlar erirse, nice şehirlerin toprak altında kalacağı hesaplanıyor.

Fikret’in siyah toprağı altına çevireceğine inandığı fen, yani bilim, teknik ve teknoloji vicdansız ve fütursuz ellerde toprağı çil çil altınlara değil, sapsarı kumlara çevirdi.

Dünyanın pek çok yeri bugün kuraklık ve çölleşme tehdidi altında.

Milyonlarca insan açlıkla, susuzlukla, denge bozukluklarının yol açtığı tsunami, deprem, kasırga gibi felâketlerle yüz yüze.

Nesli tükenen hayvan ve bitkiler, kıtalara bir anda yayılan sun’î virüsler, ortaçağın veba salgınlarını kat kat aşan türlü hastalıklar... Ve bu müşahhas fesadın kat kat fazlası rûhî ve mânevî hasar...

Dahası, bir asırdan fazla zamandır, petrol için akan kan, yakında hayatî bir madde için, su için akmaya başlayacak, deniyor.

Tevfik Fikret devam eder:

Şeytan da biziz cin de, ne şeytan ne melek var;
Dünyâ dönecek cennete insanla, inandım.


Şair, pozitivizmin tesiriyle gözle görülmeyen (gayba ait) cin, şeytan, melek, âhiret ve cennet gibi şeylere inanmadığını söylerken, bütün bu mefhumların maddî dünyadaki mecazî karşılıklarına kapı açıyor. Bunların bilim, teknik, akıl vasıtasıyla ve insan eliyle gerçekleşeceğine olan inancını ilân ediyor.

Halbuki akıl tek başına dünyayı cennete çeviremezdi. Ancak Allah'ın hidayetine tabi olmuş, ahlakî sınırlar içinde ve yüce gayelere adanmış bir akıl insanlara fayda verirdi.

Tevfik Fikret gibi batının süslü maskesine inanmış, kendi medeniyetine sırtını dönmüş kişiler dinin insana yüce gayeler gösterme ve ahlakî´hassasiyetler kazandırma yönünü göremediler. Çünkü akıllarını teslim ettikleri batı onlara dinin insanı hayalî varlıklara inandırmaktan ibaret olduğunu söylüyordu.

Aradan çok da zaman geçmedi fakat tarih, Tevfik Fikret’in inançlarının bâtıl olduğunu bin bir tekzip ile gösterdi. Tevfik Fikret’in temennîleri inkisara uğramış bir hayal hükmünden çok basiretsizlik damgasını yiyor.

Gelinen noktanın sebeplerine baktığımızda, dünyanın havasını bozan, suyunu kirleten, toprağını çölleştiren, ateşini yükselten hususların, tamamen batı medeniyetinin yan etkilerinden ibaret olduğunu görüyoruz. Bunlar:

* Şuursuzca tüketim,

* Her ne pahasına olursa olsun kalkınma,

* Fütursuzca sanayileşme;

* ve bütün bunların rûhî, felsefî arka plânı.

Yani

* Var oluşunda bir mânâ, bir gaye aramamak...

* O mânâ ve gayeyi ilân eden din ve vicdanı susturmak...

* Hesabı düşünmeyen bir sorumsuzluk...

* Âhireti yok sayan bir dünyacılık...

Müslümanların, mazlum Asyalı ve Afrikalıların, yerleri yurtları perişan olunca onlar, Avrupa’nın yolunu tuttular.

Ya dünya bütünüyle yaşanmaz hâle gelince?

Batılı bunun için gözünü uzaya dikmiş, yeni bir dünya arayışında...

Mars gibi soğuk bir cehennemde, tuzlu su bulduk diye sevinmeleri bundan...

Fâniliği anlamak, bâkî olanın âhiret ve âhiret için yapılan doğru-dürüst davranışlar, salih ameller olduğunu idrâk etmek ve bunu dünyaya idrâk ettirmek vazifesi yine bizde...

Yeter ki, o maskeli âfete doğru koşmayı bırakıp, kendi yüzümüzü ak edecek gayretlere koyulmayı başaralım.

Dipnot:

* Bu hususu, internetten izlenebilecek Ampul Komplosu adlı belgesel çok güzel anlatmakta. Uluslar arası tröstlerin, uzun ömürlü teknolojilere nasıl mani olduğu ve benzeri birçok misal ile...


Sayı : 45
Büyük Kapak