Şefkat Sığınağımıza Ne Oldu?

Sayı : 8 / Ekim 2012, Konu Başlığı : Kapak

Aile her yaştan insan için bir sığınaktır; bir şefkat sığınağı… Çocuklar için anne babanın kanatlarının altı, koruyucu, kollayıcı şefkat şemsiyesidir. Kadınlar annelik izzetini ve saygın bir hanımefendilik hürmetini bu yuvada tadar. Elbette erkekler de dış dünyanın acımasız rekabetinden, katı kurallarından uzaklaşmak için yuva sıcaklığına sığınırlar.

Aile yuvasının rahmeti her yaştan insanı sarıp sarmalar. Ergenlik çağındaki yeniyetmeler her türlü aldanıştan ve istismardan aile çatısı altına sığınarak korunur. Yaşlılar ancak ve ancak aile yuvasında hürmet ve merhamet görür.

Gençlik çağında insan aile hayatının gelenek ve alışkanlıklarla örülü düzenini biraz sıkıcı bulabilir belki ama olgunluk çağına gelince o sükûnetin kıymetini bilir. Dış dünyanın hareketli olmakla birlikte yorucu, yıpratıcı olan hayat tarzından kaçıp dinlenmek için o huzuru arar. Hesapçı, aldatıcı, gelip geçici piyasa ilişkilerinden sonra aile münasebetleri o kadar hasbi ve samimidir ki, gerçek saadetin ancak ve ancak aile yuvasında mümkün olduğunu idrak eden bir insan, aile yuvasının kıymetini çok daha iyi bilir.

Aile yuvası, aile fertlerini hayatın her döneminde bağrına basmaya hazır bir şefkat kucağıdır. Size kimselerin yüz vermediği hastalık, engellilik, iflas, işsizlik, psikolojik çöküntü veya bunama dönemlerinde dahi bu sizi bağrına basmaya hazırdır. Tabi ki, siz zamanında sağlam temeller üzerinde yükselen bir aile yuvasını kurmuşsanız… Sadakat ve fedakârlıkla o yuvayı ayakta tutmuşsanız ve dönüp geldiğinizde sizi kucaklayacak bir çift kol bulabilmek için evliliğinize yeterince zaman ayırmışsanız…

Aile, insanların çoğunun kıymetini bilmediği, vakit ayırmak için önem sırasına koyduğu şeyler arasında kolaylıkla en son sıraya itiverebildiği değerimiz… Ama aslında ailemiz en önemli servetimiz… Çünkü diğer her şeyin nihai gayesi aslında aileyi ayakta tutmak değil midir? İşiniz, servetiniz, akademik kariyeriniz; nihayetinde ne için? Ailenizin nafakasını temine vasıta olmaktan başka…

İnsan yedisinden yetmişine kadar hep çabalıyorsa ne için? Çoluk çocuğumu kimseye muhtaç etmeyeyim, eşimin gözü dışarıda kalmasın, gönlü huzursuz olmasın diye değil mi?
Kadınlar için de öyle değil mi? Bir kadın en çok ne ister? Beğenilen, sevilen bir hanım olmayı… İyi bir anne olup evlatlarını güzel yetiştirmeyi… Rahat ve güzel bir evi olmasını… Peki, bunları neden ister? Hepsini de aile saadeti için değil mi?

Peki herkes her şeyden çok bunları istiyor da, neden evliliklerimizin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor? Ne oldu bize ki, şefkat kucağı olarak algıladığımız “aile” kelimemizin kuyruğuna bir şiddet kelimesi yapışıp kaldı?

Ne oldu bize ki, kadınlar, çocuklar ve yaşlılara karşı böyle katı kalpli hale geldik?

Allah'ın Emaneti

Bizim kültürümüzde kadın; ya anne, teyze, abla, ebe, nine diye hitap ettiğimiz, hürmet duyduğumuz bir büyüğümüzdür. Ya da kızımız, bacımız, yeğenimiz diye rahmetle nazar ettiğimiz bir küçüğümüzdür. Eğer kadın eşimiz ise o zaman “hatun” diye, “hanım” diye hitap ederek, evimizin kraliçesi, gönül tahtımızın sahibi olarak gördüğümüzü ifade ettiğimiz baş tacımızdır.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın buyurduğu gibi: "Allah sizden; kadınlara karşı iyi ve hayırlı olmanızı ister; çünkü onlar sizin analarınız, kızlarınız veya bacılarınızdır.” (Camiu's-Sağir, sh.78, No: 1647)

Peki, ne oldu da kadınlar gözümüzde böyle değer yitirdi, böyle kötü muamelelere layık gördüğümüz biçarelere dönüştü?

Yoksa kadına karşı hürmet ve merhameti kaybetmenin arkasında yatan sebep, onu “Cenab-ı hakkın emaneti” nazarıyla görmemizi öğütleyen Peygamber vasiyetiyle irtibatımızı kaybetmemiz mi?

Onların da insan olduğunu unutmamız, “kadın ve erkeğin tek bir nefisten yaratıldığını” hatırlatan ayetlerle irtibatımızı koparmamızdan mı?

Evet, ne zaman ki erkeklerimize zamparalık hastalığı bulaştı, o zaman onların gözünde kadınlar nesneleşti, kıymetini yitirdi. Artık erkeğin gözünde kadın, insanca münasebet kurduğu, sohbet ettiği, hayatı paylaştığı kişi olmaktan çıkıp bir haz nesnesine dönüştü. İşte o zaman kadın zorbaca sahip olunan, insanca muamele beklemeye hakkı olmayan ve bıkılınca baştan atılan bir eşya gibi algılanır oldu.

Hâlbuki Cenab-ı Hak ayeti kerimede “Eşlerinizle iyi geçinin. Onlardan hoşlanmasanız bile... Olur ki kadının bir huyu hoşunuza gitmez de Allah onda birçok iyilik takdir etmiş bulunur” (Nisâ, 9) buyuruyor, boşanma halinde bile kadına iyilikle muamele edilmesini emrediyordu. Ya iyilikle geçinmeyi veya anlaşamıyorsa güzellikle boşayıp salıvermeyi ve haklarını eksiksiz ödemeyi buyuruyordu. Zorbalıkla baskı altında tutmaya ise izin vermiyordu. (Talak: 4)

Fakat Allah'ın ayetleriyle ve Peygamberin sünnetiyle bağımız zayıfladığından beri öyle manzaralar görür olduk ki… Evinin nafakasını istediği için aşağılanan ve dövülen kadınlar… Mecbur olmadığı halde çalıştırılıp, kazancı elinden zorla alınan kadın ve çocuklar… Şiddete maruz kaldığı için ayrılmak isteyen karısını, sığındığı baba evinde bile bulup öldüren adamlar…

Peki, bu eziyetleri yapanlar çok mu mutluydu? Bunların çoğu başka suçlardan sabıkalı, işi gücü olmayan, kötü alışkanlıkların esiri olmuş, kendi nefsine söz geçirmek yerine karısına, çocuklarına zorbalık yapan, zavallılardı…

Evet, zavallılardı, çünkü gücü ancak bir kadına ve çocuklara yeten adamlar, aslında şahsiyet yönünden tam bir zavallıdır.

Asıl Yiğitlik Nefsini Yenmektir

Erkek adamın yiğitliği, kendi nefsine egemen olmasından, iradesini iyiye kullanıp, faydalı işlerde çalışıp, helalinden kazanmasından belli olur. Bizim kültürümüzde yiğit adam, ailesine babacan bir şefkatle kanatlarını geren, koruyup kollayan adamdır. Onları kimseye muhtaç etmeyen, kendisini sevdirmesini de saydırmasını da bilen aile reisidir...

Bizim kültürümüzde kadınlar da yiğittir. Yiğit kadın, kocasıyla laf yarıştıran, gücünün yetmeyeceği şeyler isteyerek onurunu kıran, çocuk çocuğunun gözünde değersizleştiren ve kötü muamele yapması için kışkırtan kadın değildir.

Yiğit kadın, kocasının karşısında değil, yanındadır. Onu hem sayar, hem saydırır. Çünkü bilir ki, bir erkek hanımından ne kadar saygı görürse kendine o kadar güvenir. Hanımı ona kendini değerli hissettirmişse bütün gün hayatın zorluklarıyla savaşacak gücü kendinde bulur. Gün boyunca ne zaman bir güçlükle karşılaşsa, ailesi hatırına gelir ve onlar için her zorluğa katlanmaya değeceğini düşünür.

Bizim kültürümüzün yetiştirdiği kadınlar ve erkekler, aile yuvalarını bir kale gibi sapasağlam kurarlar. O kalenin içinde hem iffetlerini, hem huzurlarını, hem saadetlerini muhafaza eder ve onlara bir hazine misali sahip çıkarlar. Aile saadeti denilen bu muhteşem hazinenin kıymetini bilir, mutluluğu başka yerlerde aramazlar.

Ama ne zamandan beridir kendi kültürümüzün dinamikleriyle insan yetiştirme becerimizi kaybettiğimiz için bazı ailelerimiz böyle sapasağlam kaleler olmaktan çıktı. Aksine aile fertleri birbirine düşmanca davranır olduğundan, düşman da kalelerimizi içten ele geçirdi.

Bir zamanlar aile sırrı diye bir anlayış vardı. Velev ki ailenin zor bir dönemden geçtiği bir zamana denk gelmiş de, bir tatsızlık olmuşsa bu durum sağda solda anlatılmazdı. Aile sırrına ancak ve ancak, çözüm bulması umut edilen aile büyükleri muttali olabilirdi. Onlar da güzel nasihatlerde bulunarak bir an önce aile huzurunu yeniden tesis etmeye çalışırdı. Zaten o zamanlar büyük aile yapısı, mahalle kültürü, esnaflık ahlakı, akrabalar arası yardımlaşma anlayışı, hep ailenin birliğini ve dirliğini desteklerdi.

Eskiden toplum yapımızda büyüklere saygının önemli yeri vardı. İnsanlar en azından aile büyüklerinden çekinirdi de vazifeleri aksatmaz, yanlışlara sapmazdı. Ancak modernleşmeyle birlikte toplum yapımız değişti. Akrabalık bağları koptu, mahalle kültürü kayboldu. İş yerleri mahremiyete uygun olmayan bir yapıya dönüştü. Kötülüklere mani olan yapı ortadan kalkınca herkes nefsanî bir özgürlüğe ve başıboşluğa kavuştu. Elbette ailelerin huzuru kalmadı.

Bugün aile içi şiddet sorunu yaşanan evlerin birçoğunda aynı zamanda, aldatma, madde bağımlılığı, işsizlik ve başka suçlardan sabıkalı olma durumları da var. Fakat ne gariptir ki asıl sorun olan ahlaki problemleri ortadan kaldırmak yerine kadınlar ve erkekler kamplaştırılıp birbirine karşı kışkırtılıyor. Sonuç: ailede saygı, sevgi, anlayış, şefkat, merhamet, fedakarlık ve affedicilik kalmıyor…

Meveddet ve Merhamet

Evliliklerdeki problemlerin çözümü, aslında, ayet-i kerimede işaret edilen meveddet ve merhamet sırrında gizli…

“Sükûnet bulmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratması, aranızda meveddet ve merhamet peydâ etmesi Allah’ın mucizelerindendir…” (Rum 21) ayetinde Rabbimiz bize eşler arasındaki sevginin, yakınına duyduğun şefkatli sevgi gibi olması gereğine işaret ediyor.

Evliliğin devamı ancak merhametli ve hoşgörülü bir sevgiye bağlıdır. Çünkü cazibesi solmayacak insan yoktur. Her beğeninin ve arzunun bir yeni heves çağı vardır ki muhakkak geçer. Ama karı koca birbirine bağlılık ve şefkat duyarsa bu yuva ayakta kalır.

Evlilikleri ayakta tutmak arzusunda olanlar, karı kocaları birbirine karşı anlayışlı ve uyumlu olmaya yönlendirirler. Hadis-i şeriflerde erkeklere affedici, kadınlara itaatli olmaları tavsiye ediliyorsa bunun amacı aileyi ayakta tutmaktır.

Peki, kadınla erkeği birbirine karşı kışkırtanların amacı ne? Bunu iyi düşünmek gerek…

Günümüzde mazlumları kurtarmak adına yeni mazlumlar üretiliyor. Öyle ki bir takım çevreler aileleri parçalayıp, çocukları esirgeme kurumlarına, kadınları sığınma evlerine, yaşlıları bakım evlerine doldurmaya kalkıyorlar. Hâlbuki bu kurumlardaki şefkatsizlik de haberlere mevzu oluyor…

Hala anlamayacak mıyız? Şefkat sığınağımız, ailelerimizdir. Onları yıkarsak açıkta kalırız. Aile haricinde çözüm, ancak ve ancak ailenin geri getirilemeyeceği, çok nadir durumlarda düşünülmesi gereken en son çare olabilir. Öncelikli tercihimiz, aileyi yıkmadan problemleri çözmek olmalıdır.


Sayı : 8
Büyük Kapak