Şehidler öncüsü Hz. Sümeyye (r.a.)

Sayı : 12 / Şubat 2013, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Mekke şehri, yoksullar için yaşanması zor bir yerdi. Kızgın kumlar ve yanık dağlar arasında, ağacı ekini olmayan kurak bir yer… Neredeyse yegâne geçim kaynağı, kervanlarla ticaret ve taşımacılık yapmaktan ibaret.

Bu ise sermayesi çok olan, çevrede tanınan, saygı uyandıran, güçlü ve kalabalık boylara mensup tüccarların yapabileceği bir iş… Yoksullar, garipler, kadın ve çocuklar ise ancak güçlülerin himayesine sığınmakla hayatta kalabilir. İşte bilinmedik bir diyardan gelmiş garip bir cariye olan Sümeyye için de, sahibi Ebu Huzeyfe’nin evinde hizmet etmesinin karşılığında, onun ihsanlarıyla hayatta kalmaktan başka bir hayat imkânı yok…

Kendisini bildi bileli hep sahipleri tarafından bir mal gibi alınıp satılıyor, Sümeyye. Asıl vatanından ne zaman kaçırıldı veya hangi savaşta esir düştü, köle tüccarları tarafından İran valisine ne zaman satıldı, kendisi de bilmiyor belki. Ancak valinin hekime görünmek için Hicaza geldiği zaman kendisini hekime hediye ettiği biliniyor. Ondan sonra yolu bu mübarek beldeye kadar ulaşıyor.

Mahzumoğulları onu ev işlerini yapması için satın almışlar. Sonra Pamuk olan ismini beğenmeyip Sümeyye olarak değiştirmişler. (Muhammed Hamidullah Sümeyye’nin asıl adı Pamuk olan bir Türk olduğunu ileri sürüyor.)

İki Gönül Bir Olunca…

Mekke şehrindeki Kâbe, Arapların çok değer verdiği, her yıl ziyarete koştuğu mukaddes bir mekân. Sümeyye her ne kadar Arap asıllı olmasa da bu mukaddes mekâna hürmet ediyor. Ancak Kâbe’yi dolduran putlardan hangisini tercih etmeli, onu bilemiyor. Gerçi onun neyi tercih ettiğinin ne önemi var ki? Sonuçta o; değirmende buğday öğütsün, kuyudan su taşısın, ateş yaksın diye evde tutulan bir hizmetçi kadından başka ne ki?

Sadece Sümeyye değil, yoksul ve garip kocası Yasir bile önemli biri değil burada. Çünkü o da buranın asil sınıfına mensup değil. Yemen’den kardeşini aramak için gelmiş Mekke’ye; sonra kim bilir hangi sebepten dolayı geri dönmemiş, Ebu Huzeyfe’nin hizmetine girmiş.

İki garibin yolu Mahzumoğullarının konağında kesişince, birbirlerinde bulmuşlar teselliyi. Sümeyye’nin sahibi, bu namuslu cariyesinin, sadık hizmetkârı Yasir’le evlenmesinde bir sakınca görmemiş. Böylece iki garip gönül bir olunca samanlık seyran olmuş. Yoksul ama sevgi dolu yuvaları Ammar’ın dünyaya gelişiyle bir kat daha mutluluk dolmuş.

Gün boyunca hizmet edip itilip kakılsalar da, akşam eve gelip oğullarını bağırlarına basmak onlara dertlerini unutturmuş. Ammar büyüyüp,güçlü kuvvetli kara yağız bir delikanlı olunca mutlulukları katlanmış.

Yaşlılık çağlarında yanlarında olacak, ekmeğini yaşlı ana babasıyla paylaşacak bir evlat… Onlara bu diyardaki garipliklerini unutturacak bir oğul… Sümeyye için bundan daha güzel ne olabilir ki? Onun durumundaki zavallı bir hizmetçi kadın, hayattan bundan daha fazla ne bekleyebilir ki?

Hesapla Değil Aşkla

Ama hesapta olmayan bir şey olmuştur; Ammar’da son zamanlarda bir başkalık vardır. Annesiyle babası kuşkulanır hatta korkarlar. Yoksa son zamanlarda Mekkeli gençleri cezbeden şu büyüye mi kapılmıştır evlatları? Mekke eşrafının kâhin, büyücü diye alay ettiği şu Haşimoğullarının şairine mi gitmektedir?

Aslında O’nun hakkında şimdiye kadar asaletinden ve dürüstlüğünden başka bir şey duymamışlardır. Ama madem kendi akrabaları ve milleti ona inanmayıp, yalanlamaktadır; öyleyse Ammar da kendisini tehlikeye atmamalıdır.

Hem ne de olsa bu aile yoksuldur, her bakımdan işverenlerine muhtaçtır. Ammar da yarın öbür gün büyüyünce bu zengin ailelerden iş isteyecektir. Öyleyse onları kızdırmamalıdır. Mantık böyle demektedir.

Ama Sümeyye ve Yasir, oğullarının okuduğu sureleri duyunca mantık hesapları filan kalmamıştır akıllarında… Hele Sümeyye, oğlunun o tatlı sesiyle okuduğu ayetleri işitince hiç tereddüt etmeden iman etmiştir. İşte ne zamandır özlemini duyduğu hakikattir bu…

Bunca senedir diyar diyar gezmiş, birçok toplumun inançlarını yakından görmüştür. Ne İranlıların ne Kureyşlilerin inançları yüreğinin aradığı müjdeleri vermemiştir. Bu ayetler ise Sümeyye’ye sanki çocukluk çağından hayal meyal hatırladığı, ötelerdeki Biricik İlah’ı anlatmaktadır.

Ataları Türkler de putlara tapmazlar; görünmeyen bir Tanrı’ya inanırlardı. Yüce ve görünmez olduğu için ona Gök Tanrı derlerdi. Ehl-i kitap değildirler ama hırsızlığı, zinayı çirkin görür, töre’ye büyük saygı gösterirlerdi. Sade bir hayatı tercih eder, yiğitliğe büyük değer verirlerdi.

Sümeyye veya Pamuk onlardan çok uzaklardaki bu diyarda Biricik Allah’ın davetini duymaktan öyle mest olmuştur ki, artık bu işin sonunu hesaplayacak hali kalmamıştır.

Büyük bir muhabbetle Allah’ın Resulünü dinlemeye koşar Sümeyye. Onun ötelerden getirdiği haberleri dinler. İyilik yapanların mükâfata erişeceği, kötülere ise ne kadar güçlü olursa olsun layık oldukları şekilde adaletle muamele edileceği o günün haberlerini…

Ruhu bu adalete müştaktır. Bunca zamandır aradığı haberdir bu. Tıpkı öte âleme, adalet gününe inanan atalarının dini gibi saf bir dindir bu. Putu, sembolü, ruhban tabakası, esrarengiz gizleri filan yoktur. Herkesin kullukta eşit olduğu, görünmeyen ama her şeyi gören İlahtan başka hiçbir şeye tapılmayan bir din.

Sümeyye artık bir kere aradığını bulmuştur. Ondan sonra uğradığı işkenceler ona ne yapabilir ki? Varsın efendisinin amcaoğlu, İslam düşmanlarının en azgını Ebu Cehil, onu kızgın çöllere sürüklesin, güneşin tepede olduğu vakitte başına ve bedenine demirden zırhlar giydirsin.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin müjdesi her türlü işkenceye değer:

“Sabredin ey Yâsir âilesi! Sabredin ey Yâsir âilesi! Sizi cennetle müjdelerim.”

Zulmün İman Karşısındaki Acziyeti

Yasir ailesi… Hiç kimsenin değer vermediği, garip ve yoksul insanlar…

Nasıl bu kadar inatçı olabiliyorlar? Bu yarı aç yaşamış zavallılar, kendilerine teklif edilen nimetleri umursamayıp işkencelerden yılmıyorlar. Nasıl oluyor bu?

Ebu Cehil çılgına dönüyor. Her gün yeni bir ümitle geliyor işkence yerine. Bazen fiziksel işkenceyi de unutturacak ağır sözler söylüyor; geçmişteki iyiliklerini başa kakıyor, nankörlükle suçluyor. “Acaba bir zayıf nokta bulur muyum, imanında tereddüde düşürür müyüm?” diye her yolu deniyor.

Yâsir radıyallahu anhu yorgun ve bitkin. Yaşlı vücudu bu ağır yüke daha fazla dayanamıyor. Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam yanlarına gelince:

“Yâ Rasûlallah! Vakit hep böyle mi geçecek?” diye soruyor. Şefkat Peygamberinin yüreği sızlıyor. Ellerini açıp dua ediyor: “Allahım Yâsir âilesini rahmet ve mağfiretini ihsan et!” diye duâ ediyor.

Hz. Sümeyye kocası Yasir’in şehadetini gözü yaşlı izliyor. O başardı. Son nefesine kadar imanda sebatkâr davrandı. Peki ya kendisi; o da bunu başarabilecek mi?

Efendileri Ebû Huzeyfe, sadık adamı Yâsir’in şehadetinden dolayı canı sıkkın bir şekilde işkence mahallini terk ediyor. Hizmetkârına laf geçirememek, imanından vazgeçirememek canını çok fena sıkmış olmalı ki asık suratla çekip gidiyor. Amcası Ebû Cehil’e: “Sümeyye’nin işini de sana bırakıyorum.” Derken belki de onun her türlü vahşete başvurmasına rağmen nasıl acizliğe düştüğünü görmekten kaçıyor.

Ebu Cehil ise kin bürümüş gözlerini Sümeyye’ye dikerken sanki iman etmesine mani olamadığı bütün Müslümanların hıncını Sümeyye’den çıkarmak istiyor. Onun ve oğlu Ammar’ın canını nasıl acıtabilirim diye düşünüyor. Büyük bir yara almış kibrini nasıl tamir edebileceğini…

İmanından dönmektense ölmeyi tercih edenlere karşı ne yapabilir ki?

Peygamber Muhabbeti

Böyle düşünürken uzaktan Allah’ın elçisi görünüyor. Hüzün ve merhamet dolu bakışlarını Yasir ailesinin üzerinde dolaştırıyor.

Onun o şefkat dolu bakışları Sümeyye’nin yüzünü aydınlatmaya yetiyor. Onca ağır işkence altındayken bile gülümsüyor Sümeyye.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi vesellem onları hiç unutmuyor. Hep onların yanında; onlara dua ediyor. Başarmaları için manevi bir güç telkin ediyor.

Artık Sümeyye acılarını unutmuş; gönlü öyle bir muhabbetle dolmuş ki, açlık, susuzluk, işkence vız geliyor. Sanki az ötede yatan garip yoldaşı, hayat arkadaşı Yasir’in cenazesi değil. Sanki diğer yanında inleyen, tazecik vücudunda açılan yaralarından kanlar sızan sevgili oğlu Ammar değil.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bir güneş gibi doğuyor Sümeyye’nin gönlüne ve Sümeyye o an her şeyi unutuyor.

Gözlerinden süzülen duygu yüklü inci taneleriyle adeta Peygamberine nazlanıyor: “Şahitsin değil mi ey Peygamberim? Bize yaptıklarını görüyorsun değil mi? Rabbimiz bizim hakkımızı bir bir alacak o zalimlerden, öyle değil mi?” der gibi bakıyor…

Sümeyye’nin yüzündeki bu aydınlanma kahretmeye yetmiştir, Ebu Cehil’i...

Rakibi ve düşmanı, Hz. Muhammed’in böyle sevilmesine karşı kalbi öyle bir hasedle dolmuştu ki… O öfkeyle kıvılcımlanan aklına birden şeytani bir fikir geldi! Namusunu ve iffetini çok iyi bilmesine rağmen, Sümeyye’ye iftira etmeyi ve böylece onu en hassas noktasından vurmayı tasarlamıştı:

“Sen güzelliğine âşık olduğun için Muhammed’e iman ettin!” dedi, yılışık bir edayla!

Hz. Sümeyye her şeye dayanmıştı ama bu çirkin iftiraya dayanamamıştı. Peygamber muhabbetini anlamaktan aciz bu zavallıya söyleyecek makul bir laf bulamamış, ağzına geleni saymıştı!

Ebû Cehil, bir hiç mesabesinde gördüğü hizmetkârdan işittiği hakaretlerle adeta kudurdu! Bir köle kadın kendisinde bu cesareti nasıl bulabiliyordu?

Elindeki mızrağı Sümeyye annemize saplayarak onu susturmaktan başka bir çare bulamadı.

Aslında bu yaptığıyla sadece Sümeyye’nin acılarına son veriyor ve ruhunun cennete kanatlanmasına vesile olmuştu.

Bir cesaret destanına şahit oluyordu çöller. İmanın, zavallı yoksul ve garip bir aileyi nasıl yücelttiğine, imanlarında sabit ve sabırlı kıldığına…

Kibirlilerin sahte maskeleri düşüyordu bir bir. Güçleri bir garip hizmetkâra bile yetmiyordu!

İman gücü, Sümeyyeleri kahramanlaştırıyordu. Kahramanlar defterine bu sefer bir hanımın adı yazılıyordu; altın harflerle.

Sümeyye olmak kolay değil.

Gözünün önünde kocasını öldüren acımasızlardan korkmamak.

Evladının işkence görmesine tahammül ederek direnmek, direnmek, direnmek…

Onca işkenceden sonra bile sinmemek ve zalimin yüzüne karşı korkmadan gerçeği haykırmak.

Hz. Sümeyye her çağda İslam kadınının haysiyet ve şerefinin nişanesi olarak hatırlandı ve hatırlanacak. Ne mutlu onun yolunda gidenlere…


Sayı : 12
Büyük Kapak