Ehl-i Beyt’in Muhtereme Annesi

Sayı : 44 / Ekim 2015, Konu Başlığı : Hanım Kahramanlar

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hutbesi esnasında şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Dikkat ediniz; ben bir beşerim. Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve benim ona icabet edip aranızdan gitmem yakındır. Sizlere hukuku ağır iki kıymetli emanet bırakıyorum. Birincisi Allah’ın Kitabı’dır. Onda nur ve hidayet vardır. Allah’ın Kitabına sımsıkı sarılın. Onunla meşgul olun, onu öğrenin, öğretin; hükümlerini anlayın. İkinci emanet Ehl-i Beytimdir. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. ” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 36; Nesâî, Sünen-i Kübrâ, Menâkıb, 9.)

İslam dininde Peygamber efendimizi sevmek nasıl ki imanın bir gereği ise, O’nun Ehl-i Beytini sevmenin de önemli bir yeri vardır. Peygamber efendimizin ailesinin diğer insanlardan farklı, özel bir yeri bulunmaktadır. Onlar her şeyden önce Allah Resulünün bize emaneti ve hatırasıdır.

Peygamberimiz aleyhissalatu vesselam bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Allah Teâlâ’yı, size nimetler verdiği için sevin. Beni, Allah’ı sevdiğiniz için sevin. Ehl-i Beyt’imi de beni sevdiğiniz için sevin!” (Tirmizî, Menâkıb, 31; 3789)

Allah-u Zülcelâl de bizlere iman nimetinin bir şükrü ve Peygamberimizin bu yoldaki emeklerinin bir teşekkür nişanesi olarak bu hatıralara sahip çıkmamızı emretmiştir. Bir ayet-i kerimede buyrulur:

“…(Ey Resulüm,) de ki: Ben (bu tebliğime karşılık) sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum…" (Şura, 23)

Bu ayette Peygamberimizin neslinden gelenlere karşı muhabbet duymamız, onun Peygamberlik vazifesini icra etme yolunda çektiği cefalara karşı bir minnet borcu olduğu hatırlatılmaktadır. Öyleyse Allah Resulünün neslini sevmek, hem bir vicdan borcu, hem de dinî bir vazifedir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, kendisine salavat getirmemizi emreden ayet-i kerimeyi açıklarken, âilesine de salâvat getirmemizi istemiştir. Sahabe-i kiramdan bazı kişiler,

“Gerçekten Allah ve melekleri, Peygamber'e salât ederler, ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam teslimiyetle selam edin." (Ahzab: 56) ayeti nazil olduğu zaman, “Ey Allah'ın Resulü size nasıl salâvat edelim?” diye sormuşlardı. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem namazda tahıyyat duasından sonra okuduğumuz salli barik dualarını okumamızı talim buyurmuştu. Bu dualar mealen şöyledir:

"Ey Allahım İbrahim'e ve ailesine salât ettiğin gibi Muhammed'e ailesine de salât eyle. İbrahim'i ve ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed'i ve ailesini de mübarek kıl. Muhakkak sen övülen ve yüceltilensin." (Buhârî, Enbiyâ, 10)

Görülebileceği gibi, Peygamberimiz bizlerden her namazda ehl-i beytine salavat okumamızı istemiştir. Bu da ehl-i beyti sevmenin İslam dininde önemli bir yere sahip olduğuna işaret etmektedir.

Ehl-i Beyt Kimlerden Oluşur?

Ehl-i Beyt, Arapça’da ev halkı manasına gelir. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin muhtereme hanımları, kızları ve bilhassa efendimizin neslini devam ettiren torunları onun aile efradıdır. Bunlar arasında bilhassa Hz. Fatıma, Hz. Ali ve bunların evlâtları olan Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in mümtaz bir yeri vardır. Çünkü Peygamber efendimizin nesl-i pâki, Hz. Fatıma’nın iki oğlundan devam etmiştir.

Peygamberimizin ehl-ibeytinden olmak, hem maddi hem manevî yönden olabilir. Mesela Peygamberimiz Selman-ı Farisi hakkında “O benim ehl-i beytimdendir” buyurarak iltifat etmiştir. Halbuki Selman-ı Farisî ile Peygamberimiz arasında hiçbir akrabalık bağı yoktu. Fakat Selman, Peygamberimize tabi olmak için memleketini terk edip yollara düşmüş, onu buluncaya kadar nice çileler çekmiş ve bulduğu zaman da efendimize büyük bir muhabbetle bağlanmıştı.

Peygamberimiz de onun muhabbetini karşılıksız bırakmamış, garip olarak bulunduğu diyarda onu ehlibeytine dahil kabul etmişti. Bunun gibi Peygamberimizin manevî yönden devamı olan âlimler ve İslam’a hizmet edenler de Peygamberimizin mirasçısıdır. Fakat bu neseb yönünden bir yakınlık olmadığı için fıkhi bir netice meydana getirmez. Mesela Peygamberimizin soyundan gelen ehl-i beyti zekat almazlar ancak manevi olarak mirasçısı olmak aynı neticeyi doğurmaz.

Peygamber efendimizin temiz ve mübârek neslinden gelenlerin farklı bir yeri vardır. İslam tarihi boyunca İslam akidesinin sahih bir şekilde öğrenilip aktarılmasında, Peygamberimizin sünnetinin bozulmadan devam ettirilmesinde ehl-i beytin içinden yetişmiş alimlerin önemli yeri olmuştur.

İslâm memleketlerinin her yerine dağılmış olan ehl-i beyt alimlerinin her biri kendi devrinin mürşid-i kamili ve Peygamberimizin yüksek ahlâkının bir nümûnesi olmuştur. Bilhassa Cafer-i Sadık rahmetullahi aleyh, hem çok öğrenci yetiştirerek zahir ilimlerinin öğretilmesine hizmet etmiş bir alim, hem tasavvuf silsilemizde yer alan nurlu bir simadır. Gerek Hz. Hasan efendimizin soyundan gelen şerifler gerekse Hz. Hüseyin efendimizin soyundan gelen seyyidler içerisinde onun gibi birçok büyük alimler ve tasavvuf büyükleri yetişmiştir.

Bir defasında Peygamberimiz abasını Hz. Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’in üzerine örterek, “Allah’ım, işte bunlar benim Ehl-i Beyt’im ve Âl-i Abam’dır; Sen onları rızana aykırı şeylerden uzak tut!” buyurmuştur. (Tirmizî, Menâkıb, 32) Bütün bu alimlerin yetiştiği ilim ve irfan ocağı, Peygamber efendimizin abasıyla sarıp sarmalayarak dua buyurduğu, sevgili kızı, damadı ve torunlarından meydana gelmiştir.

Hz. Fatıma’nın Şahsında Yücelen Annelik

İnsanlar genellikle soylarının erkek evlatlarından devam ettiğini kabul ederler. Fakat Peygamberimiz aleyhissalatu vesselamın oğulları küçük yaşta vefat etmiş, mübarek nesli kızı Hz. Fatıma ile onun oğullarından devam etmiştir. Hiç kuşkusuz bunda çeşitli hikmetler vardır. Bu hikmetler biri de, annenin evlatlarına manevi mirası aktarmaktaki mühim rolü olabilir.

Eski çağlarda anne, sadece çocuğu taşıyıp dünyaya getiren bir kap gibi görülmekteydi. Bugün ise biliyoruz ki gerek maddi açıdan genetik miras, gerekse manevi bilgi ve görgü, hem anneden hem babadan aktarılmaktadır. Hatta çocuğu meydana geldiği kan ve emdiği süt, annenin vücudundan geçmektedir. Bunun yanında çocuk dünyaya henüz bomboş bir zihin ve kalple doğmuş olduğu ilk yıllarını annesinin yanında geçirmektedir. İnsanlar annelerinden ana dilini öğrenmekte ve ilk terbiyelerini almaktadırlar.

Çocukluk devrinin sonuna kadar aldığı ilk terbiye, bir çocuğun karakterinin temel iskeletini oluşturur. Artık çocuğun bundan sonra babadan, mektepten ve çevreden alacağı bütün tesirler anneden aldığı bu ilk temelin üzerine bina edilecektir. Temel çürük olursa üstüne inşa edilen kişilik de zayıf olur. işte Fatıma annemiz, Peygamber efendimizin mübarek neslini sapasağlam bir temel üzerine inşa etmiş mübarek bir annedir.

Hz. Fatıma radıyallahu anha cennet hanımefendilerinden mübarek bir hanımdır. Allah Resulünün emirlerine itaatle terbiyesi altında yetişen mübarek annemiz, “Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur.” (Tirmizî, Menâkıb: 61) methine layık olmuştur.

Peygamber efendimiz, sevgili kızını, hususi talimatlarla eğitip yetiştirmiş ve faziletçe kendisine denk bir kişi olan, Hz. Ali radıyallahu anhu ile evlendirmiştir. Hz. Ali radıyallahu anh, iman eden gençlerin ilkidir. Peygamberimizi küçük yaşta yanına alıp himaye eden amcası Ebu Talib’in oğullarından olan Hz. Ali, çocuk yaşından itibaren Peygamber efendimizin terbiyesi altında yetişmiştir. Fahri Kainat efendimiz, amcasının oğlunu her zaman kardeşi gibi görmüş, Hz. Harun’un, Hz. Musa aleyhisselamın yanındaki mevkiine sahip olduğunu müjdelemiştir. Ashabına, “Ben kimin dostu (mevlası) isem, Ali de onun dostudur.” (Tirmizi Menakıb, 21) buyurarak, kendisini sevenlerin Hz. Ali’yi de sevmelerini işaret etmiştir.

Peygamber efendimiz sevgili kızıyla damadının nikâhlarını bizzat kendisi kıymış ve ilk gecelerinde odalarına giderek kızı Hz. Fâtıma’yı bir yanına, damadı Hz. Ali’yi bir yanına almış, bir miktar su ile abdest aldıktan sonra suyun artığının bir kısmını Fâtıma’nın, bir kısmını da Ali’nin üzerine serperek onlar için şöyle duada bulundu: “Allah’ım, onların her ikisine bu evliliği mübarek kıl. Allah’ım, onlardan gelecek nesilleri de mübarek eyle. Allah’ım, onları şeytanın şerrinden koru!”

Peygamberimiz kızını evlendirdikten sonra da manevi durumlarına çok dikkat etmiş, onlarla hususi bir şekilde ilgilenmiştir. Böylece bu mübarek aileden meydana gelecek torunlarının manevi durumlarına yakın alaka göstermiştir.

Peygamber efendimizin Hz. Fatıma’ya ve ondan dünyaya gelen torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyallahu anhümaya karşı sevgisi meşhurdur. Doğdukları andan itibaren onlarla yakından ilgilenmiş, midelerine bir lokma haram girmesine müsaade etmemiştir. (Ebu Dâvûd, Salat, 340; Tirmizî, Ebvâbu's-Salât, 341)

Namaza gelirken bile sırtından indirmediği torunlarıyla devamlı ilgilenmişler ve "Allah'ım ben bu ikisini seviyorum, sen de sev." diye dua etmişlerdir. (Buhârî, Edeb, 18; Müslim, Fedailit's-Sahabe, 56-60)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin torunlarına karşı muhabbeti, sadece dedelik şefkatinden ibaret değildir. Efendimiz her iki torununun “Cennet ehli gençlerinin efendileri olduğunu” da bildirmiştir. (Tirmizî, Menâkıti, 31; Ahmed b. Hanbel, III, 3) Ümmete örnek olacak bu gençlerin manevi terbiyesiyle hususi olarak ilgilenmiştir.

Demek ki Peygamberimizin Hz. Fâtıma’ya olan şiddetli muhabbeti de sadece evlat sevgisinden kaynaklanan bir sevgi değil, İslam dinini gelecek nesillere aktaracak, hem nesep hem ilim yönünden tam bir mirasçı olarak sahip çıkacak mübarek neslin annesi olmasından ileri geliyordu.

Hz. Fatıma annemiz, çocuklarını nefis yiyeceklerle besleyip şişmanlatan bir anne değil, akıllarına Kuran ayetlerini yerleştiren ve gönüllerine Allah ve Habibullah aşkını nakşeden bir Kutlu Anne’dir. O, annelik sanatının zirvesidir. Büyük Hatice’den aldığı annelik örneğini bir derece daha ileri götürüp, ümmetin gözbebeği bir neslin yetiştirilmesine nezaret etmiştir.

Onlar Peygamberimizin bildirdiği seçkin cennet hanımlarındandır: “Erkeklerden pek çokları kemâle ermiştir. Kadınlardan ise İmrân’ın kızı Meryem, Firavun’un karısı Asiye, Huveylid’in kızı Hatice ve Muhammed’in kızı Fâtıma’dan başka kimse kemâle ermemiştir. Hz. Ayşe’nin kadınlara üstünlüğü, tiridin diğer yiyeceklere üstünlüğü gibidir.” (Buhari, Enbiya 45; Müslim, Fezâuilu's-Sahabe 70)

İşte Hz. Fatıma, Alemlere Rahmet olan son Peygamberin neslini eğitip terbiye eden, iman, haya, zühd ve takva abidesi bir anne olarak cennet hanımlarının hanımefendisi olma şerefine layık olmuştur.


Sayı : 44
Büyük Kapak