*El-Câru Kable’d-Dâr...

Sayı : 28 / Haziran 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

*Ev alma komşu al

Komşu kelimesi Kur’ân lisanında Câr’dır. Yani civarımızda olan, mücaviri olduğumuz. Civarında oturduğumuz, yaşadığımız.

Civarında olmak bazen bir kaderdir, bazen bir tercih... Her birimiz leb-i deryâ yani, denizin dudaklarına dokunan bir yalıda, boğazın güzelliklerinin civarında oturmak isteyebiliriz, fakat kaderimiz tercihlerimizi de belirler.

Fatih’i mi Harbiye’yi mi, Ataşehir’i mi Ümraniye’yi mi seçeceğimize; dînimiz, inancımız, kültürümüz tesir eder elbette. Alım gücümüz, şans, yardım vs. derken bir evi kiralar yahut alırız, komşularımız olur. Hemşehrilerimizi arayabilir gözümüz. Civarımızda cami olsun, ezan duyulsun isteriz. İnançlarımıza ters bir dükkânın maddî-mânevî belâlarına mücâvir olmak istemeyiz.

“Ev alma komşu al”ın Arapçası da, el-Cârukable’d-Dâr: Komşu evden önce gelir!

Bütün bunlar şehirde biraz da şanstır, daha doğrusu kaderdir.

Fakat günümüzde gelişen ve dönüşen şehir hayatı, civar olmayı şansa yahut kadere bırakmak istemez gibi davranıyor. Âdeta şehir sosyoekonomik pasta dilimlerine bölünüyor. Biz batı ülkeleri gibi, sınıflara ayrılmamışlığımızla iftihar ederdik. Çünkü şehir anlayışımız ekonomik anlayışa göre dilimlenmezdi. Belki her zaman var olan, daha zengin semtler, daha müreffeh caddeler vardı. Fakat siteler; markalarıyla, pasaport gişelerine benzeyen emniyet girişleriyle, “yabancı” aracın giremediği otoparklarıyla civar olma tercihlerini iyice daralttı.

İşe sâdıklarla beraber olmak esprisiyle de yaklaşan bazı müteahhitler de, dindar isimler altında siteler oluşturdular. Fakat girişin meselâ 300.000 TL yahut kiranın 1.500 TL olduğu, meselâ bir “Buhara Sitesi”ne, acaba hakikî mânâsı “fakir” demek olan bir derviş girebiliyor mu? Kim kimden ne in’ikâsı alacak?

Düğün davetinde bile “civar olma” tercihini, sadece sosyoekonomik olarak üst tabakadan belirleyenleri tenkit etmiş bir Peygamberimiz var.

Site güvenliği, ne güzel... Arabanız emniyette, bitişik nizam apartmanlarla dolu bir semtte evinize camdan girebilecek bir hırsız riski de yok. Dilenci, pazarlamacı, anketçi de giremez, rahatsız edemez. Fakat bakkaldan, manavdan, terziden, tatlıcıdan, turşucudan da arındırılmış bu sitelerde hayat daha ziyade bir oteldekine benzemiyor mu?

Fildişi değilse de, biraz gâvur işi değil mi bu kuleler?
Setle ayrılmış bugün, zengin-fakir,
Maddeten kâşâne, mânen tamtakır,
İşlemezsek ilmek ilmek, kim dokur,
Yekvücut yurdun kilim tezgâhını?..


Rivâyet:
Kelîmullah Musa -aleyhisselâm- sormuş:

–Yâ Rabbi! Sen’i nerede arayayım?
Cevap:
–Kalbi kırıkların civarında ara...

Civarında olmak bir tercihti. Cami civarında olmak, mezarlık civarında olmak, tarihle, insanla, fukarâ ile hemhâl olmak...

Civarında olursan görürsün, hatırlarsın, şefkat ve merhamet hissedersin, bu hisleri aktifleştirir, yardımda bulunursun, içinde bulunduğun nimeti anlar, tefekkür ve teşekkür edersin.

Civarında olmazsan görmezsin, unutursun. Sana göre açlar Afrika’da, çıplaklar Hindistan’da yaşarlar. Dilenciler istismarcı, işsizler tembeldir. Sen kazanıyorsan, zamanında çalıştığındandır.

İlk çocukluğum mezarlık karşısındaki bir evde geçti. Korktuğumuzu yahut korkutulduğumuzu hatırlamıyorum. Sahi ecdat kabirleri nedense komşularına hiç korku salmıyor. Fakat günümüzdekiler öyle değil. İstanbul’da bir site, öyle bitişik komşusu değil, manzaralarına mücavir olan bir tepeyi, belediye, şehir kabristanı hâline getirdi diye, konuyu mahkemeye taşımış ve yürütmeyi, yok gömmeyi durdurmuştu! Aynı sitede, açılmaya çalışılan bir mescidi engellemeye çalışan, biz bu daireyi alırken burada cami olacağı söylenmemişti diye ortalığı velveleye verenler de vardı.

Civarında olmamak... Ölüm ayağımızın altında dolaşmasın. Ölüm ötesine hazırlanmaya çağıran ezan mümkünse duyulmasın. Hele fakirler, hele cahil, göbek kaşıyıcı Anadolulular, hele onlar hiç olmasın!..

Müslümanlar da bu yapıya doğru kaymamalı. Bırakın tevâzuu, kanaati, kardeşliği, tebliğ mes’ûliyeti bile mâni buna... Okuyoruz, anlatıyoruz:

Oldukça zengin olduğunu bildiğimiz İmâm-ı Azam’ın içki müptelâsı bir komşusu vardır. Bu delikanlının gürültüsü, patırtısı hiç eksik değildir. Bir gün zâbıta içkili hâlde yakalar, hapse atar. Gürültüden rahatsız olmayan İmam, gürültünün kesilişinden rahatsız olur ve komşusunun arkasını sorar. Sonra ona el uzatarak, ıslahına vesile olur:

Bir selâm gönder, tenezzül olmasın...
Beslenen son bir umut, «kül» olmasın...
Ağlayan pervazda al gül solmasın,
Komşu bulsun, sende can dergâhını...

Olsa hattâ berduş, ayyaş, serseri,
Ölçümüz, müşfik İmâm’ın sözleri:
«Ettik ihmal, komşum affet bizleri...»
Borcu bilmiş komşunun ıslāhını...


Kur’ân-ı Kerim’de yer alan, “Müşriklerden yüz çevir, câhillerden yüz çevir!” meâlindeki âyetler konusunda dahî müfessirler; bu yüz çevirişin, onların ezâ ve cefâlarına aldırmamak olduğunu, yoksa tebliğden vazgeçmeye asla mazeret teşkil etmeyeceğini belirtirler.

Dikkat edilirse ecdadımız da, gâvurdan temizlenmiş şehirler inşa edip oturmak yerine, müslüman mahalleler kurmuşlar, şehir hayatının müşterek mahallerinde İslâm’ın güler yüzünü uzak komşularına sergilemeye devam etmişler.

İşte bugün, sitelerimiz olmalı fakat müslüman mahallesi gibi olmalı.

O sitelerin girişleri Tanrı misafirine de kul misafirine de kimlik sormamalı.

Güvenlik olacaksa da takipçi ve caydırıcı olmakla yetinmeli.

Sitelerde farklı gelir gruplarına hitap edebilen binalar olmalı. Ecnebî isimli, markaya, reklâma, havuza vs. harcanarak fiyatları şişirilen ve “Ev alma yatırım yap!” diye satılan sitelere benzememeli.

Bitişik nizam mahallelerde bile daha fazla bulunan renklilik, farklılık, çeşitlilik öldürülmemeli.

Siteler, bir araya gelmenin, kooperatif olmanın kuvvetini yaşatmalı, fakat bunu israfa, gövde gösterisine, bencilliğe dönüştürmemeli...

Sitelerin esnafı, lokali, mescidi, çay ocağı, çeşmesi, derneği vs’si olmalı...

Şehre, siteye, sokağa, parka yapılacak katkılar, hep aidatla değil, yoldan taş kaldırmayı bile îmâna bağlayan bir dînin müntesiplerinin kuracağı dernekler ve yapacakları yardımlarla da karşılanmalı.

Dünün çeşmelerini, imaretlerini, hamamlarını, kütüphanelerini yaptıranların niyet ufku ve vakıf rûhu bugüne taşınmalı. Hizmetçi kızların kırdıklarını ödeyen, fakir ailelerin kızlarının çeyizini hazırlayan komşuluğu ihyâ etmeli...

Bunları da dînimizin bir gereği görmeli. Ebû Zer gibi fakir bir sahâbîye bile;

“Çorbana suyu fazla koy, komşularını gözet, nezaketle dağıt!” buyuran Peygamberimiz’in yolundan ayrılmamalı.

Bunun için bazı işaretler var. “Bugüne kadar âcil mesken ihtiyacını gidermeye yöneldik, artık estetiği, sosyal ihtiyaçları da gözeteceğiz.” şeklindeki açıklamaları işitiyoruz. Fakat burada da rehber, ahilik kültürümüz, vakıf medeniyetimiz, bizim mahallemiz olmalı.

Ebedî komşulukta kimlerin ve nelerin civarında olacağımız, bu diyardaki civar tercihlerimizde...

Komşudan öğren karakter karneni...
Komşudan doldur, hayırlar tekneni...
Komşudan seyreyle mahşer sahneni...
Komşudan al, cennetin miftâhını...

Bir vakit görmezse sorsun «Nerdesin?»
«Safta bulmazsam gönül özler...» desin,
«İyi bilirdik şahidiz bizler...» desin;
Komşu eyler, Hak; Nebîler Şâhını...

Öyle çok bahsetti Cibril, ey gönül,
Komşular vâris olur zannetti Gül,
Sen de gül, güldükçe; ağlarken, üzül,
Gel, cemal vasfıyla, gör Allâh’ını...


Sayı : 28
Büyük Kapak