Şerafettin Kalay Hoca Efendi ile Söyleşi

Sayı : 50 / Nisan 2016, Konu Başlığı : Röportaj

Dr. Muhammed Şerafeddin Kalay, Trabzon’da doğdu. İmam Hatip Lisesini Antalya’da okuduktan sonra İstanbul’da Yüksek İslâm Entitüsünü (bu günkü adıyla İlâhiyat Fakültesini) bitirdi. İstanbul Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdikten sonra Umumî Türk Tarihi kürsüsünden sertifika aldı. 1978 yılında Almanya, Belçika ve Hollanda’daki cemiyetlerin kuruluş ve tebliğ faaliyetlerine katıldı. Almanya üzerinden hacca gitti ve Mekke-i Mükerreme’de bulunan Ümmü’l-Qurâ Üniversitesinin imtihanlarını kazanarak üniversiteye kabul edildi. Mastır ve doktorasını “İslâm Hukuku” alanında yaptı. “Tabiî Kaynaklar, Ticaret ve Şirketler Hukuku” üzerine çalıştı. Ailece 18 yıl kaldığı Mukaddes Diyâr’dan 1996 yılında döndü. Hanefî fıkhının kaynak eserlerinden olan “el-Mebsut”un tercüme faaliyetlerine katıldı. İlmî çalışmalarına ders, yazı ve araştırmalarla devam etti…

Halen İnsan Vakfında, eğitim danışmanlığı, Avrupa İslâm Üniversitesinde öğretim üyeliği yapmakta, kaleme aldığı kitaplarla, dergi ve gazetelere yazdığı makalelerle, radyo, televizyon konuşmalarıyla, seminer ve konferanslarla hizmetlerini sürdürmektedir. Türkçe olarak kaleme aldığı eserler: Peygamber Dostları Örnek Nesil, Ufuklar Ötesinden Mukaddes Diyar’a, Asr-I Saadette Ve Günümüzde Çocuklar, Hac Ve Umre Rehberi, Anne ve Babaya 50 Nasihat, İslâm Edebinden Demetler, Ticaret Ehline… Alemlere Rahmet (Siyer-i Nebi) Şehadete Giden Yol

Hocam teşekkür ederiz bize zaman ayırdığınız için. Sahabe-i kiram hakkında, Peygamber Dostları Örnek Nesil, İslâm’ı Nasıl anladılar, Nasıl Yaşadılar? adlı eseriniz var. Öncelikle sormak istiyoruz: Neden asr-ı saadeti bilmemiz, sahabe neslini tanımamız bizim için bu kadar önemli?

Şerafettin Kalay Hoca Efendi:
Asr-ı saadet bizim pınarımızın gözü. Orada tazelik var, orada berraklık var, orada letafet var. Pınarın gözündeki suyun tazeliği, berraklığı, duruluğu tabiidir. Orada bambaşka bir serinlik ve letafet vardır. Aşağılara doğru inildikçe, su giderek başka sularla ve topraklarla karıştıkça bulanma başlar. Su pınarından çıktığı zaman nasıl çıktığını, berraklığının, temizliğinin aslında nasıl olması gerektiğini görmek istediğimizde her seferinde suyun gözüne gideriz. Baharlardaki tazelik hissi gibi tazelik hissederiz. Bahar mevsimlerinde filizlerde, çiçeklerde, goncalarda nasıl tazelik hissi varsa o pınarlarda da öyle tazelik hissi vardır. O tazeliği yeniden yakalamak için, suyun kaynağına, suyun yerden ilk kaynadığı noktaya ulaşmak gerekir. Baharlar nasıl ki yeni bir yılın tazeliğini, canlılığını getiriyorsa İslam’ın tazelenmesi için de asr-ı saadete uzanmak, oradaki duruluğu, berraklığı yeniden hayatımıza taşımakta fayda vardır. Bu yüzden her devirde yeniden Allah Rasulü’nün devrine, Asr-ı Saadet’e uzanılmalı, ilk inanan ve her şeyiyle teslim olan sahabelerin o güzelliğini yeniden yaşamalı, onların gönlündeki o tazelik hissi gönlümüze yerleşmeli, sonra hayat bu çizgide devam etmelidir.

İyi dikkat ediniz: Biz günümüzde bir insanın hatasını düzeltmekte gerçekten zorlanıyoruz. Üstelik çoğu zaman bu insan yaptığının hata olduğunu biliyor, kabul ediyor. Biz o insanlara, “Bu yaptığınız doğru değil, Allah'ın rızasına uygun değil” dediğimiz zaman kabul ediyor, “Doğru, dediğiniz gibidir ama işyerimiz müsait değil veya konu komşu ne der,” gibi mazeretler ileri sürüyor. Neyin yanlış olduğunu kabul ediyor, ama doğruya yönelemiyor… Biz inanan, kabul eden insanların ufak hatalarını düzeltmekte bile bu kadar zorlanıyoruz.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ise binlerce insanın, üstelik inkâr eden insanların hatalarını, hem de küçük değil, tarifi zor olacak büyüklükteki hataları, batıl inançları, tutulan farklı yolları, yanlışları düzeltti. İnanın bu Himalaya Dağlarını yerinden kaldırıp başka bir yere yerleştirmekten daha zor bir hadisedir ve hiç de kolay değildir. Peygamber aleyhisselatu vesselam adeta bütünüyle batıla akan bir nehri tamamen tersine çevirmiştir. Bu bütün insanlığın hayranlık duyması gereken bir muvaffakiyettir.
Sonraki devirlerde bir ilim ehli der ki: “Peygamber efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem geriye hiçbir mûcize bırakmasaydı, sadece yetiştirmiş olduğu ashâb-ı kirâm mucize olarak yeter de artardı.” Osmanlı'nın yetiştirdiği en büyük âlimden birisi de Muhammed Zahid el-Kevseri’dir. Osmanlı hilafetinin son devirlerinde yetişmiş bir âlimdir. Ne yazık ki gençlerimiz tarafından pek tanınmayan bu ilim ehlinin de bu hakikati vurgulayan cümleleri vardır.

Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem binlerce sahabe yetiştirerek, kendisinden sonra hak yolda yürüyen, İsm-i Celali ufuklar ötesine taşımak için mücadele veren, sebatıyla, azmiyle ve gayretiyle örnek olan bir nesil bıraktı. Nice yüreğe ulvi duygular aşılayarak bu dünyadan gönlü huzur dolu olarak bu dünyadan göçtü.

Yaşanan zaman dilimleri yaşanış şekline göre uzar veya kısalır. Şöyle düşünün: Geceler herkes için aynı değildir; başını yastığa koyunca uykuya dalan insan sabaha kadar rahat uyuyorsa, gecenin uzunluğu onun için farklıdır, gece boyunca sancı çeken insan için farklıdır. Gün boyunca yatıp durmaktan dolayı uykusu gelmeyen, yatağın içinde kıvranıp duran insan için de gece geçmek bilmez. Geceyi “Aman sabah olmasın” diyerek geçiren insan için de zamanın akışı çok farklıdır. İşte Peygamber Efendimizin Mekke devri diğer yıllardan farklı bir on üç senedir. Her senesi birbirinden zorlu imtihanlarla geçmiş senelerdir.

O yıllara doğru uzanırsak belki Allah Rasûlü’nün neler yaşadığının rüzgârını hissederiz. Boykot yıllarında açlıktan inleyen çocukların sesini duyan Efendimizin o andaki duygularını bir düşününüz. Kendisine inanan insanların işkence altında kıvranışını gördüğü andaki duygularını anlaşmaya çalışınız. Yasir ailesini işkence altında görüp bir şey yapamayışını, sadece “ – Ey Yasirâilesi sabredin, bu yolun sonu cennettir,” deyişini hatırlayınız. Taif’i ve dönüşünü aklınıza getiriniz...

Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem bu on üç yılın sonunda Mekke’den Medine’ye hicret ederken bir insanla konuşur gibi Mekke’yle konuşuyor: “Ey Mekke ben senin mukaddes diyar olduğunu biliyorum. Eğer kavmim beni çıkarmış olmasaydı seni asla terk etmezdim,” diyordu. Sonra bineğinin başını Medine’ye doğru çeviriyor, ufuklarda uzaklaşıp gidiyordu…

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’den üç kişi ile çıktı: Bundan sekiz yıl sonra geri döndü. Çevresinde 10.000 mücahid vardı. Bedir’de şahlanan, Uhud’da imtihanın en büyüğünü başarıyla veren, Hendek gazvesinde sabır ve sebatın her çeşidini gösteren, seriyyelerle mücadelenin her türlüsünü sergileyen, sekiz yıl içinde inen ayetlerle hadislerle, Allah Resulü aleyhisselatu vesselamın yanında dolu dolu geçen yıllarla pişen, disiplinli, azimli, sabırlı on bin mücahit.
Mekke’nin büyük çoğunluğu onlara silah bile kaldıramadan teslim oldu. Mekke’ye girildi, Kâbe’deki putlar yerle bir oldu… Peygamber Efendimiz intikam almadı. “Yıllar yılı mü’minlere kan kusturanlar siz değil miydiniz? demedi. Hak ettikleri acı sözlerin hiçbirini söylemedi. Kendisini doğduğu şehirden çıkaranlara af ve merhamet dağıttı. “Sen hakikaten keremli bir kardeşsin, kardeş oğlusun” dedirtti.

Rasûlulllah’ın Medine’de son günleriydi… Hastaydı. Son gününün sabahında kendisini biraz iyi hissetmişti. Mescide bakan pencerenin perdesini biraz kaldırıp, saf saf olmuş namaz kılan ashabını seyretti, gülümsedi. O vazifesini hakkıyla yapmıştı. Dün birbirini kırıp geçiren bir millet iman nuruyla hakka kullukta omuz omuza vermiş kardeş olmuş, onun öğrettiği gibi namaz kılıyordu. Hz. Ebubekir’in radıyallahu anh arkasında saf bağlamışlar, Allah'a ibadet ediyorlardı. İçi huzur dolmuştu…

Şimdi anlatması kolay görünüyor ama aslında hiç kolay değil, öyle değil mi hocam. Biraz düşünecek olursak, nereden nereye geldiler?

Şerafettin Kalay Hoca Efendi:
Elbette. Medeniyet nedir bilmeyen, hak hukuk nedir, ahlak, incelik, nezaket nedir tanımayan insanlara bir hayat nizamı öğretmişti. Onları bütünüyle batıldan vazgeçirmişti. Tarihe örnek olacak nice güzelliğin numunelerini sergileyen, üstelik davasını ufuklar ötesine taşıyacak bir nesil yetiştirmişti. Bu muvaffakiyeti ve berraklığı her zaman ve her yerde yakalamak kolay değildir. O asırda, bu güzellikte vardır…

Günümüzde farklı zihniyetten gelen ve İslâmî düşünceye ulaşan insanlar var. Onlara iyi dikkat edin: Eğer ırkçı bir zihniyetten geldiyse onun düşüncelerinde hala içinden geldiği zihniyetin izleri vardır. Sol zihniyetten geldiyse yine öyle. Sahabe-i Kiram’a bakın Müslüman olduktan sonra geçmişe tamamen bir sünger çektiklerini, yaptıkları hatalar, inanıp peşine düştükleri yanlışlar için; “Onlar cahiliyyenin ahmaklıklarıydı” diyebilmişlerdir.

Zeydü’l-Hayr diye bir sahabe vardır; Tay kabilesinin bileği bükülmez yiğidi, süvarisidir. Peygamber Efendimizin yanında bir hafta gibi kısa bir süre kalmıştır. Ulaştığı şuur tarif edilemez seviyededir.
Kabilesine dönüp onlara İslam'ı tebliğ etmek, hidayetlerine vesile olmak için izin isteyerek yola çıktı. Yolda hastalandı. Hastalığına rağmen yolculuğa devam etti. Israrlara aldırmadı. Bir an evvel kabilesine ulaşmak ve onlara hak dini tebliğ etmek istiyordu. İnsanlarının kendisini kırmayacağını biliyordu.

Yolculuk sırasında cahiliyye devrinde hasımları olan Kays oğullarının topraklarından geçiyorlardı. Geçmişte iki kabile birbirine baskınlar yapmış, aralarında savaşlar olmuş, mallar yağmalanmıştı. Kays Kabilesi, Tay kabilesinden daha önce Müslüman olmuştu. Zeyd de bunu duymuştu. Zeyd, geçmişte olanları silmiş, düşman olduğu bu kabileye iman kardeşliği bağlı olduğu şuuruna varmıştı. Şimdi yanlarına varmak, câhiliyye kirlerini temizlemek istiyordu. Arkadaşlarına ve yardımcısına; “Beni kardeşlerimin yanına götürün,” dedi.

“Kays oğulları buralardan geçtiğimizi bilseler, hele de senin hasta ve takatsiz olduğunu duysalar inan ki bizi sağ bırakmazlar. Bu sebeple onlara duyurmadan bir an evvel bu topraklardan uzaklaşmalıyız,” dediler ve eklediler: “İçin rahat etsin. Biz gerekli tedbirleri aldık. Nöbetçi yerlerini öğrendik. Onlar hissetmeden biz topraklarını terk etmiş olacağız.”
Daha birkaç gün önce İslâm nuruyla şereflenen Zeydü'l-Hayr’dan şu sölzeri duydular: "-O aramızda yaşananlar, câhiliyenin ahmaklıklarıydı. Vallahi! Rabb'imin huzuruna çıkıncaya kadar bu el hiçbir müslümana karşı kalkmayacaktır! Şimdi beni kardeşlerimin yanına götürün.”

O gün, sahraların gördüğü en muhteşem günlerden biri yaşandı. Kays Kabilesi, kadınları ve çocuklarıyla yollara dökülerek Zeydü'l–Hayr'ı karşılamaya çıkmışlardı. İman kardeşleri sahraların bağrında buluştular. Sevinç ve kardeşlik duyguları dalga dalga idi. Kays Oğulları Zeyd’i ağırladı, tedavi edebilmek için gayret etti; ama hastalığın önü bir türlü alınamadı. Zeyd hastalığına rağmen yola devam etmek istedi.

Tay kabilesinin on iki boydan oluşuyordu. Her birinin reisi vardı, toplandıkları zaman hepsinin reisi Zeyd idi. Milletinin mesuliyetini taşıyordu. Halkına ulaşıp onların hidayetine vesile olmak istiyordu.
Şimdi, hastalıkla yarış başlamıştı. Hastalık ilerliyor, kabîlesine yetişmek için Zeyd ilerliyordu. Sonunda yarışı hastalık kazanmıştı. Yenilgi bilmez Zeyd hastalığa yenilmişti. Kendi topraklarına girip kabilesine yaklaştığı bir sırada, yolda hayata gözlerini yumdu. İmanını milletine ulaştırma arzusuyla hayata gözlerini yummuştu.

Kabilesine yetişemiyor, cenâzesi varıyordu. Ama arkadaşları onun duygularını, heyecanını, ümitlerini, emellerini, Tayylılara anlatıyordu. Hayatta iken arzuladığı, dünyayı terkettikten sonra gerçekleşiyordu. Tayy kabîlesi, İslâm’la izzet ve şeref buluyordu. Zeyd’i kırmıyor, ümitlerini boşa çıkarmıyordu.

Hocam sizin anne babalar için hazırladığınız çocuk terbiyesine dair kitaplarınız da var. Sahabe-i kiramın yolunda bir nesil yetiştirmek için onlara ne tavsiye edersiniz?

Şerafettin Kalay Hoca Efendi:
Anne ve babalara sesleniyoruz: Çocuklar için örnek çok önemlidir. Anne babalar da örnek olarak çok önemlidir, çocuklarına gösterecekleri örnekler de önemlidir.

Sad ibni Vakkas radıyallahu anh anlatıyor: “Biz çocuklarımıza Peygamber efendimizin gazvelerini Kur’an’dan bir sure öğretir gibi öğretirdik ki bu ruhla yetişsinler,” der. Çocuklar için sahabe örnekleriönemlidir.

Günümüzde garp zihniyeti ve araştırmaları üslubuyla yetişen psikologlar; “Çocuklara dini bilgiler vermenin, cennet ve cehennemden bahsetmenin doğru olmadığı söylüyorlar. Bunlar psikolojilerini bozar,” gibi kendilerince bilimsel veriler (!) sunuyorlar. Onların oynadıkları oyunlarla ilgili söz söylediklerini fazla duymuyoruz. Canavarlar, ejderhalar gözlerinin önünde en korkunç halleriyle çizgi filmlerde boy gösterirken her halde hiç psikolojileri bozulmuyor.

Ne hikmetse dini bilgiler psikolojilerini bozuyor! Mesela kırmızı başlıklı kızın büyükannesi ormanda yaşıyor, onu ziyarete giderken kurt önceden varıp nineyi yutuyor… Bu da masal diye anlatılıyor. Neden o kadıncağız ormanda yalnız yaşar. Bu düşünülmüyor. Kadıncağız cüzzamlı mıdır, yoksa vebalı mı? Niye ormana atılmış? Bu ve benzeri masalları anlıyorlar da, Peygamberimizin, sahabenin savaşlarını mı anlamıyorlar? Elbette anne babalar uygun bir lisanla yavrularına sahabeleri, Peygamberimizin hayatını anlatmalıdır. Çocuklar küçüktür ama küçük görülmemelidir. İlkokul üçüncü, dördüncü sınıftaki çocuklar birçok hakikati anlar ve değerlendirir.

Bakınız, çocukların şahsiyeti yedi yaşına kadar teşekkül eder. Bu dönemde daha çok evde geçer. Ve şahsiyetin oluşmasında en büyük tesir anne ve babanındır. Onlardan şahsiyetini oluşturan şeyleri de öğrenir. Anne ve babanın birbirine hitabından, konuşmalarından, telefondaki konuşmalardan, bir misafir gittiği zaman arkasından söylenenlerden, kullandıkları kelimelerden çok şey örenirler… İnanın tahmin edilenden çok daha fazla etkilenir ve öğrenirler.
Ana dilini çocuk nasıl anne ve babasından alıyorsa, kullandığı kelimeler nasıl onların kelimesi ise, anne babanın birbirine muameleleri, kendi anne babalarına karşı davranışları da çocukta derin izler bırakır. Bunun için anne babalar çocuklarının onları örnek aldıklarının şuurunda olmalı ve söz ve davranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Rabbimizin istedikleri de bu güzelliklerin yuvalarda yaşanmasıdır.

Anne babanın yuvalarını İslam nuruyla aydınlatması önemlidir. İçinde Allah’ın anılmadığı evler harabe evler gibidir. Evler ihya edilmelidir. Aileler, her hafta iki saati ayırıp bir araya gelseler, bir kitap okusalar, sonra da birlikte annenin yaptığı bir pastayı yeseler, sonra da beraberce namaz kılsalar, evlerini İslami bir atmosfere büründürmüş olurlar.

Çocuğun anne babayı namaz kılarken görmesi, onun için çok şey ifade eder. İbadeti sevmesi için yapılacak güzellikler onda derin izler bırakır. Çocuk fıtraten oyuna düşkündür. Hatta fıkıh ilminde; “Çocukta oyun ihtiyacı menfaat duygusuna galiptir,” denilir. Bu yüzden çocuğa oyun oynaması için yeterli fırsat verilmeli, namazlar oyunun karşısına konulmamalıdır.

Çocuğu hayatın içinde adım adım yetiştirmek doğru olandır. Ashab-ı kiramın yetiştirilmesi de öyledir, ığıl ığıl yağan bir yağmur gibi yavaş yavaş olmuş, inen emirler ve yasaklarla İslam’ı damla damla yaşamışlardır. Çocuklar için de öyle olmalıdır. Peygamber Efendimiz (sav) "Çocuklarınıza, yedi yaşına gelince namazı emredin. On yaşında olunca namaz (kılmazlarsa) onları dövün..." (EbûDâvud, Salât, 25,) buyuruyor.

Hocam, çocuklar küçükken anne babalarını dinliyorlar da, ergenlik çağına doğru ikazdan hoşlanmıyorlar. Anne babalara bu dönem hakkında ne söylemek istersiniz?

Şerafettin Kalay Hoca Efendi:
Çocukların ergenliğe yaklaştığı dönemlerine İslam hukukunda “murahaka çağı” denir. Bu çağ önemlidir. Çocuklar en çok, ilk iki yaşta ve murahaka çağında büyür, gelişirler. Biliyorsunuz bebekler ilk iki yaşlarında, üç buçuk kilodan on beş kiloya kadar çıkabilirler. Bu çağda da vücutlarında ve beyinlerinde çok hızlı bir gelişme olur. Bu çağdaki gelişmeler çok garip karşılanmaz. Ancak murahaka yaşındaki çok anlaşılmaz.

Murahaka yaşındaki çocuk hızla gelişen vücuduna hâkimiyet kurmakta acemidir, bu sebeple de çok hata ve sakarlık yapar. Bu dönemde çocuk bir yandan çocuk yerine konulmak istemez, kendisine büyük gibi davranılmasını ister, diğer yandan çocukluktan da hoşlanır. Mesela onu ilgilendiren bir karar vereceğiniz zaman kendisi söz sahibi olmak ister ama kendisinden bir sorumluluk istendiğinde veya eve çikolata geldiğinde çocuk olduğunu unutmamanızı arzu eder.

İşte bu geçiş dönemlerini anne babaların bilmesi lazımdır. Günümüzde çocuklar internet ve televizyon karşısında çok zaman geçiriyor, kasları bile gelişmiyor. Daha yirmi yaşında bel fıtıkları başladı. Eskiden çocuklar koşar oynardı, vücutları sağlıklı olarak gelişirdi…

Anne babalara tavsiyem, yaz aylarında çocukları köylerine, akrabalarına götürmeleridir. Çocuklar kuzuları sevsin, koşsun oynasın, bazı mesuliyetler alsın. Eskiden on iki yaşında bir kız çocuğu ineği sağar, sütü kaynatır mayalardı. Birkaç seneye kadar da evi çekip çevirir hale gelirdi. Şimdi çocukların çantasını annesi hazırlıyor, annesi taşıyor. Yirmi yaşına geliyor, her şeyi anne babadan bekliyor.

Zamanımızda gelin kayınvalide kavgaları daha evliliğin ilk safhasında başlıyor, ilk günden kılıçlar çekiliyor. Mesuliyet duygularının zayıf olduğu görülüyor.

Akrabaları tanımak çocuklara güven duygusu verir. Anne babanın çocukluğuna dair bir şeyler duymak çocuğun hoşuna gider.

Bir de çocuklarımızın kelime haznelerinin gelişmesi tahmin edilemeyecek kadar önemlidir. Bu sebeple çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır. Çocukluğunda bir yemeği yemiş insan, yıllar sonra onu yediği zaman diğer insanlardan daha farklı duygular içinde ve lezzetle yer. İnsan, bir duygunun adını biliyorsa, o duyguyu tadar ve anlar; yoksa tatmaz. Bugün duygusuz bir nesil yetişiyor. Duygular canlı, şuurlar canlı, azimler güçlü olmalı, bilgiler berraklık kazanmalıdır. Allah’a giden yol yolumuz, Allah Rasûlü’nün izleri izimiz, hidayet yolunda sebat azmimiz, bu yolda fedakârlıklar sergileyebilmek kararımız olmalıdır. Nice hayırlı hizmetler niyazıyla…


Sayı : 50
Büyük Kapak