Çevremizdeki Herkes Bir Hızır...

Sayı : 11 / Ocak 2013, Konu Başlığı : Delikanlıca

Her geceni kadir bil, her geçeni hızır bil...

İnsana hor gördüğü iki şeyin kıymetini bildirmek için söylenmiş çok hikmetli bir söz...

İlk kısmı, insana vaktinin kıymetini bildirir. İnsanların çoğunun aldandığı boş geçirilen zamanlara temas eder. Değerlendirmek için, sadece mübârek zamanları bekleyenlere de; “O dem bu demdir.” hatırlatması yapar.

Fedakârlıkla buldu Halîlullah vuslatı
Yaklaşmak aşkındayız biz de o gün bu gündür...
Senin de karşındadır halîl olma fırsatı;
Bekleme yarınları, işte o gün bugündür!..

Zira;

Budur her gerçeğin üstünde gerçek,
Değerlendirdiğin her gün mübârek...

İkinci kısmı da, insana çevresindeki insanların kıymetini bildirir. Hepimiz Hızır aleyhisselâmı görmeye, onun duâsını almaya, yardımını görmeye can atarız.

Hızır ki, bastığı yeri yeşertir. Hızır ki imdâd-ı Hak’tır...

Hızır, darda kalmışlara yetişen, kurtulmak imkânsız gibi görülen badirelerden insanı kurtaran, gayb erenlerinden bir zâttır... O rüyalardaki ak sakallı dededir. Kulağımıza hayatın sırrını fısıldayabilecek bir mübârektir.

Onu hele de karşımıza çıkmışken kim es geçmek ister?

Es geçtiğimiz takdirde, bir nasip fırsatı, bir nasipsizlik hasretine dönüşüverir.

Fakat, Hızır aleyhisselâm da, yaka kartıyla gezmez. Hızır ile ilgili kıssa ve menkıbelerde görürüz ki, o, biraz süklüm püklüm, biraz gözlerin hor görebileceği bir hâlde gelir. Bazen bir dilenci, bazen cahil, köylü görünümlü yaşlı bir amca, eskiler, püsküler içinde...

Sanki Hızır aleyhisselâm her geçeni Hızır bilelim diye, en beklenmedik tebdillerle aramızda.

Genellikle, “Her geçeni Hızır bilme” tavsiyesi; insanlara göstereceğimiz davranışları, onların kılık-kıyafetlerine, maddî durumlarına, makam-mevkilerine göre ayarlamamamızı, her insana insan olması hasebiyle değer vermemizi hatırlatır bize.

Bu söze bir pencere daha açalım mı?

Hızır aleyhisselâmı tanıyarak başlayalım.

Hazret-i Hızır, Kur’ân-ı Kerim’de Hazret-i Musa ile garip ve acayip ahval ile dolu bir yolculuk yapan, ledünnî ilme sahip bir kişidir.

Hazret-i Musa, zâhirî ilmin zirvesi olarak, bâtın ilimlerinde de derece kazanmak için tâbî olmak ister, Hızır’a... Hazret-i Hızır, sabredemezsin der. Sabır sözü alınca da, şart koşar:
“Soru sormayacaksın, itiraz etmeyeceksin!”
Bir gemiye binerler. Güzel insanlara ait bu gemiyi, Hızır aleyhisselâm deler!

Hazret-i Musa;
“İçindekileri boğmak mı niyetin? Ne diye deldin?!” diye çıkışır ve sabır imtihanında ilk firesini verir.

Açıklama yapmaz Hızır, fakat sabır göstermezse böyle devam edemeyeceklerini bildirir.

Yola devam ederler. Bu kez Hızır aleyhisselâm daha kabul edilemez bir iş yapar, rastladıkları bir çocuğu öldürür.

Hazret-i Musa yine isyanlardadır. Hazret-i Hızır, “Bu son, bir daha olursa ayrılırız!” der.

Kendilerini misafir etmeyen, kaba saba bir köye gelirler. Hızır bu sefer, bir iyilik yapar. Yıkılmak üzere olarak bir duvarı tamir eder. Hazret-i Musa, buna da anlam veremeyip, “Bir ücret isteyebilirdin?” deyince ikili yolculuk sona erer.
Hızır aleyhisselâm, üç sırlı davranışının hikmetlerini açıklar:

1. Gemiyi delmiştir, çünkü az ileride savaşa gidecek bir kral, bütün sağlam gemileri gasp etmekte, zorla alıkoymaktadır. Gemilerinin delindiğine üzülen sahipleri, aslında bu ârıza sayesinde gemilerini kurtarmışlardır. Kral; su almış, tamir gereken bir gemiye el koymayacaktır. Geminin muttaki sahipleri ise, tamirden sonra gemileriyle geçimlerini sağlamaya devam edeceklerdir.

2. Çocuk, ihlâslı bir anne-babaya nasip olmuş, fakat Hızır bakışında, geleceği karanlık görünen bir çocuktur. Ailesini küfür ve isyana sevk edebilecek bir yapıdadır. Onun küçük yaşta kaybedilmesi, aile için geçici bir üzüntü olacak, fakat gelecekte olması muhtemel büyük sıkıntılardan kurtulacaklar.

3. Cimri, insâniyetten habersiz bir beldede, Hızır’ın sağlamlaştırdığı bina, iki yetime aittir. Binanın altında da babalarının mirası vardır. Eğer bina, çocuklar henüz küçük iken yıkılsa, servet ortaya çıkacak ve zaten kaba saba olan belde halkı kolayca el koyacaktır.

Zamana ihtiyaç vardır. Hızır bir iyilik yapmıştır fakat, belde halkına değil, küçük çocuklaradır bu iyilik.

Şerli görünürken iyi, hayırlı zannedilirken aslında bir tedbir...

Herkesi Hızır bilmeye açacağımız ikinci pencere tam da burada. Çevremizdeki insanların bizimle ilgili davranışlarını Hızırvârî bir hikmet örgüsü içerisinde görmek. Kendimizi bu kıssadaki gemici, aile veya belde halkı gibi görmek...

Birisi gemimizi delse, şahsımıza veya kıymet verdiğimiz şeylere zarar verdiğinde, üzülmek veya kızmak yerine, karşılık vermek veya acziyet içinde depresyonlara girmek yerine durup bir düşünsek...

Babamızın sertliği, annemizin hastalığı, mahallemizin uzaklığı, maaşımızın azlığı, patronumuzun acımasızlığı, evlâdımızın yaramazlığı... Bunların hepsinden Hızır aleyhisselâm sorumlu değil, kabul... Fakat Hızır’ı da vazifelendiren Fâil-i Mutlak, yani her şeyin yaratıcısı Hazret-i Allah yarattı kaderimizi...

Rabbimiz bizim iyiliğimizi ister. Bize cenneti lâyık görendir O... Lâkin cennetine lâyık kimselerde aradığı şartlardan biri de rızâ... Gönül hoşnutluğu...

Gemimiz delindi diye, Karadeniz’de gemilerimiz batmamalı... Yani yeisle dolup, kederlenmemeli. Kim bilir, ne hayırlar gizli bu hoş görünmeyen şeyde demeli...

Sonra;
Kayıplarımıza kahrolmak yerine, sonsuz zenginlik ve cömertlik okyanusunun bizden geri aldığı damladaki sonsuz hikmeti düşünsek... Mahiyetini idrak edemesek de varlığından emin olsak...

Rahat ve refahı bir hak, zorluk ve sıkıntıyı ise haksız bir ceza olarak görme alışkanlığımızı sorgulasak.

Hazır bulduklarımıza, “dört ayak üzeri düşme”lerimize, kazançlarımıza, kolayca elde ettiklerimize; hep sevinilecek, kutlanacak, böbürlenecek, övünecek şeyler olarak bakmaktansa, biraz da tedirginlik yaşasak...
Mısır’ın İran’ın fethinde Hazret-i Ömer’in yaşadığı gibi bir tedirginlik... Tarlasının herkesten fazla mahsul verdiği kendisine söylendiğinde, bir Hak dostunun yaşadığı tedirginlik... “Hoş şeylerden nasibinizi, şu dünya hayatında götürdünüz, bitirdiniz!” âyet-i kerîmesinin, hassas bir gönle yaşatabileceği bir tedirginlik...

Eğer bunları başarabilsek, anne-baba, hanım-koca, evlât vesilesiyle gelen sıkıntıları; takdir-i ilâhî olduklarını idrâk ile rızâ ile karşılarız... Bir de kim bilir, hangi eksiğimi gidermek üzere, Dost yolladı bu öğretmeni deriz.

Ergenlik bunaltıları içinde, pederim neden bu kadar acımasız / bencil / hırslı / baskıcı / vurdumduymaz... vs. demek yerine, “Babamın böyle davranması acaba benim hangi eksiğimi tamamlamak gayesine matuf?” sorusunu sorsak, hüzün ve kederden kurtulacağımız gibi, huzuru ve avantajı da yakalarız.

Belki her hâdise, gemi delinmesi hâdisesi kadar net ve açık bir îzaha sahip değil. Fakat hiçbir şey de tesadüf değil...

Yazılmış bir senaryoda rol almaktayız. Fakat biz doğaçlama oynadığımız zannındayız. Hem irade, hem sevk... Aynı zamanda interaktif...

Öyle ki performansımıza göre, mutlu son da olabilir, kötü son da...

Yönetmen mutlu son istiyor, birçok sufleler de gönderiyor, fakat aynı zamanda, özgür kalmamızı, hür seçimler yapıp, neticeye katlanmamızı arzu ediyor...

Yazılı bir senaryoyu yaşıyorsak da, ancak geçmişe baktığımızda her şeyin muhteşem bir nizam / kurgu içinde geliştiğini fark edebiliyoruz. Bu sebeple soru sormak yasak...

Teslim olmak, senaryoyu eleştirmek, sorulara boğmak gibi aptallıklara düşmeyip, değişen dengeler karşısında muvazeneyi koruyup, doğru performansı sergilemek... Bizden istenen ve bizi mutlu sona götürecek olan tek yol...

Ne demişler:

“Kadere îman eden, kederden emin olur...”


Sayı : 11
Büyük Kapak