Şeytandan Sakınırken Dostlarının Tuzağına Düşmek

Sayı : 49 / Mart 2016, Konu Başlığı : Tefekkür

Şahsiyet ve dostluk arasında doğrudan bir ilişki vardır. Başkalarının menfi etkisinden korunan Peygamberler aleyhimüsselam dışında, başkalarıyla sürekli bir iletişim içinde olan insan, şahsiyet yönünden bir alışveriş içindedir. Bir yandan iletişimde bulunduğu kişileri etkilerken öte yandan onlardan etkilenir.

İnsanın şahsiyet yapısı, yalıtılmış değil, geçirgendir. Bir ortamda bulunduğunda o ortama bazı nitelikler kazandırırken aynı zamanda oradan bir şeyler alır.

Bir dostluk veya arkadaşlık söz konusu olmadan dahi fısk ve fücur ehliyle konuşmak, kişiyi yıpratabilir; onun kalbine vesvese düşürebilir, onun kalbini katılaştırıp huzur içinde zikrini yapmaktan alıkoyabilir. Bu, arkadaşlık ve dostluğa dönüştüğünde daha da ağırlaşır. Fısk ve fücur ehlinin kötü hallerinin kişiye bulaşmasına, onu etkisi altına alıp güzel hâlinden uzaklaştırmasına, onda zikir isteğinin azalmasına yol açar.

Şeytanın hilesi çetindir. Allah-u Zülcelâl buyuruyor:

“Bunun üzerine şeytan onları(n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de: ‘Birbirinize düşman olarak inin, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasip vardır.’ dedik.” (Bakara; 36)

Ayet-i Kerime’de sözü edilen Hz. Âdem babamız ve Hz. Hava annemizdir. Ne var ki şeytanın hilesi onlarla sınırlı değildir.

Şeytan aleyhillâne cennetten kovulduğunda, “...ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra (onların) önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.” (A’raf; 16-17) diyerek ahdetti.

Ona kıyamete kadar zaman tanındı. O hâlâ o ahd üzerinde yolumuzu kesip yüzümüzü haktan çevirmeye çalışıyor.

“Çünkü şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman tutun. O etrafına toplanan taraftarlarını ancak cehennemliklerden olsunlar diye davet eder.” (Fatır; 6)

“Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?” (Yasin; 60)

Bu amansız düşmanımız, dört bir yanımızdan sokularak, bizi Allah-u Zülcelâl’e kulluk etmekten alıkoymak için uğraşıyor.

Mü’min, genellikle şeytana karşı uyanıktır; onun şerrinden Allah-u Zülcelâl’e sığınır, kendisini onun hilelerinden korumaya çalışır. Ne yazık ki şeytan aleyhilaneye karşı bu duyarlılık, bu uyanıklık, kimi zaman şeytanın dostlarına karşı kendisini muhafaza etmez.

Yüzyıllar önce değil, yakın bir dönemde küçük bir kasabada yaşanmış bir vakadır: Yaşlıca bir adam, kahvehanenin önünde sandalyede oturmuş, etrafındakilere konuşuyor:

- İnsanlar, ha bire şeytandan söz ediyorlar, adeta onu arıyorlar. Boşuna uğraşıyorlar. Benim gibiler var olalı, şeytan emekliye ayrıldı. Yemin olsun, ben onun vazifesini ondan bile iyi yapıyorum. Bugüne kadar kimleri aldatıp günahlara müptela etmedim ki...

Kimleri Allah’ın yolundan çevirip saptırmadım ki... Kim bana dost olup da Müslümanlığını bırakmadı ki... (Keşke bu uydurulmuş bir hikâye olsaydı. Ama öyle değil. Bizzat yaşanmış ve hem yer, hem şahıs ismi bilindiği hâlde verilme ihtiyacı duyulmamıştır.)

Şeytanın dostları her zaman bu açıklıkta kendisini duyurmaz. Şeytan, hilesini kamufle etme hususunda da dostlarının kılavuzudur.

Şeytanın Musallat Olduğu Kişiler

Bize karşı merhameti bolca olan Allah-u Zülcelâl, her hususta yol gösterici yüce kitabında, bize sadece şeytanı duyurmuyor, şeytanın musallat olduğu kişilerin şerrini de haber veriyor:

“Kim, Rahmân’ın zikrini görmezlikten gelirse, biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun ayrılmaz bir arkadaşıdır. Muhakkak bunlar, onları (doğru) yoldan alıkoyarlar ve onlar da kendilerinin hidayette olduklarını sanırlar.” (Zuhruf; 36, 37)

“…Şeytan kime arkadaş olursa, o, ne kötü bir arkadaştır!” (Nisâ; 38)

“İnsanların bazısı Allah hakkında bilgisizce tartışır ve azgın her şeytana uyar. Onun hakkında şu yazılmıştır: ‘O, kendisini dost edinen herkesi mutlaka saptırır ve onu alevli ateş azabına götürür.’ ” (Hacc; 3, 4)

“Bilmez misin ki biz, şeytanları kâfirler üzerine salarız da onları alabildiğine (isyana) teşvik ederler.” (Meryem; 83)

“Size şeytanların kimin üzerine indiğini haber vereyim mi? Her yalancı günahkâr üzerine inerler. Onlar (şeytanın yalanlarına) kulak verirler ve onların çoğu yalan söylerler.” (Şuarâ; 221, 222, 223)

“…Biz şeytanları, iman etmeyenlerin dostları kıldık.” (A’râf; 27)

Şeytanın dostları, şeytanlığın adeta hamallarıdır; onlar şeytanî görevi sırtlarında taşır, etrafa yayarlar.

“Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için, kendi dostlarına telkinde bulunurlar.” (En’âm; 121)

Kişinin inanç, düşünce evreniyle eylem ve ilişki evreni, birbirinden büsbütün bağımsız düşünülemez. İlişki evreni, eylem evrenini etkiler; eylem evreniyle düşünce ve inanç evreni arasında ise bağ vardır.

Arkadaşlık seçimi çoğu zaman, bir eylem tarzı seçimidir. Kişi ilgi duyduğu eylemde bulunan kişilerle bir arada olmaya çalışır. Bununla birlikte inancın sevk ettiği eylemle nefsin ilgi duyduğu eylem çelişir. Kişinin kendisinin ait olduğu inanç evreni sayesinde ilgi duyduğu eylemle nefsinin ilgi duyduğu eylem de çelişir. Şeytanın dostları, nefsi başmakama yerleştiriyorlar, mü’minin inancı ile örtüşen özünü ise ikincil konuma atıyorlar.

Hatta o zakir özü adeta imha ediyorlar. Mü’minin nefsini, özü diye gösteriyorlar. Nefsanî isteklerini harekete geçirip büyüterek onu özüne yabancılaştırıyorlar; “Sen de aslında bize benziyorsun” diyerek onu nefsanî haliyle aralarına katılmaya teşvik ediyorlar.

Günahkâr kişilerle sürekli bir muhatap olma hâli, insanı her an özünü kaybedip nefsine uyma problemi ile yüz yüze getiriyor. Onlarla bulunma hâli zikir ehlini günaha her an yakın tutuyor.

Şeytanın dostlarından sakınmayan, şeytanın dostlarıyla dost olan, arkadaşlık tercihinde bulunurken şeytana uyanı tercih eden, kapısını şeytana açmıştır. Artık onun kalbine vesvese girer, amellerinde gecikir, dilinden kötü sözler dökülür. Ameli azalır. Beraber olduklarının amelsizlik hâlinin yanında günah işleme hâli de ona normal görünmeye başlar. Günahı kanıksar ve nihayetinde kendisini günahın içinde bulur.

Çoğu kez, çağrılara karşı duyarlılık; sözlü veya fiili açık çağrıya karşılıktır. Sözlü veya fiili çağrıya karşı insan uyanıktır. İnsanın aldandığı “çağrısız çağrı”dır; “sessiz çağrı”dır, sinsi çağrıdır. Küçük bir vesvese ile başlayan ve gittikçe etkisini büyüten sessiz bir çağrı... İnsanı peşine takıp götürür.

Şeytanî sessiz çağrıya kulak veren insan, öylesine uzaklaşır ki Allah dostlarından kendisini nihayet şeytanın dostlarının, yakınlarının içinde bulur. Onlar gibi oturup onlar gibi kalkmaya, onlar gibi konuşup onlar gibi davranmaya başlar da hâlâ kendisini Allah’ın dostu zanneder.

Nefse İtimat Olmaz

Günahı bir süreç içinde kanıksatma ve nihayet günaha alıştırma tuzağının başlangıç noktasını kişinin kendisine aşırı güveni oluşturur. Kendisine çok güvenen bir ordu nasıl kendisinden küçük bir orduya bile gafil yakalanırsa fikrine, ameline, günah karşısındaki sebatına aşırı güvenen kişi de kendisinden daha zayıf bir şeytan dostuna veya dost grubuna yenilir. “Her ortamda bulunurum, herkesi etkilerim ama hep kendim kalırım, kimse beni bir nokta değerinde olsun kendisine benzetemez” diyen, bu sözü dahi şeytan ve dostlarının kalbine aşıladığı kibir yüzünden söylediğini fark edemez. “Kirli bir suyun içine dalarım da ondan bana hiçbir şey bulaşmaz” diye böbürlenirken günahkârların evrenine ait eylemlerin, sözlerin, fikir ve inançların onu sardığını görür.

Onun için kurtuluş; oradan Allah-u Zülcelâl’ın sadık dostlarının ortamına koşmaktır; Hak dostlarının dergahına sığınmaktır, kalbini arındırmak için arınmış mekânlarda arınma umuduyla buluşanların arasında, azalarını günahlardan arındırma yoluna girmektir.

Zakir şahsiyetin inşası, meşakkatli bir süreçtir. Kişinin sadık şahısların kılavuzluğunda, sağlam bir akide üzerinde, uzun süre salih amelde bulunmasını, zikrini aksatmamasını ve bu yolda şeytanın hilelerinden kendisini uzak tutmasını gerektirir. Bu meşakkatli süreçte kişi, sadık insanlarla beraber olur, onların içinde bulunur, onlardan destek alırsa maksadı hasıl olur.

İnsanları bireyciliğe sevk ederek onların şahsiyetini değiştirmek isteyen çağın şeytan dostları, kişilere sürekli fert olmayı, kendisini zikir ehlinden uzak tutmayı öneriyor. Şeytan, zikir ehliyle kişi arasına mesafe koymaya çalışıyor. Nefis de şeytanla işbirliği yaparak sadakat ehlinin hâlinden hoşnutsuzluk duyuyor. İnsan, bir başına veya nefsine hitap eden arkadaşlık grupları içinde, bir tür günah denizinde günahlardan pâk bir hayat yaşayabileceğine dair bir evhama kapılıyor. Oysa zikir ehlinden uzaklaşmak Allah-u Zülcelâl’in hitabından uzaklaşmaktır.

Zira Allah-u Zülcelâl, “Ya eyyuhel mü’min (ey mü’min kişi)” gibi tekil bir çağrıyla asla mü’min ferde çağrıda bulunmuyor. “Yâ eyyûhellezîne âmenû (Ey iman edenler)” diye mü’minlere topluluk hâlinde hitap ediyor. Mü’mini diğer mü’min kardeşleriyle birlikte emir ve nehiylerine muhatap kılıyor. Mü’mini mü’mine veli kılıyor. Birbirine veli olmak, hem dost olmaktır hem de birbirini himaye etmektir.

Zakir kişi, zakir kardeşlerinin arasında günahlara karşı himaye bulur; günahlardan korunur, zakir kardeşlerinin desteğiyle salih amellerini artırır.

“Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir, hikmet sahibidir.” (Tevbe Sûresi; 9)

Ayet-i kerime, bize ortam tercihi konusunda açık bir ifadeyle yol gösteriyor: Bizim tercih edeceğimiz ortam, iyiliğin emredildiği, kötülüğün engellendiği, namazın dosdoğru kılındığı, zekâtın verildiği, eylemlerin Allah ve Resûlüne itaatle şekillendiği bir ortamdır.

İnanç evrenimiz, bize böyle bir ilişki evrenini, böyle bir dostluk evrenine bağlılığı zorunlu kılıyor. İnanç evreni tercihimiz, bizzat böyle bir evrenin tercihi anlamına geliyor.


Sayı : 49
Büyük Kapak