Ezan Okuyan Bir Gençlik

Sayı : 72 / Şubat 2018, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Medine’ye hicretle birlikte artık müslümanlar için bir medeniyet inşası başlamıştı.

•Mescid bina edilecek,

•Kardeşlik anlaşması ile muhâcirler ve ensar kaynaştırılacak,

•Gayr-i Müslimleri de içine alan hukukî düzenlemeler yapılacak (Medine Vesikası),

•Yahudilerin çarşısından ayrı bir müslüman pazarı kurularak, ticaret İslâmî kaidelerle yeniden hayat bulacaktı.

Mescid inşa edilmişti. Şimdi sırada namaza nasıl davet edileceği vardı:

Kıssayı bilirsiniz.

Bazısı;

“Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.

Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da tasvip etmedi:

“–Bu, yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.

Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz:

“–O da hıristiyanların işidir.” buyurdu.

İslâm’ın namaza davet üslûbunun başka bir kavim ve ümmete benzemesine Peygamberimiz’in gönlü râzı olmadı. Daha sonra Abdullah bin Zeyd -radıyallâhu anh- rüyada görerek ezanı teklif etti. Efendimiz ezanı Hazret-i Bilâl’e okuttu. (Ebû Dâvud, Salât, 27-28)

Bu kıssa ve ezan üzerine medeniyetimiz ve inşâ ettiği insan tipi üzerinden tefekkür edelim:

Ezan, güzel sesli, iyi yetişmiş bir müezzin tarafından okunur. Çanı herhangi bir insan çalabilir ama ezan okuyabilmek için insan yetiştirmelisiniz.

Dikkat ederseniz, bu ülkede din düşmanları en büyük düşmanlıklarını ezan üzerinden yürütmüşlerdir. Ezanın Türkçeye çevrilmesi, dini yasakların adeta simgesiydi. Tekrar Arapça aslına döndürülmesi de büyük bir sevinçle, ümitle karşılanmıştı.

28 Şubat’ta İslâmî olan ne varsa karşı çıkanlar, ezana da kafayı takmışlardı. Statükocu ihtiyar bir tarihçi, başarısız olup dürülmüş Türkçe ezan defterini yeniden açmaya çalışıyor, ekran ekran geziyordu.

O sıralar fırsatı ele geçiren solcu, ilerici (!) gazeteciler, ezanın kısılması yahut merkezî sistemle okutulması üzerinde ısrar ediyordu. Bu baskılar neticesinde birçok şehirde, merkezî sistem ezana geçildi. Merkezde müftülüğe bir makine kuruluyor, camilerin ses sistemine bağlanan radyo alıcılarıyla bütün camilerde tek bir ezan işitiliyordu. Birçok ilde kalitesiz cihazların açılıp kapanması esnasında çan veya zil sesi gibi bir ses çıkıyordu.

O sıralar İstanbul’da bu sisteme geçilmesine, telefon idaresindeki mü’min bir zâtın; “Teknik bir mâni var!” bahanesiyle engel olduğunu işitmiştim. Bu bilgi doğru mu bilmiyorum, fakat hakikaten İstanbul’da o yıllarda merkezî sisteme hemen hemen hiç geçilmedi.

Aradan yıllar geçti. Şimdi bu zorlama yok. Fakat maalesef sistemin kolaylığına alışıldı. Kimileri; “Ne güzel işte, güzel ezan dinliyoruz!” dediler. Öyle ya, koca bir beldede tek bir ezan okunacak ise, o da elbette en güzel eğitimi almış kişilere okutuluyordu. Dağda bayırda köyde bucakta kaliteli bir ezan sesi dinleyebilmek kolay iş değil...

Ezan ilk doğduğunda bayrak, çan ve boru gibi şeyleri kabul etmeyen iradenin altında elbette mü’min şahsiyetinin başkalığını, mührünü vurgulamak vardı.

Evet. Fakat bir şey daha vardı:

İnsan yetiştirmeyi mecbur kılan bir sistem gelmişti. Boru üretmeyi, çan üretmeyi, hoparlör veya radyo cihazı üretmeyi değil, insan üretmeyi!..

Güzel sesli, talim-tecvid bilir, makamlardan anlar ve en az minare sayısınca insan yetiştirmek!..

Bir çan üreticisi belki bütün ülkeye çan üretir. Fakat insan öyle dökümle, kalıpla, presle üretilemez!.. Hani meşhur bir deyimimiz var: Boyacı küpü değil ki batırıp çıkarasın?!...

Bir frekans alıcılı hoparlör sistemi üreticisi de, bütün ülkeye ezan “duyurabiliyor.” Fakat bu sistem bir tek müezzin üretemez. Aksine böyle bir sistem, İslâm’ın geniş ve büyük olmasını murad ettiği bir ihtiyacı, daraltıyor, azaltıyor, birkaç kişi anlasa yetecek bir seviyeye düşürüyor. Zaten din düşmanlarının ezanla bu kadar uğraşmalarının da bir sebebi bu…

Eskiden bir İmam-hatip hutbesini de kendisi hazırlardı. Sırf bunun için de olsa tefsirlere, hadis külliyatlarına müracaat ederdi. Kalemi gelişirdi, kelâmı inkişâf ederdi. Şimdi müftülük sitesine girip çıktı alıyor, katlayıp cebine koyuyor ve üzülerek söyleyelim ki, birçoğu ilk kez minberde o katlı kâğıdı açıyor.

Aynı şekilde, idarenin bir baskısı olmadığı hâlde, İstanbul’da dahî merkezî sistem ezanı yaygın şekilde kullanılıyor. Çünkü müezzinlerimizin de idarecilerimizin de kolayına geliyor. Yazın sabahın dördünde beşinde, müezzin veya (müezzin yoksa) imam hatiplerin kalkıp vaktinde ezanı okuması ciddî bir idarî meseledir. Hoca gelememişse, halktan biri mikrofonu kapar ve ortaya şikâyet mevzuu olabilecek bir durum çıkar.

Demek ki, çan veya boru yerine ezan sistemi, vazifesine şuurla sahip çıkan insan yetiştirmeyi de gerektiriyor. Bunun için dertlenen, organizeci, eğitime ehemmiyet veren idareciler gerektiriyor.

Maksadım fetvâ verip vermemek değil, fakat çanı veya boruyu kabul etmeyen nebevî irade, çoğu zaman minarede ve camide bile değil, bir makine başında ezan okunup hoparlörler vasıtasıyla seslendirilmesine ve radyo frekansı ile yayılmasına razı olur muydu?

Bulunduğum semtte ardı ardına mekanik bir şekilde dizilen merkezî ezan sesi, okuyucular ne kadar profesyonel olursa olsun, bir mahalle camisindeki genç bir talebenin belki de acemice okuduğu bir ezandan daha tatlı gelmiyor bana.

Çünkü o genç ses, İslâm’ın istikbalinin sesidir. Yetişen bir delikanlının sesidir. O mahallede geleceğin müezzinlerinin, imamlarının, hocalarının, âlimlerinin yetiştiğinin müjdesidir.

Ezan, Müslüman bir beldenin şiarıdır. Her bir beldede bir müezzin tarafından yeniden okunmasının manevi tesirleri vardır. Müezzinler okudukları her bir ezan ile, Allah’ın yüceliğini, Hz. Peygamber’in şanını tekrar tekrar ilan edip, ins ve cinni şeytanların rahatını kaçırır.

Gerçek insan sesiyle okunan ezan yerine makineden gelen o zincirleme mekanik ses ise, Allah muhafaza, insana bir tehlike sinyali, bir ikaz sireni gibi geliyor.

Bütün mahzurları yanında, merkezî ezan sistemi, vazifelilerin sıhhat ve benzeri mazeretlerinde devreye girecek bir yedek olarak elbette bulundurulabilir. Merkezî vaaz sistemi de, bilhassa vaiz vazifelendirilemeyen köy ve bucaklara sohbetlerin ulaştırılması bakımından elbette faydadan hâlî değildir.

Merkezî hutbe de ülke çapında gündem oluşturucu bir kuvvet olarak güzel fakat, sürekli ülke ortalamasının gündemi ele alınınca taşranın hususî meseleleri hiçbir zaman gündeme gelemeyecek demektir. Hâlbuki her bir imam, muhitinde gördüğü meseleleri hutbede öne çıkarabilmelidir. “Bunun için vaaz var,” denilse de vaazın ulaşabildiği kesim çok daha dar. Derdimiz, ibâdet hayatının mekanikleşmemesi, insan eğitiminin ihmal edilmemesidir.

İnsan Yetiştirmek Gerekiyor

Dînimizin kurduğu medeniyette, insan yetiştirmeyi mecbur tutan bunun gibi birçok maddenin izi sürülebilir.

Kıble tayini ve namaz vakitleri, her yerde muvakkit ve coğrafyacı gerektirecektir. Günümüzdeki kadar kolay değildi geçmişte. Bugün bile namaz vakitleri gösteren takvim ve telefonlarda namaz vakti ve kıble programlarına ve tabiî onları hazırlayanlara ihtiyacımız devam ediyor.

Dînimizin ve medeniyetimizin temizlik ölçüleri; sürekli, daha fazla temiz su gerektirecek, medeniyetimizi bir su medeniyeti hâline getirecektir. Çeşmeler, şadırvanlar, hamamlar medeniyeti doğacaktır...

Zekât ve ferâiz (mîras) matematik gerektirecektir. Zekât âmili dediğimiz kadro, en başta gelen ihtiyaç idi. Zekât ile alâkalı vesikalar, İslâm’daki ilk resmî yazılı evraklardır.

Namaz ibâdeti de, kilisede koro dinlemek gibi basitçe gerçekleştirilemiyor. Bizzat eğitim istiyor. Okunacak duâlar ve sûreler var. İşin kapısından girince, tecvid gerekiyor, talim gerekiyor. Zaten güzel ezan okuma eğitiminin yolu da oradan açılıyor.

Çünkü dînimiz zâhir ve bâtın, insan yetiştirmeye odaklanıyor. Peygamber âyetleri okuyup gitmiyor, tezkiye ediyor, kitap ve hikmeti öğretiyor. Bire bir eğitim. İnsan eğitimi, gençliğin, evlâtların, nesillerin eğitimi... Her camide bir suffe oluşuyor...

Eğer boş vermezsek, bütün bu vasıfları kazanalım, bütün bu talepleri yerine getirelim dersek, İslâm’ın bizden istediği hususlar; nefsânî, şeytânî meşgalelere boşluk bırakmayacak kadar doldurur hayatımızı...

O zaman camiler dolu olduğu gibi, cemaatimiz de vasıf vasıf dopdolu olur. O zaman müezzin hasta da olsa güzel bir ezan yayılır o minareden. Hadîs-i şerifte geçtiği gibi bir yarış olur hattâ:

“İnsanlar ezan okumanın ve namazda birinci safta bulunmanın ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, sonra bunları yapabilmek için kur’a çekmek zorunda kalsalardı kur’a çekerlerdi.” (Buhârî, Ezân 9, 32)


Sayı : 72
Büyük Kapak