Fasıklıkla Münâfıklık Arasında...

Sayı : 24 / Şubat 2014, Konu Başlığı : İrfan Mektebi

Günah konusunda üç sınıftır insanlık:

Sâdık, fâsık ve münâfık...

Biz hangisinin içindeyiz sorusunu cevaplamak zor değil mi? Sâdık olmak iddialı, fâsık veya münâfık olmak çok kötü...

Çünkü sıfır günahı iddia görüyor fakat, çok günahkâr olmayı veya günahsız görünme ahlâksızlığını kendimize konduramıyoruz.

Sıfır günah mümkün mü?

“Hatasız kul olmaz.”

“İnsanoğlunun her biri hata işler. Ancak hata işleyenlerin en hayırlısı tevbekâr olanlarıdır.” (Tirmîzî, Kıyâme, 50; İbn-i Mâce, Zühd, 30) hükümlerine göre zor, çünkü insan günaha, hataya düşebiliyor. Diğer yandan hata oranını sıfıra yaklaştırmış temiz fıtratlı, iradeli, güzel insanlar var. Hak dostları gibi, âlim-fâzılşahsiyetler... Onların içleri dışları bir... Pırıl pırıl.

Hepimiz böyle sâdık, sâlih, iyi insanlar olmak istiyoruz. Vicdanımız öyle rahat ediyor, gönlümüz öylesini istiyor. Fakat nefsimize de uyuyoruz. Sürçüyoruz, tökezliyoruz. Topal taraflarımız da olabiliyor. Hayatımızda hiç düzelmemiş yanlarımız.

Bu hâlimizle sâdık değiliz. İçimizde bir kaynama var. Fakat kaynama bizim bütün iyi taraflarımızı buharlaştırsın da istemiyoruz. Tam sadık olamadıysak, tam fâsık olmak da gönlümüze göre değil.

Bu kalabalık grubun anlayışına göre günahın tarifini Efendimiz şöyle yapmış:

“Günah kalbini tırmalayıp duran ve insanların bilmesini istemediğin şeydir” (Müslim, Birr 14-15)

İşte yaptığı kötülüğü, insanların bilip bilmemesini umursamayan kişi artık fâsıktır.

Fâsık, Allâh’a isyan eden demek. Alenî günah işliyor, tevbe etme gibi bir arzusu, hatasını gizlemek gibi bir düşüncesi bile yok. Fakat dikkat edersek, fâsık kendisini şöyle savunuyor:

“Sizin gibi münafık mı olayım?!.”

Ona göre, Allâh’a verdikleri söze sâdık olduklarını iddia eden insanların alayı aslında münafık! Kendisi gibi fasık olanlardan tek farkları, gizlenmeleri. Sosyal sebeplerle kirli taraflarını ortaya koyamamaları.

Fasıklar bir yerde haklılar: Eğer vicdana hitap eden ahlâk ve din kuralları sadece toplum düzenlemeleriyle yaşatılmaya çalışılırsa ortaya böyle bir münafık sürüsü çıkabilir. Hz. İsa geldiğinde Yahudilerin en azından bir kısmı böyle imiş. Onlara Ferisî deniyor. Hem softalık görüntüsü veren, hem de her türlü yanlışı yapan tipler.

Fakat fasıkların yanıldığı bir nokta var: Herkes böyle değil. İnsan iç çekişmeler yaşayan bir varlık. Vicdanı ve nefsi, inançları ve arzuları, aklı ve duyguları arasında med-cezirler, gel-gitler, zikzaklar yaşayabilmekte.

Nefsin en alt mertebesi Emmâre... Yani kötülüğü alenî emreden, âdeta fasık nefsi.

Sonraki mertebe: Levvâme: Kötülüğünü, yanlışlarını ayıplamaya başlayan nefis mertebesi.

Levvâme hâli yaşayan insanların hepsine, münâfık demek doğru olmaz. Evet tutarsızlardır, git-geller içerisinde savrulmaktadırlar. Fakat emmâreye düşmeyecek kadar bir iradeleri vardır. “Bu irade değil de, sosyal baskının neticesidir.” diye düşünmek doğru değil.

Bugün fasık bir hayatı tercih etmekten kişiyi hayâ duygusu alıkoyuyorsa şu hadîs-i şerîfi unutmamalı:

“Hayâ duygusu sadece hayır getirir.”

Fakat hayâ sebebiyle, günahını gizleyen de bilmeli ki, gerçek hayâ, her şeyi gören ve bilenden hicap duymaktır.

Diğer taraftan münafık da iki türlü:

İtikadîmünâfık... Allâh’a, İslâmiyet’e inanmadığı hâlde, inanmış gibi gözükenler. Tipik bir misal olarak, meselâ Sabetayistler...

Amelî münafık... Dînimiz tarafından bir müslümana değil, bir münâfığa yakışır davranışları işleyip duran, iradesi çok zayıf kişiler. Yalan söylemekten, hıyânetten, sözünden hilâf etmekten kaçınmayan kişiler. Bunların hâllerini iyi, mazbut göstermesi, hakikaten fâsıkların ayıplamasına müstehak...

İşin vicdânî, ferdî boyutları böyle. Bir de ictimâî tarafı var.

İslâm, elbette sâdıklar arzu ediyor. Fakat emmâreye, levvâmeye kapılıp giden kitleler var. İnsanların çoğu için, ortalamaya kapılıp gitmek cazip geliyor. Efendimiz, böylelerinden olmamayı emretmiş:

“İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şayet zulmederlerse biz de zulmederiz, diyerek her hususta başkalarını taklit eden şahsiyetsiz, iradesiz, kararsız kişiler olmayın! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, kötülük yaparlarsa zulmetmemeye (kötülüklerinden uzak durmaya) alıştırın!” (Tirmizî, Birr, 63/2007; Taberânî, Kebîr, IX, 166, 167; Buhârî, et-Târihü’l-Kebîr, IV, 367)

“Olmasın hiçbiriniz kör ve kararsız güdülen,
Demesin: «Sadece etrâfıma tâbîyim ben:
İyilik varsa civârımda, o yoldan giderim.
Kötülük varsa eğer, ben de fenâlık ederim!»

Böyle olmaz! Hepiniz nefse sebât ettirecek...
Nefsi ıslâh ederek, şahsiyet inşâ ederek;
Tam dirâyetle alın hisse, hayır nehrinden,
Tam irâdeyle de halkın, sakının şerrinden...”

Dînin doğru ölçüsü, ferdî doğru kıvamı yakalamak:
Ne kāhir ekseriyet mûteber ne ortalama,
Hudâ’nın arzusudur tek geçerli uygulama,
Çan eğrisiyle geçilmez, bu imtihân elbet...
Minâre doğrusu ister, o muhteşem cennet...


Fakat kitleleri etkileyen mahalle, toplum etkisini başı boş bırakmak, fısk u fücûrun önünü açar. Tıpkı bugün olduğu gibi. Neredeyse, kötünün kötü olduğunu söylemek bir kötülük olarak arz edilir oldu. Bu da nefs-i emmârenin, yani fasıkların arayıp da bulamadığı fırsat oldu. Artık köşe bucak saklanmak yok.

En hayâsız hâli görsek hak ve hürriyyet sayıp,
Emrbi’l-mârûfu attık, nehyani’l-münker kayıp!
Öyle azgınlaştı şeytan öyle pişkinleşti ki;
Şerri yapmak suç değil, artık eleştirmek ayıp!


Bütün bu prensipler ışığında, dinimiz meydanı iyilik hâli doldursun istiyor. Fert fert, sıdk ve sadâkati yakalamak hedefine ulaşan insanları çoğaltmalı. Fakat meydanı da ne fısk u fücûra, ne de münâfıklara bırakmalı. İnsanların ayıplarını kusurlarını araştırmamalı, ifşâ etmemeli... Setretmeli.

Setretmemeli, seyretmemeli de. Vazgeçirmek için bir şeyler yapmalı. İyiliği emretmeli, kötülükten sakındırmalı. Eliyle diliyle kötülüklere müdahale etmeli. Fakat fâş etmeden.

Efendimiz’den şu düsturlar, bütün sözü toplayacaktır:

“Bir kul, bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter.” (Müslim, Birr 72)

“İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir. Bir adamın, gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü halde, sabahleyin kalkıp:

Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım”, demesi, açık günahlardandır. Oysa o kişi, Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o, Allah’ın örttüğünü açarak sabahlıyor.” (Buhârî, Edeb 60)

"Müslümanların ayıplarının, gizli durumlarının peşine düşer, araştırmaya kalkışırsan, onların ahlâkını bozarsın veya onları buna zorlamış olursun." (Ebû Dâvûd, Edeb 37)

İbn-i Mes'ûd-radıyallahuanh-’a, bir gün bir adam getirilir:

“Bu, sakalından şarap damlayan falanca kişidir.”denilerek.

Büyük sahabî şöyle cevaplar:

"Biz ayıp ve kusur araştırmaktan men edildik. Kendiliğinden bir kusur veya ayıp ortaya çıkarsa biz onun gereğini yaparız." (Ebû Dâvûd, Edeb 37)


Sayı : 24
Büyük Kapak