Faydasız “Keşke”lerle Oyalanmayalım

Sayı : 26 / Nisan 2014, Konu Başlığı : Kapak

Bir gün Hasan Basrî rahmetullahi aleyhin yanında cehennemde bin yıl azap çektikten sonra, çıkacak “Hinâd” adında biri kişiden bahsederler. Hasan Basrî hıçkırıklarla ağlayarak:

“Keşke o Hinâd’ın yerinde ben olsaydım.”der.

Yanındakiler şaşkınlıktan bakakalırlar. Böyle büyük bir âlim, takva ehli bir zat, nasıl olur da cehennemde bin yıl azap çekecek bir adamın haline imrenebilir?

Hasan Basri “keşke”sinin sebebini açıklar:

“Hinâd sonunda Cehennemden çıkacak. Benim ise çıkacağım belli değil!”

Bir insanın ‘keşke’ dediği durumlar, onun manevi haliyle ilgili önemli ipuçları verebilir. Hz. Ebubekir radıyallahu anhu, omuzlarındaki sorumluluğun şuurunda olduğu için, daldan dala uçup duran bir kuşa imrenip, “Keşke şöyle bir kuş olsaydım da insan olmasaydım,” demişti. Diğer sahabelerin de buna benzer manada ‘keşke’leri vardır.

Dikkat edersek onların ‘keşke’leri daima iş işten geçtikten sonra keşke dememek için “şuurlu olmak” manasında ve üzerindeki mesuliyetten duyulan endişeyi aksettiren keşkelerdir. Fakat onlar hiçbir zaman, “Keşke…” deyip bırakmamış, o keşkeden aldıkları dersle ellerinden geleni yapmak için kendilerini zorlamışlardır.

Peki ya bizim ‘keşke’lerimiz…

Keşke, bir pişmanlık sözü, bazen de itiraf, hatta bazen acizlik ifadesi…

Bazen yaptıklarımız bize “keşke” dedirtir, bazen yapmadıklarımız… Bazen yapmak isteyip de yapamadıklarımız, çoğu zaman da yapamayacağımızı zannettiklerimiz… Kendimizi aciz, güçsüz, çaresiz gördüğümüz zaman da bir temenni sözü olur, keşke…
Biz insanlar sadece kendi elimizde olandan sorumlu olduğumuzu bildiğimiz halde, bazen inadına elimizde olmayan imkânların hasretini çeker, “Keşke zengin olsaydım da, bol bol hayır yapsaydım” “Keşke erkek olsaydım, bütün dünyayı dolaşıp İslam’a hizmet etseydim” gibi cümleler kurarız.

“Faydasız keşke”lerdir bunlar, biliriz. Ama bunlarla oyalanır, elimizde olanları, sahip olduğumuz imkânlarla yapabileceklerimizi yapma fırsatını da elden kaçırırız.

“Keşke”lerimizin çoğu haksız yere kendimizi aciz görmemizden kaynaklanır. Mesela “Keşke küçük yaştan itibaren ilim öğrenmiş, amellere alıştırılmış olsaydım. Bu yaştan sonra artık öğrenemem, yapamam” diyenler hiç düşünmezler mi, Hz. Ebubekir radıyallahu anhu iman ettiğinde kırk yaşındaydı. Peygamberimizin dizinin dibinde bir talebe gibi oturur, ayetleri dinler, öğrenir, öğrendikçe amel ederdi. Bu yaştan sonra öyle bir seviyeye ulaştı ki “Peygamberlerden sonra imanca en kamil mümin” derecesine ulaştı. Cennet hanımlarının en üstünü olmakla müjdelenen Hz. Hatice’nin durumu da daha farklı değildi. Yaşları ona mani olmamışken bize neden olsun?

Eğer Asr-ı Saadette Yaşıyor Olsaydık…

Bazen de keşkelerimiz olmayacak şeylerin temennisinden ibarettir. Mesela “Bu zamanda Müslümanlık ancak bu kadar yaşanıyor. Eğer Peygamberimizin zamanında yaşıyor olsaydık biz de ashab-ı kiram gibi olabilirdik ama şimdi bu mümkün değildir…” gibi...

Hâlbuki asr-ı saadette yaşayan insanların hepsi Peygamberimize iman ve itaat edip ashab-ı güzini arasına girmemiştir. Bir kısmı münkir olmuştur, bir kısmı münafık, bir kısmı mürted. Onlar arasında da iş işten geçtikten sonra “keşke” diyecek olan pek çok kimseler vardı.

“Yüzleri ateşte gâh bu yana, gâh öbür yana çevrileceği gün: ‘Ah ne olurdu! Keşke Allah a itaat etseydik, keşke Peygambere itaat etseydik!’ derler.” (Ahzab, 66)

Eğer şu andaki gayretsizliğimizle o zamanda bulunuyor olsaydık, ashab-ı kiramdan istenen fedakârlıklar bizden istenseydi, belki de isyan edip büsbütün dinden çıkardık, Allah korusun.

Şu andaki dünya sevgimiz, iman zayıflığımız bizde olduktan sonra, o çağda yaşıyor olsaydık da, Allah Resulünü desteksiz bırakır, savaştan kaçar, infaka davet edilince sıvışır, sonunda: “Keşke biz gerçeği işiten ve aklını çalıştıran kimseler olsaydık, elbette bu alevli ateşe girenlerden olmazdık!” (Mülk, 10) diyecek olanların durumuna düşerdik.

Belki de Allah-u Zülcelâl, daha dünyaya göndermeden kullarının kalitesini bildiği için, o çağda Resulünü sahabe-i kiramın seçkinleri gibi imanı kuvvetli kimselerle destekledi de, bizi böyle bir imtihanla sınamadı.

Eğer böyle bir imtihandan geçirilseydik, nereden biliyoruz ki, kavmi tarafından itilip kakılmayı, boykotlarla aç bırakılmayı, vatanından hicret etmeyi göze alıp da sahabeden olabilecektik?

Eğer “O zamanda olsak, bunları yapabilirdik” diyorsak bugün niye yapmıyoruz?

Işığı Hangi Mumdan Alırsan Al…

Mevlana buyuruyor ki,

“Hz. Mustafa: ‘Ne mutlu benim yüzümü görene, ne mutlu yüzümü göreni görene.’ dedi.

Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçekten de asıl mumu görmüştür. Böylece o mumun ışığı, yüz muma nakledilse, o mumdan yüzlerce mum yakılsa, sonuncusunu gören bile asıl ilk mumu görmüş sayılır.

Işığı istersen son mumdan al; istersen can mumundan, hiç bir fark yoktur.

İstersen son mumun ışığını gör, istersen geçmişlerin mumunu gör.” (Mesnevi: c. 1 sh. 380)

Zamanımızın âlimleri ve mürşid-i kâmilleri, sahabeden, sonra tabiinden, sonra tebe-i tabiinden nakledilen ilmi, hidayeti, feyzi, nuru… almadılar mı? Biz ister Peygamberimizden almış olalım, ister zamanımızdaki âlimlerden, mürşidlerden almış olalım, ne farkı var?

Emirler ve nehiyler aynı değil mi?

Salih amel işlemenin, sadıklarla beraber olmanın, gönlü Allah'a ulaştıran muhabbetlere bağlamanın değeri her çağda aynıdır. Hatta zorluklarla beraber sevaplar da katlanır.

Evet, belki sırat-ı mustakimde sebat etmenin, avuçta kor taşımak gibi olduğu bir zamandayız. Evet, belki insanın “mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlayabileceği,” çok fitneli devirlerden geçiyoruz. Ama ne fark eder, eski zamanda imtihanlar yok muydu?

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiği zaman sahabe-i kiram sanki bir ateş çemberiyle kuşatılmış gibi büyük bir fitneyle yüz yüze kalıverdiler. Yalancı peygamberler zuhur etti, isyanlar irtidat hareketleri başladı. Hz. Ebubekir’in, Hz. Ömer’in Hz. Ali’nin feraseti ve sahabenin itaati sayesinde birliği sağladılar, bir-iki yıl içinde diyarlar fetheder halde geldiler. Öte yandan, bundan sonra dünya menfaatleri ellerine geçince yine kara bulutlar gibi fitnelerle kuşatıldılar.

İslam tarihini iyice inceleyecek olursak, “Bu çağların hiçbirinde Müslüman olmak bugünkünden daha kolay değildi,” diye itiraf etme noktasına gelebiliriz.

Öte yandan şöyle bir bakarsak, tesiri günümüze kadar gelen bu fitnelerin, bir bakıma dinî ilimlerin gelişmesini de sağladığını görürüz. Kaybolup gitmesin diye sahih hadisler toplanıp, senetlerle kayıt altına alınması, türlü türlü İslamî ilim dalının tesis edilmesi, hep fitnelerle mücadele ruhuyla gelişti. Elbette üstün gayretlerle, fedakârlıklarla çalışan ilim ve hizmet ehli sayesinde…

Dünya hayatına düşkünlüğün neticeleri görülünce, Peygamber ve ashabının, zühd, takva ve fazilet yolu yeniden ihya edildi. Onlarla beraberliğin devamı için tasavvuf disiplini tesis edildi.

Bunların hiçbiri kolaylık ve rahatlık içinde olmadı, çilelerle boğuşa boğuşa oldu. Mezhep imamlarımız zindanlara neden düştü? Medreselerin kurucusu Nizamülmülk’ü kimler, neden şehid etti?

Şeytanın Vesvesesi

İnsanoğlu faydasız ‘keşke’lerle meşgul olmaya o kadar meraklıdır ki, kendi başındaki hesabı unutur da, başkasının hesabıyla uğraşır. Mesela İslam tarihinin bazı devirleri üzerinde; “Keşke filancaya değil de falancaya biat edilseydi. O zaman böyle olmazdı” gibi münakaşalar çıkarıp fırkalaşmak gibi... Suriye’de akan kan, bu fırkalaşmanın acı neticesi değil mi?

Herhalde “keşke”lerin en manasızı asla geri getirilemeyecek ve bizden de sorulmayacak olan şeyler üzerine keşkeler üretmektir. Hâlbuki Allah Resulü bizzat kendi elimizden çıkan işler için bile “Eğer başına bir iş gelirse, ‘Keşke şöyle yapsaydım; o zaman şöyle olurdu.’ deme. ‘Allah’ın takdiri böyleymiş; O dilediğini yaptı,’ de. Zira, Keşke şöyle yapsaydım sözü, şeytanın vesvesesine yol açar,” buyurmaktadır. (Müslim, Kader, 34)

İnsanın kendi hatasından dolayı hissettiği nedamet bile “keşke”lerle oyalanmasına sebep olmamalı; hatalardan ders alınıp hep ileriye bakılmalıdır. Geçmişin pişmanlığıyla, elden çıkan şeylerin hasretiyle ve çaresizlik içinde kıvranıp durmak insanı bugün yapacağı işlerden alıkoymamalı… Hele bir de asırlar evvel olup bitmiş, kimsenin değiştiremeyeceği ve Allah'ın hesabını görmekten aciz olmadığı şeylerle meşgul olmak, hatta bu meşgale yüzünden ümmetin arasında derin çatlaklar açılacak kadar fırkalaşmak ne kadar abestir. Bugün bize düşen, yanlışlardan ibret alıp yapmamak, doğruları örnek alıp en güzel şekilde tabi olmaktır. Bundan başka bir şey konuşmanın şimdiye bir faydası yoktur.

Büyüklerimizin tavsiye ettiği düşünce tarzı ne kadar güzel: “Bu büyük plan içinde, Allah'ın beni hayırlı işlerde kullanması için, şerre kullanılmaktan koruması için ne yapmalıyım? Bana hidayet etmesi, hayırları müyesser kılması için Allah ile aramı nasıl düzeltmeliyim? Nasıl yapıp da “Ebrar”ın arasına seçilmeliyim, “Eşrar”ın arasına seçilmekten kurtulmalıyım?”

Birinden Nur Akar, Birinden Kir

Bu dünya başıboş bırakılmış, kendi kendine yuvarlanıp gidiyor değil, her şey külli bir plan dâhilinde sevk ve idare ediliyor, bir sonuca doğru akıp gidiyor.

Necip Fazıl’ın dediği gibi,

Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir;

Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir.

Biz bu akışta hangi taraftayız? Bütün mesele bu akışın nihayetinde, “nur oluğu” tarafından akmak, sinelerine nur akanlardan olmak…

Bir insan tek başına nedir ki? Dünyaya bir bakalım, bizim gibi yedi milyar fert var. Ve bu dünya Hz. Âdem’den bu yana kaç defa doldu, boşaldı, doldu, boşaldı… ve kıyamete kadar kaç kere daha insanla dolacak, boşalacak…

Mahşer anını şöyle bir tahayyül etsek aklımız durur. Karınca kolonileri gibi insan öbekleri… Her biri bir bayrak altında…

Şanlı “İman bayrağı” ise Muhammed Mustafa’nın mübarek omuzlarında dalgalanıyor. Azamet-i İlahînin tecelli ettiği o asık suratlı günde, Peygamberler bile onun gölgesine sığınmış…

Cehennem alevleri tarafından kuşatılmış olan küfür bayrağını ise şeytanlara yüklemişler; Firavunlar, Nemrutlar, inkârcılar, nankörler, zalimler kaçacak sığınacak bir yer bulmaktan ümit kesmiş, dizlerinin bağı çözülmüş, çöküp kalmışlar… Sadece pişmanlık kalmış ellerinde…

“O gün (dünyada iken) haktan sapmış kişi ellerini ısırarak şöyle diyecek: ‘Keşke Peygamberle birlikte aynı yolda olsaydım. Eyvah! Keşke falancayı kendime dost edinmeseydim.’ ” (Furkan, 27-28)

İşte o gün felaha erenlerin sancağı altında haşredilmek için bugünden dostumuzu düşmanımızı seçmeye dikkat etmemiz gerekiyor. Yoksa hüsranımız çok büyük olur ve o zaman keşke demek fayda etmez.

Unutmayalım ki “keşke” bir pişmanlık ifadesi olduğu gibi, aslında bir ders almanın, hatasını görüp düzelmenin de ifadesi…

Fayda veren keşkeler, iş işten geçmeden hatadan dönmeyi sağlayan keşkelerdir. Henüz ömür varken gayrete gelmeyi sağlayan keşkeler… En azından “Tevbe Ya Rabbi! Beni affet! Çok geç kaldım biliyorum ama kalan ömrümde bağışlanmam için bir fırsat ver ”diyebilmemizdir, bize fayda verecek olan…

Eğer keşke diyeceksek şimdiden uğramış olduğumuz kayıplara “keşke” deyip pişman olalım, bundan sonrası için nasıl kâra geçeriz onu düşünelim. Faydasız keşkelerden de Allah'a sığınalım…


Sayı : 26
Büyük Kapak