Öfkeyle Kalkan Zararla Oturur!

Sayı : 41 / Temmuz 2015, Konu Başlığı : Kapak

Bir gün vapura binmek için iskelede beklerken perişan görünümlü, orta yaşlı bir adam gelip gişe memurundan içeriye girmek için izin istedi. Elinde yeni yetme bir delikanlının fotoğrafını tutuyordu. “Oğlum üç ay önce evi terk etti. O günden beri her yerde onu arıyorum. İzin verirseniz girip vapur bekleyen yolculara da fotoğrafını göstereyim, belki bir gören, bilen çıkar,” dedi. Adamın hikayesi gişe memurunu etkilemişti, girmesine izin verdi.

Adam içeri girip herkese tek tek oğlunun fotoğrafını göstermeye başladı. Başını iki yana sallayan, “Görmedim,” diyen her bir kişiyle birlikte yüzü biraz daha çöküyor, gözlerindeki umut ışığı biraz daha azalıyordu. Bir kişinin çıkıp, “Ben gördüm” demesi için neler vermezdi, kim bilir.

Babam bu adamcağızın haline acımıştı. Bizim yanımıza geldiğinde sohbet etti, derdiyle ilgilendi. “Oğlunun aklî dengesi yerinde değil miydi? Neden evi terk etti?” gibi sorular sordu. Adam yüreğini yakan hikâyeyi, pişmanlık dolu ifadelerle anlatmaya başladı.

Oğlu, kendisinin istemediği kişilerle düşüp kalkıyor, söz dinlemiyor, kızıp bağırınca karşılık veriyormuş. Bunun üzerine öfkelenip dövmüş, “Defol git! Benim senin gibi oğlum yok!” demiş. Çocuk da çıkıp gitmiş. Gidiş o gidiş…

Adamcağızın hali içler acısıydı. Boğazında hıçkırıklar düğümlenerek “Keşke elim kırılsaydı,” diyordu.

Öfke Bir Çeşit Deliliktir

İlmin kapısı Hz. Ali radıyallahu anhu, "Gazap ve gayzdan (öfkeden) sakınınız. Çünkü onun başlangıcı delilik, sonu ise pişmanlıktır." Buyurmuş. Gerçekten de öfke insanın gözünü bürüdüğü zaman bir çeşit delilik gibidir. Öfkeyi yenmek ise hiç kuşkusuz herkes için dünya ve ahirette selamette olmanın ilk basamağıdır.

Dünya felaketlerine uğramış insanların da, ahiret pişmanlığı çeken insanların da çoğu; “Bir anlık öfkeye kapıldıkları” için nedamet duyarlar. Mesela hapishanelerde ömür çürüten on binlerce kişiye, “Dünyaya bir daha gelseniz ne yaparsınız?” diye sorulsa, eğer yaşadıklarından ders almışlarsa şöyle diyeceklerdir: “Kendi hislerime, bilhassa öfkeme hâkim olurdum!”

Psikologlar öfkenin sebep ve sonuçlarını şöyle tarif ediyorlar: “Kişinin benliğine bir saldırı yapıldığını, bir haksızlığa uğradığını, ihtiyaçlarının karşılanmadığını, duygularının incitildiğini hissetmesi sonucu; nefesinin hızlanması, kan basıncının ve kalp atışlarının artması, adrenalin hormonlarının salgılanmasıdır.”

Bu tariften de anlaşılabileceği gibi öfkenin kaynağı kişinin benliğidir. Kişi benliğini ve haklarını savunma duygusuyla gerginlik yaşamakta ve buna bağlı olarak vücut kimyası değişmektedir. Vücuttaki bu kimyevi değişim, büyük bir enerjinin açığa çıkmasına sebep olmaktadır.

Öfkesi kabaran insan, kanını kaynatan bu enerjiyi, kendisini öfkelendiren duruma tepki göstermekte harcamak ister. Mesela kendisini kızdıran kişiyi incitmek, öfkelenmesine sebep olan eşyayı fırlatıp kırmak gibi… İşte bu aniden çoğalan enerjiyi aklıyla kontrol edemediği takdirde sonunda çok pişman olacağı şeyler yapabilir.

Akıllı bir adam, “Öfke aklın ışığını söndüren bir rüzgar gibidir” demiş. Bilim adamları, insanın beyninde, böyle heyecan ve duyguların kabardığı zamanlarda aklı devreden çıkaran bir sistem olduğunu söylüyor.

Bu sistem normalde insanın nefsini koruması için işe yarar; mesela üzerinize doğru gelen bir otomobili gördüğünüzde “can havliyle” kendinizi kaldırıma atarsınız. O anda düşünüp taşınmaya hiç ihtiyaç hissetmezsiniz; çünkü akılla karar vermeye gerek yoktur.

“Can” kendini korumak için acele devreye girer, kontrolü ele alır. Ancak bu sistem öfke anında da işe karıştığı takdirde kişi, kendi benliğini savunmak adına saldırganlığa başvurabilir. İnsanı pişmanlığa sürükleyen öfke patlamalarının altında yatan da beyindeki bu sistemdir. Ancak insanın beynine bu sistemi yerleştiren Rabbimiz, onu kullanmak için bir kullanma kılavuzu da vermiş.

Öfkelenmemek Elde Değilse Affet

Kuran-ı Kerimi dikkatle okuyan bir insan, onun pek çok ayetinin insana kendi nefsini doğru şekilde kullanmakta kılavuzluk ettiğini görebilir. Mesela böyle rehber ayetlerden biri: “(Rasûlüm!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” (A’râf; 199) ayetidir.

Âlimlerin ve evliyanın büyüklerinden Cafer-i Sâdık Hazretleri; bu ayet hakkında, “Güzel ahlakı özetleyen bir ayettir” demiştir. Dikkat edilirse ilk nasihat, yani, “Af yolunu tut!” öfkenin en büyük ilacıdır. Çünkü insanın hayatı boyunca hiçbir şeye öfkelenmemesi mümkün değildir; ancak öfkelendiren durumları affetmesi mümkün olabilir.

İnsanoğlu benliğine dokunan bir durum karşısında öfkelendiği vakit bunu bastırsa bile yok edemez. Eğer sırf korkusundan dolayı öfkesini ifade etmekten kaçınır, hep geri adım atarsa kendine saygısı kalmaz. Ama affetmek farklı bir tutumdur.

Af, kişinin öfkesini yuttuğu anda kendisine saygısını korumasını sağlar. Çünkü korkusundan dolayı sinmiş değildir; karşısındakinin cahilane hareketini bağışladığı için öfkesini tutmuştur.

Bugün psikologlar, kızgınlığı sürekli içe atmanın ileride daha büyük öfke patlamalarına yol açacağını bildiriyorlar. Haddini bilmeyen kişileri sürekli affetmek onları daha büyük hadsizlik için cesaretlendirebilir.

Oysa affetmek, yapılan kötü davranışı kabullenmek manasına gelmez. İnsan iyilikle kötülüğü bir tutmamalıdır; ancak kötülüğe karşı aceleyle ceza vermeye girişmeyip, iyilikle terbiye etmeye çalışmalıdır.

Allah-u Zülcelâl bize çok önemli bir ölçü veriyor; “İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34)

Nitekim Peygamberimiz kendisine yapılan kötülüklerden intikam almazdı. Ancak bu kötülükler onun şahsına karşı düşmanlıktan çok, peygamberlik vazifesini yapmasına engel olan bir kötülük olduğu için onlara karşı en güzel tarzda mücadele ederdi.

Aynı şekilde bir aile reisi de terbiyesi altındaki kişilerin söz dinlemezliği ve hatalarda ısrarı sebebiyle haklı olarak öfkelenebilir. Böyle durumlarda en etkili mücadele yöntemini soğukkanlılıkla, basiretle ve kararlılıkla uygulamak gerekir.

Peygamberimiz kendi nefsi adına asla öfkelenmezdi ancak Allah'ın emirlerini yerine getirmede ağırdan alma veya aşırıya giderek zarara sebep olma gibi bazı durumlarda öfkelenirdi. Hz. Âişe Validemiz, Peygamber Efendimiz'in şahsî bir meseleden dolayı kimseden intikam almadığını bildirmiş; ardından da, "Allah'a ait bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseye Allah'ın emrini tatbik ederdi." (Müslim, Fedâil, 79) buyurmuştur.

Esasen Allah-u Zülcelâl’in beğendiği makbul ahlak, her türlü hadise ve vaziyet karşısında duyarsız kalmak, tepkisizlik, umursamazlık değildir. Aksine iyi insan, iyilikleri emir ve teşvik etmeli, kötülüklerden de sakındırmalıdır.

Ayetin devamında “iyiliği emret” buyrularak af yolunu tutmanın hakiki mahiyeti açıklanır. Demek ki affetmek, her türlü yanlışı görmezden gelip geçmek değildir; ceza vermekte acele etmemeli ama bir daha yapılmaması için kararlılıkla ikazda bulunmayı da ihmal etmemelidir.

Cahillerden Yüz Çevir

Peki ya karşımızdaki hatasında direniyorsa? İşte ayetin sonundaki “cahillerden yüz çevir” kısmı tam da bu noktayı işaret ediyor. Elbette bir insan, uğradığı haksızlığı affettiği ve güzellikle uyarıda bulunduğu halde karşısındaki haddini aşıyorsa daha büyük bir öfke duyacaktır. Bu durumdaki kişiye tavsiyenin “yüz çevir,” olması adeta Kuranın bir mucizesidir.

Çünkü bugün bilim dünyası, insan beyninde başkalarının yaptıkları hareketleri anlama, yansıtma ve taklit etme kabiliyetinin kaynağı olan ayna nöronları/mirror neurons bulunduğunu söylüyorlar. Bu nöronlar, tasavvufta in’ikas ve insibağ denilen, muhatabın halini yansıtma, onun duygularına bürünerek ortak duyguda birleşme imkânını sağlıyor.

Bu yetenek olumlu yönde kullanılırsa, yani sadıklarla beraber olmak, onların haliyle hâllenmek için tevcih edilirse çok faydalı iken, kötü kişilere yöneltildiğinde de kötü duygulara bürünmeye sebep oluyor. Bundan dolayı, hırçın, kaba, cahil, insanın öfkesini tahrik eden hal ve hareketlere sahip muhataptan yüz çevirerek onun halinden etkilenmeyi en aza indirgememiz emrediliyor.

Karşımızdaki kişi cahilse; cahile uyup öfkelenmemeli, kontrolümüzü kaybetmemeliyiz. Öfkeyle kalkıp zararla oturan birçok kişiye sorsanız şöyle diyecektir: “Şimdiki aklım olsaydı, kızgınlığım geçinceye kadar çekip gider, sokaklarda dolaşırdım. Öfkem biraz dininceye kadar düşünür taşınır, dönüşte dokunaklı bir söz söyleyip sonra bir süre susardım. Anlaması için biraz zaman verir, affediciliğimle ona büyüklüğümü gösterirdim. Anlarsa ne âlâ, anlamazsa zaten dövmenin faydası yok, hiçbir zaman da anlamayacaktır.”

İş işten geçtikten sonra “Şimdiki aklım olsaydı” dememek için, kriz zamanları gelip çatmadan önce akıllanmak gerek. Peygamberimizin “öfke kontrolü”yle ilgili çok güzel tavsiyeleri var, öğrenip uygulamalıyız.

Tasavvuf yolu bizi kendi nefsimiz konusunda bilinçlendiriyor. “En büyük düşmanın kendi içindeki nefistir” diyor. Nefsimizin akılsızca tepkilerle, bizi aklımızı kullanmaktan alıkoymasına izin vermemeliyiz.

Bilhassa aile reisi olmak, gelişi güzel yapılacak bir iş değil; bilerek, düşünerek, ölçüp biçerek, ileri görüşlülükle yapılacak büyük bir iş… Bugün aile kelimesinin hep şiddetle, geçimsizlikle, boşanmayla birlikte söylenir hale gelmesinin en büyük sebebi, bu vazifenin anlık hislerin tesirinde, rastgele yapılmaya başlanması…

Bir ailede çocuklar, yeni yetme gençler, ileri yaştaki ihtiyarlar ve kadınlar hisleriyle hareket edebilir. Ama ailenin en akıllısı olması beklenen aile reisinden öfke kontrolüne sahip olması beklenir. Allah-u Zülcelâl talak (boşama) kelimesini erkeklere emanet etmiş; sadece bu bile erkeklerin kendilerine hâkim olması gerektiğini ispat etmeye yeter…

Elbette evin hanımı da öfke krizlerini önleyici tedbirleri iyi bilip uygulamalı. Aile reisini şiddete başvurmaya ihtiyaç bırakmadan saydırmalı, otoritesini kabul ettirmeli.

Eskiden anneler kaş göz işaretiyle çocuğu ikaz ve terbiye ederdi. Çocuk babasına bir saygısızlık yaparsa hemen tenhaya çeker “Babaya öyle cevap verilmez! Allah saygısızlık yapanları sevmez! Çabuk özür dile!” derlerdi.

Yorgun argın, bütün günün stresiyle eve gelmiş bir babayı sorunlarla baş başa bırakmak iyi bir anneye yakışmaz. Anneyle baba devamlı işbirliği içinde olmalı ve terbiye hususunda birbirlerinin destekçileri olmalı. Bilhassa anne, babanın kurallarına uyulmasını desteklemeli. Yoksa pişmanlık ateşi en çok anneyi yakar, Allah korusun…

Allah-u Zülcelâl hepimizi iki dünya pişmanlıklarından muhafaza etsin. Âmin.


Sayı : 41
Büyük Kapak